.: Ünsal Çetin

Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin

İncil’den “Rejoice O young man in thy youth…” (Neşelen ey genç adam genç iken…) ifadesini bize gösterdikten sonra Platoon (Müfreze) filminin ilk kareleri başlar. Filmin son derece karamsar müziği eşliğinde bir grup yeni asker havaalanına iner. Bu çaylaklar daha uçaktan iner inmez, ceset torbaları içinde nakledilen ölü askerleri ve yaşayan ama fiziken ve ruhen bitik askerleri görürler. Chris Taylor (Charlie Sheen) zengin ama mutsuz bir ailede yetişmiş imtiyazlı bir ‘beyaz’dır. Özel yaşamındaki mutsuzluğu ve vatanseverlik idealinin sonucunda Vietnam’a gönüllü gelmiştir. Geldikten sonra sadece büyükannesine mektuplar yazar. Sivil hayatındaki maddi rahatlık ile kıyaslandığında, burada cehenneme düşmüş gibidir. İlk günlerinde, genç, eğitimsiz, fakir ve kırsal kesimden gelen diğer askerlerden ancak birkaçı ile iletişim kurabilir. Daha Vietnam’daki birinci haftanın sonunda, arazi koşulları ve ağır fiziksel çaba gerektiren görevlerden yakınarak, büyükannesine buraya gelmekle hata ettiğini yazacaktır. Henüz düşmanla karşılaşmamışken bile, bu ağır bedeni hareketlilik ona en zor savaşın insanın kendi iradesine karşı yaptığı savaş olduğunu öğretir. Ve çok önemli bir şeyi daha yazar bu ilk mektuplarından birinde, belki de der, “Burada olmamın henüz göremediğim, burada öğreneceğim bir nedeni vardır”.

Taylor bu konuda haklı çıkacaktır. Çünkü bu savaş tecrübesi onu aklına hiç gelmeyecek bir değişim sürecinden geçirir. Kimileri için yozlaştırıcıdır bu süreç, kimilerinin ise savaşı gerçekten olduğu gibi, sadece bir yıkım olarak görmelerini sağlar. Taylor filmin sonunda Vietnam’dan ayrılırken, başlangıca göre çok farklı birisi olacaktır.

Amerikan ordusunun karşılaştığı gerilla direnişi, sivil yerli halka yönelik muamele konusunda bir iç çatışmaya yol verir. Savaşta bile insan kalmaya çalışan Çavuş Elias (Willem Dafoe) Çavuş Barnes (Tom Berenger) ile çatışmak zorunda kalacaktır. Elias sivilleri silahlı çatışmanın dışında tutmaya çalışır. Barnes ise kadın ve çocuklara karşı rahatlıkla silah kullanabilen, savaşın ruhunu aldığı birisidir. Bir gerilla savaşında, düzenli ordunun gözündeki dost ve düşman ayrımı kaçınılmaz bir şekilde, düşman unsurlara yardım ettiğinden şüphelenilen ya da en azından dost olmayan sivillerin de düşman kabul edilmesine neden olur.

Film boyunca kurmayların değil, sıradan piyade askerinin bakış açısı egemendir. Anlatım üç gurup askere dayalı olarak ilerler; Ölenlerin yerini almak üzere yeni gelen acemiler (replacements), ‘henüz ölmeyen’ ve çoğunlukla homurdanan kıdemli askerler (grunts) ve yapışkan düşmanlar (gooks). Her ne kadar asker veya gerilla diye adlandırılsalar da, birbirini öldüren bu insanlar esasen savaşan sivillerdir. Elinde silah yokken gerillayı bir yerliden ayırmak çok zordur. Vietnam savaşı esnasında Amerika’da askerlik zorunludur. Şu işe bakınız ki, zorunlu askerliğe rağmen, olan hep fakirlerin çocuklarına olur. Zenginler askerlik yapsalar bile, Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında savaşma zorunluluğuna muhatap olmamıştır. (Biliyorum, bir yerden tanıdık gibi). Siyahların eşitlik arayışı nihayet askeri birliklerde de sonuç bulmuştur. II. Dünya Savaşı’nda ‘ülkeleri için ölme onuruna’ dahi layık görülmemiş ve cephe gerisinde hizmet ifası ile yetinmişlerdi. İşte şimdi Vietnam’da beyazlarla birlikte ‘ölme hakkına’ kavuşurlar. Hatta zaman zaman bazı ‘pis’ görevlere öncelikle gönderilirler; işte yine bir eşitlik durumundan daha fazlasıyla karşılaşırlar. Ve elbette bu ‘yeni eşitsizlik’ de onları mutlu etmeyecektir.

