.: Mustafa Erdoğan

Medeni milliyetçilik mi demiştiniz

Sivil milliyetçilik hiçbir zaman yurttaşçılık değildir. Bazen devlet milliyetçiliği halini alır. Devlete, ulusa sadakat aynı şey haline gelir

Modern siyasi kurumların şekillenmesinde, daha özel olarak da “ulus-devlet”in ortaya çıkmasında hiçbir ideoloji milliyetçilik kadar etkili olmamıştır. Milliyetçilik ideolojisi modernlik-öncesi dönemde dinlerin yerine getirdiği siyasi işlevi üstlenerek son iki yüzyılda siyasi kurumların “dünyevi” referans çerçevesi halini almıştır. Milliyetçiliğin “mütemmim cüz’ü” olan lâiklik de paradoksal biçimde dinsel bir işlev görmüştür. Nitekim, ulus-devletin “sivil din”inin çekirdeğini lâiklik oluşturmaktadır.

Milliyetçiliğin eseri olan “ulusdevlet” in her türden grup sadakatinin ana odağı haline gelmesini milliyetçilik sağlamıştır. Artık devletle özdeş olan “ulus”, kendisi için tehdit olarak gördüğü grup ve topluluklar için bütün muhtemel sadakat referanslarını bilinçli olarak zayıflatmış ve/veya kendisine bağımlı hale getirmiştir. Ulus-devlet çağında, çoğul yurttaşlık düşüncesi kadar, ulusal kimliğe rakip konumdaki grup sadakatleri de devlete ve ulusa ihanet sayılır. Bu bakımından onlar dini söylemdeki “Tanrı’ya şirk koşma”ya benzerler.

Milliyetçilik “insanlık durumu”nun gerekleriyle bağdaşmayan ve medeniliği tahrip eden bir dinamiktir. Milliyetçiliğin bu olumsuz özelliğini, – kimi sosyal teorisyenlerin yaptığı gibionun sözde “sivil veya medeni” olan türünü “etnik-kültürel” olanından ayırmak suretiyle örtmek de bana mümkün görünmüyor. Toplumsalsiyasal teoride anlatıldığı şekliyle, “ulus”u etnik-kültürel olarak tanımlayan “zararlı” milliyetçilikten farklı olarak, siyasi ve hukuki bir statü olarak yurttaşlıkla temellendirilen sivil milliyetçilik medeniliğin gereklerine ters düşmez. İddia odur ki, ilkinin dışlayıcı, kavgacı ve “entegrist” -en iyi ihtimalle asimilasyoncu- özelliğine karşılık, ikincisi “kapsayıcı ve barışçı”dır.

Ne var ki, bu ayrım gerçeklerle pek uyuşmamaktadır. Şöyle ki: Yurttaşlıktemelli (civic) milliyetçilik iki farklı şekilde kendisini gösterebilir. İlk olarak, ulusa sadakat, üyesi olunan siyasi toplumun ortak siyasi ilkelerine bağlılıkla temellendirilir. Böylece ulus bir “yurttaşlar toplumu” olur ve dolayısıyla yurttaş ile millettaş aynı anlama gelir. ABD’deki durum aşağıyukarı böyledir. Ne var ki, ulusa sadakat devletin referans çerçevesini oluşturan siyasi ilkelerin paylaşılmasına dayandırılsa bile, bu, söz konusu ilkelere muhalefet etmenin sadakatten cayma -yani “ulus”a ihanetolarak görülmesi ihtimalini ortadan kaldırmıyor. Nitekim, yurttaşlıkçı milliyetçiliğin tipik örneklerinden sayılan Amerikada bir ara sistemin siyasi ilkeleri McChartist biçimde yorumlanmış ve bu yoruma ters düşen düşünce ve örgütlenmeler “Amerika karşıtı” (ihanet!) sayılarak kovuşturulmuştu. Ayrıca, Amerika’nın “sivik” milliyetçiliği, Bush döneminde ortaya çıkan “Amerikan milliyetçiliği”nin etnik-kültürel bir özelliğe bürünmesini ve saldırganlaşmasını önleyememiştir.

