.: Hasan Yücel Başdemir

Mazlumun her zamanki sığınağı: Anadolu

Rumi takvimde 1293’te denk geldiği için 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Anadolu’da “Moskof” kelimesinin küfür olarak kullanılmaya başladığı zamandır. Bu dönemde savaştan kaçan Müslüman unsurlar, büyük kitleler halinde Anadolu’ya gelmişti. Sadece Balkanlar üzerinden gelen Kırımlı, Nogay ve diğer Müslüman nüfus, 1,5 milyon civarında idi.

Aynı dönemde Kafkasya’dan Çerkez boyları, Gürcüler ve Lazlar da Anadolu’ya büyük kitlesel göçler gerçekleştirdiler. Sonrasında 1922 nüfus mübadelesinden, 1989 Bulgaristan zorunlu göçüne ve oradan da günümüze kadar milyonca insan, Anadolu’yu kendisine yeni vatan yaptı.

93 Harbi’nden bu yana Trakya’da dâhil Anadolu toprakları, milyonlarca insanın, şiddet ve zulümden kaçarak huzur içinde yaşamak istedikleri yeni vatanları oldu. Anadolu bütün mazlumlara, ezilmişlere kapılarını sonuna kadar açtı; onları kabul etti ve bağrına bastı. Gelenler, geldikleri yerlerin hasretini çekseler de yeni vatanlarını benimsediler ve buranın bir parçası oldular.

Bazıları Türk oldukları için yeni vatan olarak Anadolu’yu seçmişlerdi; bazıları da Müslüman oldukları için. Bu göçlerin etnik ya da dinsel temelleri yoktu. Onlar için Anadolu kucaklayıcı huzur toprağıydı. Kimi Türk kimi Müslüman olduğu için geldi.

Cumhuriyet Osmanlı Nüfusunu Korudu

Bu göçlerin tamamı, aslında küçülen Osmanlı’nın ana unsuru olan çekirdek nüfusun küçülen coğrafya’ya geri çekilmesiydi; yani ana unsurların, yaşamış olduğu bir büzülme. Göçler, etnik temele dayanmıyordu; birlikte yaşama isteğine dayanıyordu. Anadolu, Doğu Türkistan’dan Sırbistan’a kadar zulüm gören her insanı bağrına bastı.

Yeni Cumhuriyetin kurucu elitleri, devleti etnik bir kimlik üzerine inşa etmek isteseler de Anadolu’nun Osmanlı kimliği ile çeşitlenmesine karşı güçlü bir direnç gösteremediler; coğrafyadaki etnik nüfus yapısını ve göçlerin yarattığı çeşitliliği, uzunca süre direnseler de zamanla kabullenmek zorunda kaldılar. Çünkü bu toprakların mayasında etnik bağnazlık yoktu; o bize sonradan Avrupa’dan gelmişti ve burada bodur olarak yaşayabilse bile ürün vermez ve palazlanamazdı.

Büyük göçlerin başlamasının üzerinden yaklaşık 140 yıl geçti. Yeni gelenler, yeni vatanlarına daima sahip çıktılar. Burada sorun çıkaranlar değil, çözüm üretenler oldular. Bu ülkenin nüfusuna ve ekonomisine dinamizm kattılar. Fakirleştirici değil, zenginleştirici oldular.

Doğu’daki şiddetten kaçarak daha iyi bir hayat yaşamak için İstanbul’a, İzmir’e, Adana’ya ve Mersin’e giden Kürtler de bu hikâyenin parçasıdır. Onlar da bu ülkeyi terk etmediler, yine bu ülkenin başka bir yerinde yaşamayı en iyi tercih olarak gördüler.

Neden Suriyelilere Sahip Çıkmalıyız?

2011 yılından beri sınır komşumuz Suriye’den 2,5 milyon insan ülkemize geldi. Bu göçmen ve mültecilerin ülkemizin istikrarı ve ekonomisi üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu açıkça görülüyor. Gerçekten de hem güvenlik hem de ekonomik açıdan Türk insanı büyük bir külfetin altına girmiş oldu.

140 yıllık kucaklayıcı tarihimizi göz önüne alırsak Suriyelilere ev sahipliği yapmanın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu açıkça görürüz. Önce kötü görünen göçler, sonradan Anadolu’nun mayasını sağlamlaştırdılar.

Bu savaş edebi değil ve bir gün bitecek. O zaman 2,5 milyon barış elçisi ve bütünleşmiş iki coğrafya istiyorsak sadece hayatta kalmak isteyen Suriyeli mültecilere alçak gönüllülük kanatlarımızı sonuna kadar açmamız gerekir.

Anadolu insanı, tarihi görevini yerine getirmeye devam ederek o zalimlerden kaçan mazlumların güvenli sığınağı olmaya devam edecektir.

Yeni Yüzyıl, 18.12.2015