Taylor müfrezesi ile birlikte çatışmalara girdikçe cesaret kazanır. Gerilla ile bir çatışma anı aynı zamanda Elias ile Barnes arasındaki hesaplaşmayı da içerir. Vahşi bir orman içinde gerçekleşen bu iç içe geçmiş kanlı mücadeleler dizisi adeta bir tür savaş dansına dönüşür. Nihayet, final sahnesini hazırlayan nihaî büyük saldırı kapıya dayanır ve bize savaşın mantığına dair önemli bir ipucu verir. Bilinçli bir şekilde yüzü olmayan adamlarmış gibi çekildikleri bu sahnelerde gerillalar, savunmada kalan Amerikan askerlerince öldürüldükçe, tıpkı bilgisayar oyunlarındaki gibi mütemadiyen çoğalırlar. Tam bir kargaşa içinde ilerleyen gecede, Amerikan tarafı için son çare, gerillalarla göğüs göğüse çarpıştıkları kendi bölgelerini uçaklarla bombardımana tutmaktır. Bombardıman belki kendilerinin de sonunu getirecektir ama mevcut durumda zaten yenilecekleri ve hepsinin öleceği aşikâr iken, bombardıman sayesinde hayatta kalma ihtimali var olabilir. Aynı şartlar altında herkesin düşünebileceği doğru bir mantıktır bu. Ve ihtimal gerçeğe de dönüşür.

Savaş hikâyelerinde kendilerinden beklenmeyen cesareti birden bire sergileyenlerin özel bir yeri vardır. Platoon’da da böyledir. Bombardıman öncesi kaos halinde, artık iyiden iyiye kendini kaybeden, “ne güzel bir savaş” diye çığlıklar atıp siperini terk ederek düşmanın üstüne üstüne koşan Taylor da kendi bireysel kaosunu yaşamaktadır aslında. Bombardıman da bitip sabaha sağ ama kan revan içinde çıkınca, derin bir sessizlikte uyanır. Yalnız bu sefer bu sessizliğe, cehennem gibi geçen o gece hiç yaşanmamış gibi, inadına o geceyle tezat oluşturur gibi öten kuşlar eşlik eder. Taylor oradan ayrılmadan önce son hesaplaşmasını da bitirdikten sonra bindiği helikopterde, kepçelerle toplu mezarlara gömülen, toprağın adeta yuttuğu ‘yok olup giden’ yüzü olmayan adamları görür son kez.

Daha önce göremediği şeyi öğrenmiştir artık. “Biz düşmanla savaşmıyorduk. Biz kendimize karşı savaşıyorduk ve düşman bizim içimizdeydi”. Orada olmasının nedenini anlamıştır ve bunu öğrenmek için çektiği acıların tarifi mümkün değildir.

Öğrendiği şeyi ona ve toplumlara öğretmek için kan ve gözyaşı talep etmeyen büyük ve asil bir düşünce okulu vardı oysa. Isaiah Berlin’in ifadesiyle “Cinayetin çok kötü bir şey olduğuna inanan masum insanların neden birbirlerini coşku ve gururla öldürdüklerini ve bunu yapmakla övündüklerini” açıklamaya gücü yeten bir okuldu bu. Mises’in “İnsanlar birbirleriyle savaşıyorlar çünkü bunu yapmanın kendi refahlarını artırmanın yegâne yolu olduğuna inandırılmışlardır” diye yazmasını sağlayan entelektüel bir zirveydi bu okul. Ama ne Taylor ne Berlin ne de Platoon’u yazan ve yöneten, kendisi de bir Vietnam gazisi olan Oliver Stone’un bildiği bir okul. 20. Yüzyıl’ı bir savaş yüzyılına dönüştüren bilgisizlikti bu. Bedeli halen hepimiz için akla sığmayacak kadar büyük olan.