.: Hasan Yücel Başdemir

Marjinalize ve mobilize edilmenin kısa tarihçesi

Elbette marjinalize olmanın tarihi bir köşe yazısına sığabilecek kadar kısa değildir ancak yaşınız kırkı biraz geçtiyse doğal olarak 12 Eylül 1980 öncesini az çok biliyorsunuzdur. 1990’lı yıllarda Kürtlere yapılanlar ile 28 Şubat sürecini, özellikle de Cumhuriyet mitinglerini yaşadıktan sonra ve geçmişin tecrübesi ile Gezi olaylarına da bakınca marjinalize edilmenin tarihini ve psikolojisini anlamak kolaylaşıyor.

Önce “Marjinalize ve mobilize edilmek ne demektir?” buradan başlamak gerekir. Siyasi anlamda marjinalleşme, yaşadığımız toplumla olan bağlarımızı koparma, değerlerimizi ayrıştırma ve çatıştırma, toplumda genel kabul görmeyen ancak belirli bir dar çevrenin anlamlı bulduğu söylem ve akıl yürütmelere başvurma, yani sağduyudan uzak bir dil geliştirme, birlikte yaşama iradesini terk etme ve başkaları ile bir arada hoşgörüye dayalı yaşama istediğini kaybetme durumudur. Marjinalleşen kişiler, olaylara normalin ötesinde anlamlar yüklerler ve onları gerçeklikten uzak bir zihin durumuyla anlamaya ve yorumlamaya başlarlar.

Siyasi anlamda mobilize edilme ise marjinalleşen grupların, mitselleşmiş söylem ve sloganlarla harekete geçirilmesidir. Mobilizasyonun yakın zamandaki tipik örneğini, Doğu Türkistan (Uygur) Müslümanlarına Çin’in uyguladığı baskı ve zulümlerin tekrar gündeme gelmesinde gördük. Çin zulmü eskiden beri biliniyor ama sosyal medya üzerinden Uygur’la hiç ilgisi olmayan, insanlara ve özellikle de çocuklara işkence içeren videolar yayınlandı. Bir grup genç, İstanbul’da gösteri düzenledi ve yoldan geçen Kuzey Korelilere saldırdı. Cehalet, marjinalize mobilizasyonun temel dinamosudur. Oysa her çekik gözlü Çinli değildir ve ayrıca saldırdıklarınız Çinli bile olsa Çin’de herkes, devletin zulmüne maruz kalır.

Marjinalize olanlar, tüm olayları iyi ve kötü şeklinde sınıflarlar. İyi olaylara inanılmaz bir sempati ve coşku ile yaklaşırken kötü olaylara ise öfkeyle ve düşmanca yaklaşırlar. Ölçülü olma, İyilik ve kötülük hiyerarşisi ortadan kalkar ve hayat dualistleşir. Grup dayanışması, hakkaniyet ve insaf ölçüsünün önüne geçer; kendileri ile aynı fikirleri paylaşan insanların yanında büyük iç huzuru yaşarlar. Marjinalize edilmiş gruplar, aslında toplumun çok az bir kısmını oluşturur ancak onlar, dışa vurulmaya hazır inanılmaz bir enerjiye sahiptirler. Bu enerji sayesinde kolaylıkla organize olabilirler ve mobilize edilebilirler. Enerji ve mobilizasyon, sayıca çok az olan bu grupların toplumda çok fazla oldukları görüntüsünü ortaya çıkarır. Onlar her yerdedir: Sokak onlarındır, sosyal medyada en çok onlar vardır; ses getiren haberleri, gazete ve televizyonları doldurur. Bu, onların enerjilerini daha da artırır. “Artık devrim yakındır.”

Marjinalize edilme, bir damıtılma süreciyle gerçekleşir. Önce bir olaydan dolayı kitlesel tepkiler ortaya çıkar. Olayları yenileri takip eder. Derken belli bir süre sonra insanlar sıkılır ve mite inanmaktan vazgeçerler. Bu arada geride kalanların dayanışması daha da güçlenir. Sokaktaki göstericilerin sayısının azalması, marjinalleşmenin başladığının göstergesidir. Çünkü büyük kitleler, ortada büyük bir sorun yoksa sağduyuyu temsil eder. İşin başka bir kötü tarafı daha vardır; grup sayısının azalması, bu gruba normalin ötesinde tepki gösteren karşı grup ya da grupların çıkmasına neden olur. Sokak gösterilerinin sokak çatışmasına dönüşmeye başladığının habercisidir bu.

