.: İbrahim Ayyıldız

Maklubeden olimpiyatlara bir sınıfsal dönüşümün hikâyesi

Gülen Cemaati Cephesi’nin aleyhine gördüğü hükümet politikalarına karşı verdiği tepkinin nicelik ve niteliği itibariyle ortaya çıkardığı sonuç, Türkiye’nin normalleşmesi yolunda yeni bir zorlukla karşı karşıya bulunduğunu gösterir mahiyettedir. Şüphesiz bunu aşmanın önemli bir yolu devletin, başta Kürtler olmak üzere mağdur toplumsal kesimlerle olan bağını güçlendirmesi, toplumun her kesiminden insanın güvenini yeniden kazanması, ülkenin kaynaklarından her türlü sosyal grubun istifade etme olanaklarının geliştirilmesidir.

Ak Parti hükümeti ile Gülen Cemaati (GC) ile arasında son zamanlarda iyiden iyiye açığa çıkan gerilimin kavgaya dönmesiyle, GC’nin, Ak Parti hükümetine karşı alışılmışın dışında, sert bir jargonla ve büyük bir özgüvenle, oldukça saldırgan ve hakir görücü bir eda ile davranmasına neyin sebep olduğu sorusu sorulmaya başlandı. Zira GC, normal şartlarda muktedirlerle kurduğu ilişki son derece yumuşak olan, genel olarak her konjonktüre kolaylıkla uyum sağlayabilen, bir yanağına vurunca ötekini çeviren bir üsluba sahipti ve Ak Parti iktidarına gösterdiği bu tepkiyi aynı sosyal sınıftan gelmediği, aynı dünya görüşünü paylaşmadığı, onu bitirmek için tüm enerjisini seferber etmiş ulusalcı/Kemalist cenaha dahi vermemişti.

Kanaatimce GC’nin genel olarak iktidarlarla/muktedirlerle, özel olarak da Ak Parti iktidarı ile olan ilişkisine yön veren üç faktör bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ‘tehdit algısı’dır. Örneğin 28 Şubat sürecinde, Refah-yol hükümetinin düşürülmesine yakın bir zamanda kendisiyle röportaj yapılan Fethullah Gülen hükümetin artık gitmesi gerektiğinden dem vurmaktaydı. İhtimal odur ki, dönemin hükümetine uygulanan çok yönlü şiddetin boyutu GC’yi dehşete düşürmüş, o da mevcut konumunu/kazanımlarını koruma refleksiyle hareket etmişti. Bu tutumları onları kurtarmaya yetmemiş olacak ki İlerleyen dönemde kendilerine karşı çok şiddetli bir mücadele yürütülmüş ve Gülen ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştı. Giderken de muktedirlerin o dönemdeki temsilcisi Ecevit’e şefaat etmeyi unutmamıştı tabii.

BEKA KAYGISI

Bugün yaşanmakta olan ‘kavga’da GC’nin karşısında, kendisine son başkaldırıda bulunulduğunda on binlerle ölçülen faili meçhul cinayete imza atmış, beka kaygısına düştüğünde en vahşi yollara dahi başvurabilmiş, bunu yapmasını seçmen oyuna muhtaç olmamasına borçlu olmuş, denetimi mümkün olmayan ve yaptıklarını çok rahat gizleyebilen bir yapı arz eden, darbeci, komitacı, ‘mükemmel bir organizasyoncu’ ‘devlet iktidarı’ değil, aksine en otoriter davrandığı dönemde dahi alternatiflerine göre en demokrat olabilmeyi başarmış, tarihinde ‘komita’ tecrübesi olmayan, en güçlü olduğu dönemde dahi iktidar olup muktedir olamamış, son yıllarda devletin halkına bakışını ciddi manada değiştirebilmiş, devleti nispeten ıslah edebilmiş bir iktidar, sivil bir iktidar var. İşte kanaatimce GC’nin yukarıda bahsi geçen şaşırtıcı yöntemi seçmesinde etkili olan vakıa bu oldu.