Kaldı ki, sistemin dayandığı(nı iddia ettiği) siyasi ilkeler -referans çerçevesietnik veya kültürel olarak tanımlanmasa bile yine de dışlayıcı olabilir. Meselâ, lâiklik siyasi bir ilkedir ama -Cumhuriyet Türkiyesinde olduğu gibi- onun resmen tanımlanma biçimi toplumun kimi kesimlerini veya bazı dini-kültürel grupları “siyaseten” dışlamakla sonuçlanabilir. Sistemin siyasi ilkelerle tanımlanması başka bir bakımdan da medeniliği garanti edemez; nitekim, ulusu kültürel olarak tanımlayan milliyetçilik de “siyasi” bir ilkedir, ama tam da bundan dolayı dışlayıcıdır.

Öte yandan, sivil milliyetçilik hiçbir zaman sırf “yurttaşlıkçı” değildir. Her şeyden önce, meselâ Amerika’da ve daha belirgin olmak üzere Fransa’da olduğu gibi, yurttaşlıkçı milliyetçilik tasavvuru da aslında zımnen bir “kültürel ulus”un varlığının kabulü üzerine oturur. Yani, aslında “ulus” önceden ve kültürel olarak tanımlanmış, kültürel olana siyasi maskesi geçirilmiştir. Türkiye’de resmi söylemin görünüşteki yurttaşlık-temelli ulus tanımına rağmen, uygulamada genellikle etnik-kültürel bir ulus anlayışının hakim olmuş olması da, son zamanlarda “Türk ulusu”nun sözde siyasi bir kimlik olduğunu söyleyenlerin Kürtlerden Türklüğe tabi olmalarını istemeleri de bunu doğrulamaktadır. Öyleyse, sivil milliyetçiliğin kültürel milliyetçiliğin alternatifi olduğunu ileri sürmek bu nedenle de ikna edici olmaktan uzaktır.

Yurttaşlıkçı milliyetçilik bazan da “devlet-milliyetçiliği” biçimini alır veya bunlar içi içe geçer. Başka bir anlatımla, ulusla devletin özdeşleşmesi sivil milliyetçilik için de geçerlidir. Devlet milliyetçiliği devleti ulusla özdeşleştirdiği için devlete sadakat ile “ulusa sadakat” aynı şey haline gelir. O zaman da devlet-milliyetçiliği kendisine sadakat “borçlu” olduğumuz devlete duygusal bağlılıklar yaratmak üzere milliyetçi his ve heyecanları manipüle eder; o kadar ki, uğruna mücadele edilmeye değer olan artık “millet” de değil devlet olur. Oysa, devleti bir hukuki fiksiyon veya bir tüzel kişi değil de, kendisine sdakat borçlu olduğumuz tasarlanan bir “topluluk” olarak kavramlaştırdığınızda, ona rakip olan başka topluluk ve aidiyet tasavvurlarının da mümkün olduğunu kabul etmeniz gerekir. Başka bir anlatımla, eğer devlete sadakat borcumuz başka bir şeyden -meselâ, onun bize hizmet sunmasından- değil de sırf ona “mensubiyetimiz”den, kısaca onun “biz(im)” olmasından kaynaklanıyorsa, o zaman milliyetçilerin daha da “bizim” olan başka toplulukların devlete rekabet etmelerini gayrı meşru olarak gör(e)memeleri gerekir.

Bu demektir ki, hiç kimsenin devletlere sırf devlet oldukları için en üstün sadakati gösterme diye bir borcu yoktur. Böyle bir sadakati temellendirmeye dönük her teşebbüs devlet-milliyetçiliğini bir tür kültürel milliyetçiliğe dönüştürür ki bunun da rakip kültürel milliyetçiliklerle çatışması kaçınılmaz olur. Esasen, varlıkları kadar coğrafya ve nüfus sınırları da ahlâki bir zorunluluğa dayanmayıp, esas olarak keyfi veya arızi olan devletlere en üstün sadakati borçlu olduğumuzu söylemenin ahlâki temeli yoktur.

Kısaca, görünüşteki farklılığına rağmen, “sivik/sivil” milliyetçilik temel ahlâki ve normatif iddiaları bakımından “etnik-kültürel” milliyetçilikten farklı değildir. Kötülük bakımından belki aralarında bir derece farkı vardır, ama hepsi o kadar. Kai Nielsen’in başka bir bağlamda söylemiş olduğu gibi: “Bütün milliyetçilikler şu veya bu şekilde kültürel milliyetçiliktir.” Öyleyse, “medeni” bir milliyetçilik düşüncesi bir ham hayalden ibarettir.

Taraf,

20.06.2011