.: Atilla Yayla

Mega Çağlar, Mega Kahramanlar ve İnsanlığın Tarihi

Türkiye’de (ve muhtemelen dünyada) tarih çalışmaları, tarih yazımı ve tarih eğitimi, yakın zamanlara kadar mega çağlar ve mega kahramanlar üzerinde odaklanmıştı. Antik Yunan’a verilen önem, Rönesans, reform, lokal bağımsızlık savaşları, kurucu önderler vb. tarihin başlıca konularını teşkil etmekteydi. Türkiye’de durum birçok köklü tarihe sahip ülkedekinden daha vahim ve komikti. Mesela benim (neslime) tarih adına fetihlere, kaybedilen savaşlara, çağ aşan ve kapatan tarihsel figürlere ilişkin doğru yanlış anlatılardan mürekkep kitaplar okutuldu.

Son yıllarda bu tarih anlayışı ve tarih araştırmacılığı çok irtifa kaybetti. Tarihçiler siyaset ve savaş üzerinde odaklanan araştırmacılar olmaktan çıktı. Hem tarih kendi içinde alt ihtisaslaşma dallarına ayrıldı hem de antropoloji, arkeoloji ve etnografya tarihe gittikçe daha fazla nüfuz etmeye başladı. Bu çerçevede, artık tarihi büyük adamların yazdığı veya tek büyük vakaların–adımların belirlediği (klasik) görüşü büyük yaralar aldı. Niall Ferguson’un belirttiği gibi tarihi yapan sıradan insanların ihtiyaçları, korkuları, arayışları. Tarihe yön veren hiç bir aktörün tüm sonuçları hesaplanarak atmadığı adımlar ve bazen beşerî sonuçlara yol açan tabiat olayları.

Peter Watson ‘un Yapı Kredi Yayımları tarafından basılan abidevî eseri Fikirler Tarihi’nde bunun örnekleri çeşitli sayfalarda sürpriz olacak şekilde insanın karşısına çıkıyor.  Bunların bir ikisinden bahsetmek istiyorum.

Avrupa’da toplumsal hayatı değiştiren olaylardan biri; kütüphanelerde sessizliğin kural hâline getirilmesiydi. Oxford 1412’de, Angers 1413’de kütüphanelerin sessiz olmasını gerektiren kuralları yürürlüğe koydu. O zamana kadar kütüphaneler gürültüden geçilmezdi. Bu gelişme daha önce kolektif bir faaliyet olan okumayı bireyselleştirdi ve özelleştirdi. Basım imkânlarının gelişmesinin bununla birleşmesi hocaların önemini azalttı ve kitapları öğrenmenin merkezi haline getirdi. İçten okuma, bir taraftan otoritenin (kilise ve krallığın) diğer taraftan kolektifin (halkın) okuyan birey üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırdı. Bu, okuyan bireylerin müstehcen, sapkın, heretik, aykırı fikirlerle karşılaşmasını ve geleneksel düşünce biçimlerinden kopup içe dönük olarak tefekküre dalmasını kolaylaştırdı.

Basım araçlarının ve tekniklerinin (hareketli metal hurufat, kâğıdın bollaşması, yazıda kelimelerin, paragrafların ve sayfaların birbirinden ayrılması gibi) gelişmesi, yayıncıların yazılmış kitaplarla ilk karşılaşanlar olmasını sağladı. Bu, onların yeni fikirleri benimsemesine zemin hazırladı. Nitekim, Avrupa’nın ilk Protestanları arasında oran bakımından yayıncılar tepelerde yer aldı.

Büyük Veba Salgını Rönesans’ın doğmasına katkıda bulunan faktörlerdendi. Salgın kırsal kesimlerde büyük insan kaybına ve dolayısıyla emek arzı azalmasına yol açtı. Bu, feodal sistemin çökmesine katkıda bulundu. Diğer taraftan veba salgınının dinî düşünce üzerinde de geniş tesiri oldu. Yaygın ölümler bazı insanların daha içe dönük bir dindarlık geliştirmesine, içe kapanmaya, ibadetin bireyselleşmesine yol açtı. Başka bazı insanların ise inayetli bir Tanrı’nın varlığından kuşkulanmasına katkı yaptı. Rahiplerin yüzde kırkının ölmesi ve yerlerini daha az bilgili rahiplerin alması kıtada ağırlığı olan Katolik eğitimini çökertti…

Gerek bahsettiğim bu kitap gerekse başka tarih kitapları, tarihin mega olayların ve mega şahısların eseri, yapımı olmadığını gösteriyor. Sınırlı bir ömre sahip biz faniler şahsımızın veya parçası olduğumuz vakaların her şey olduğunu zannedebiliriz. Oysa, insanlığın uzun tarihi içinde o kadar da önemli değiliz. Buradan çıkacak sonuç belli: Alimler, hâkimler, bürokratik ve siyasî kamu otoritesi bileşenleri dâhil herkes tevazu sahibi olmalı, yeryüzü Tanrısı havasına girmekten kaçınmalı…