İkinci husus Şamil Tayyar’ın şecaat arz ederken sirkatini söylediği gibi, GC’nin AK Parti sayesinde, bilhassa emniyet teşkilatı ve yargıda ciddi bir nüfuz sağlayabilmiş, kendini koruyabileceği enstrümanlara ulaşabilmiş, medyada oldukça çeşitli ve güçlü bir örgütlenmeye giderek algı yönetim araçlarına sahip hale gelebilmiş olmasıdır. Bu iki hususu özetlersek, GC’nin hem karşısında ilk kez ‘sivil’ bir rakip buldu, hem de kendini koruyabileceği enstrümanlara artık sahip.

Geriye hepsinden daha önemli gördüğüm, bu iki hususla neden-sonuç ilişkisi ile bağlı bir üçüncüsü, sınıfsal değişim meselesi kalıyor.Bir yazımda1 Ak Parti hükümeti ile GC arasındaki ilişki için ‘belki de ilk kez bir ‘pasta’ mücadelesi iki çevre grubu arasında cereyan ediyor’ ifadesini kullanmıştım. Bunu daha iyi kavrayabilmek için Türkiye’nin toplumsal yapısına, tabakalaşma sistemine ilişkin bir kaç kelam etmek gerekir. Ancak bunu yapmak bu yazının konusunu aşar.

‘MAKLUBE’ VE ‘OLİMPİYAT’

Tabii bu perspektiften bakınca Türkiye’de demokrasi mücadelesinin aynı zamanda çevre güçlerinin merkeze yürümesinin, ülke kaynaklarından pay talep etmesinin, özetle eşitlik talep etmelerinin de tarihi olduğu söylenebilir. Bana öyle geliyor ki, GC’nin mücadele yönteminde görülen değişiklik, bir çevre gücü olan bu grubun zaman içinde yaşadığı iktisadi-toplumsal değişim yolu ile daha kapsamlı açıklanabilir. Bunun için iki metafor kullanıyorum. Birisi GC’nin eski konumunu betimleyen ‘maklube’, diğeri yeni konumu belirleyen ‘olimpiyat’.

Maklube, cemaat evini, mütevazı yer sofralarını, o an yapılmakta olan yemekli etkinliği, adam kazanma çabasındaki naifliği yani taşrayı, yani ‘çevre’yi anlatıyor. Olimpiyat ise büyüyen, güçlenen, belli bir entelektüel birikim sağlayan, devasa bir iktisadi güce kavuşan, yaptığı organizasyonlarla uluslararası bir niteliğe bürünen, büyük büyük ittifakları, dirsek temasları, güçlü ilişkileri olan ‘merkez’i, merkezdeki cemaati anlatıyor.

Son 11 yıllık dönemde GC tarihinde hiç olmadığı kadar güçlendi. Bunda iktidarın hem doğrudan hem de dolaylı katkıları oldu. Bu iki grup sivil-asker bürokratik vesayeti el birliği ile geriletirken, bir yandan da bürokrasiyi yeniden ikmal ediyordu. Ancak ne zaman olduğu net olmayan bir dönemeçten sonra GC kendisini, ihsan edilen pozisyondan çıkarıp bağımsız/rakip bir güç olarak tahayyül etmeye başlamışa benziyor. Örneğin GC Kürt sorununun nasıl çözüleceği konusunda iktidarı ikna etmiş, onun bir takım politikalarına yön vermiş, ancak iktidar bu yöntemleri etkili bulmayıp da başka yöntemleri uygulamaya yönelince de ona karşı 7 Şubat girişiminde bulunmuştu.

Görünen o ki GC, son 11 yıldır hükümetin müsamaha gösterdiği, izin verdiği iktidarı beraber kullanma imkânını, kendi güçlenmesine, ülke siyasetindeki etkisini kendi dinamiğine bağlamış görünüyor. Kendisine rağmen bir Kürt sorunu çözüm yöntemini, bir eğitim siyasasını (dershane meselesi) kabullenmemekle kalmıyor, Cephe güçleri ile müdahale etmeye de kalkışıyordu.