Türkiye’de son birkaç yıldır böyle bir süreç yaşanmaya başlandı. Bu sürecin ilk başlangıcı gezi olayları oldu. Birçok insan, sokakları hararetlendirerek seçilmiş iktidarı gösterilerle düşürme planına inandı. Hükümet, şeytanlaştırıldı ve mitik bir iktidar düşmanlığı ortaya çıkarıldı. Bu miti besleyen, yalanlarla doğruları birbirine katan argümanlar üretildi. Siyasi meseleler, varoluşsal bir mesele haline getirildi.

Yaşananlar, insanların savrulmasına ve temel değerlerden uzaklaşmasına neden oldu. Toplumun psikolojisini, artık sağduyu değil marjinalleşme yönlendiriyor. Marjinalleşme, farklı düşünceler arasındaki gerilimi artırıyor. Taraflar, doğru strateji aramak yerine birbirlerini suçluyorlar; “Ben demiştim” edebiyatı başlıyor. Marjinalleşme sağduyunun ve temel değerlere bağlılığın kaybolmasına neden oluyor. Farklılıklara karşı güvensizlik artarken aynı savunma noktasında duran insanların birbirlerine güveni artıyor. Bu güven artışı, rasyonel ve empirik olmaktan ziyade kader birliğine dayanıyor. Güveni sağlayan şey değerler ve ilkeler yerine benzerlikler olmaya başladı. Bu tarz bir güven, irrasyonel, ideolojik ve ilkel topluluklara ait. Birlikte düşünme yerini suçlamaya bıraktı; meşru yöntemler yerine şiddet övülmeye, normal davranışlar sorumsuzluk ve duyarsızlık olarak görülmeye başlandı. Gruplar birbirini hakkaniyet ve temel insani değerler üzerinden eleştirmek yerine durduğu yer açısından eleştiriyor. Böylelikle siyasi değerler ve ortak noktalar giderek kayboluyor.

2012’den beri Türkiye, demokrasi ve barış karşıtı bir enerji yoğunlaşması yaşıyor. Bu süreç bir şiddet damıtılması yaşanmasına neden oluyor. Gezide sokağa çıkan insanların çoğu, marjinalize olmadı ve ülkenin giderek daha fazla şiddet ortamına doğru sürüklendiğini fark ettiği için geri çekildi; normalleşti ve sağduyuyu tercih etti. Oysa geride kalanlar, daha da marjinalleşerek şiddeti övmeye, ölüm güzellemeleri yapmaya başladı. Birçok insan, savcı Mehmet Selim Kiraz’ın kafasına isabet eden kurşunların Taksim’de “masum” Gezi olayları devam ederken Gümüşdere caddesinde doldurulduğunu fark etti. Artık sokaklara gezide olduğu gibi büyük kitleler çıkmıyor, ama küçük gruplar, uyuyan hücreler, Gezi enerjisiyle toplumu büyük bir huzursuzluğa, 90’lı yılların korku toplumuna doğru sürüklüyorlar. Süreci başlatmak için bütün malzemeler toparlanmış: öfke, nefret, marjinalize ve mobilize edilmiş gençler.

Türkiye’de büyük kitlelerin inanılmaz bir sağduyuya sahip olduğu açık ama marjinalize olmuş birkaç düzine insan, toplumu şiddete sürükleyecek yolları açmayı başardı. Umuyorum ki bu kapı sonuna kadar açılamadan marjinalleri rehabilite etmenin yolları bulunur da, sadece huzur içinde yaşamak isteyen seküleri, dindarı, Türkü, Kürdü, Alevisi, Sünnisi ile Türk toplumunun barış beklentisine uygun bir siyasi ortama doğru evirilmeye başlarız.

10.08.2015, Yeni Söz