Özetle GC, zamanla merkeze yürümeye ve onun alışkanlıklarını edinmeye başladı. Tıpkı merkezin kadim güçleri gibi kendine bir Cephe kuvveti oluşturdu ve tabiri caiz ise Gülen Cemaati Cephesi’ne dönüştü (GCC). Ardından da bunu hükümete politika yaptırmak ya da bozdurmak amacıyla kullanmaya başladı. GCC, ‘ben o eski ‘maklube’ değil ‘olimpiyat’ım ve hiç öyle kenarda durup olacakları izlemeye niyetim yok’ ya da Yeşilçam klişesi ile söylersek, ‘ben artık o eski kenar mahalle kızı değil, bir hanımefendiyim. Emrimde şoförler, özel kuaförler var. Önemli şahsiyetlerle hemhal olmakta, lüks muhitlerde boy göstermekteyim’ demekte.

SANDIK YOLU

Aslında sıkıntı tüm bu taleplerde ve dönüşümün salt kendisinde değil. GCC, hazır kurulu iktidara, onun rızası dışında gayrimeşru bir yolla ortak olmaya çalışmakta ve tıpkı merkezin kadim güçleri gibi ona karşı bürokratik gücünü kullanmaya çalışmakta. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Tabii ki Ak Parti grubuna da ‘merkez’in bazı hastalıkları bulaştı, o da zaman zaman onların dil ve yöntemlerini kullandı. Ama nihayetinde o meşru seçilmiş iktidardı ve bu tip hastalıkları toplum tarafından sandık yolu ile iyileştirilebilir, iyileşmez ise kangren uzuv kesilerek önlenebilirdi. Oysa ‘bürokrasi’ için bunun asla mümkün olmadığı tecrübe ile sabit.

Son olarak GCC’nin ‘merkez’ hastalığının neden bu denli rahatsız edici olduğuna da değinmek gerekir. Öncelikle GCC’nin bu gücü iktidar sayesinde ya da en azından onun yardımları ile edindiği aşikârdır. Bu da onun vicdanlarda ‘vefasız’ olarak yargılanmasına neden olmaktadır.

İkinci olarak, ‘sonradan görme kenar mahalle kızı’ metaforu ile anlatırsak, muhiti ve yaşam tarzı değişen kenar mahalle kızının, geldiği muhitten insanlarla karşılaştığında onlaraa karşı, öteden beri zengin olanlarda farklı olarak, hakir görücü, aşağılayıcı, iğneleyici ve bulunduğu yeni konumun altını çizici bir nefretle davranması gibi, GCC de tıpkı bu ‘sonradan görme kenar mahalle kızı’ gibi içinden çıktığı sosyal sınıfa üsten bakar kibirli bir eda ile yaklaşmakta, meşru temsilcisini içselleştirememektedir.

HERKESİN GÜVENİNİ KAZANMAK

Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, bir zamanlar mücadelesini verdikleri tüm o, ‘vesayet gerilesin ki sivil siyasetin önü açılsın’ kitabi ifadesin yerini pratikte, ‘vesayet gerilesin ki, yeni vesayet ben olayım’ alıyor görünmektedir. O da tıpkı yeni içine girdiği merkez güçlerinin yıllardır yaptığı gibi siyaseti ‘güvenilmez bir kurum’ olarak göstermeye, onun hatalı bulduğu politikalarını gayri meşru yollarla engellemeye, onun hakkında kara propaganda yaymaya çalışıyor izlenimi vermektedir.

Sonuç olarak GCC’nin, aleyhine gördüğü hükümet politikalarına karşı verdiği tepkinin nicelik ve niteliği itibariyle ortaya çıkardığı sonuç, Türkiye’nin normalleşmesi yolunda yeni bir zorlukla karşı karşıya bulunduğunu gösterir mahiyettedir. Şüphesiz bunu aşmanın önemli bir yolu devletin, başta Kürtler olmak üzere mağdur toplumsal kesimlerle olan bağını güçlendirmesi, toplumun her kesiminden insanın güvenini yeniden kazanması, ülkenin kaynaklarından her türlü sosyal grubun istifade etme olanaklarının geliştirilmesidir. Zira bu tek bir grubun devlet ya da hükümeti anti-demokratik yollarla zorlayabilmesinin psikolojik zeminini zayıflatacak, hükümetlerin cesur atma iradelerini ise güçlendirecektir.

1 http://www.hurfikirler.com/yazi3624/bir-ihtimal-daha-var.php

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.