.: Şenol Kaluç

Lozan’ın Gölgesinde Kopenhag Kriterleri

Türkiye’de hiçbir konu sakin kafa ile tartışılamıyor, hep uçlarda geziyor. Lozan tartışmaları da o minval tartışmalardan. Eminim ki Lozan’ı tartışanların çoğu doğru düzgün ne antlaşma metnini ne de zabıtlarını okumuştur. Halbuki Lozan’ı zafer mi hezimet mi açmazına sokup okumaya çalışmak bizi gerçeklerden uzaklaştırır. Bugüne kadar doğru düzgün karşılaştırmalı kaynakları kullanarak bir Kurtuluş Savaşı tarihi yazamadığımızı da unutmayalım.

Üzerinden bunca yıl geçse de Cumhuriyetle de Osmanlı modernleşmesi ile gerçek manada yüzleşmeye hazır değiliz. Sağdan sola her kesimin birçok ön kabulü var ve kimsenin de bunlardan vazgeçmeye niyeti yok. Çünkü gerçekler üzerinden konuşmak demek pek çok doğmanın yıkılması anlamına geliyor. Altın çağ ya da karanlık çağ farketmiyor nasıl bakarsak bakalım pek çok ön kabulümüzün gerçeklikle bir alakası yok.

Kemalist düzenin demokrasi olduğu iddiası ne denli içi boşsa muhafazakârların da gerçekte ülkeyi 50’den sonra çoğu kez yönetmelerine rağmen mevcut antidemokratik ortamdan sorumlulukları yokmuş gibi davranmaları da o denli boş.

Bir de muhafazkârların bir kısmındaki içi boş imparatorluk hayali ise oldukça tuhaf, bir yandan Lozan’ı hezimet olarak göreceksiniz ama diğer yandan Lozan sonrası (hem de Lozan’a aykırı) kurucu iradenin zihniyetini birazcık dindarlık sosuyla aynen kabul edeceksiniz! Dahası gerçekte çok önce yıkılmış bir imparatorluğu sanki 1923’de yıkılmış gibi topluma lanse edeceksiniz. Romantizm o denli derin ki Rusların iki kez İstanbul önlerine kadar gelip çadır kurdukları ve birilerinin lütfu ile ayakta kaldığından habersiz…

***

Gerçek bir emperyal vizyona sahip olmak demek ırksal, dinsel ve mezhepsel duvarların ötesine geçmeyi gerektirir ama gelin görün ki bizdeki ırkçılık da mezhepçilik de kendini meydana atmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Bugün her fırsatta tekrar tekrar alevlenen Kürt fobisi başka türlü nasıl açıklanabilir ki!

 

Suriyeli muhacir kardeşlerimiz üzerinden son günlerde yaşananlar ortada. Yıllardır Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dirayeti ile susan muhafazakâr kitle, iktidarın Suriyelilere karşı sertleşen söylemi ile birlikte hızla milliyetçi ve Kemalist ırkçı kitleye eklemlendi.

Daha önce yazmıştım, tekrara gerek yok Cumhuriyet Balkan bozgununun gölgesinde kurulduğu için içindeki etnik ve dini farklıklıkları yok etme ilkesi ile hareket etti. Yeni rejim makul vatandaş tipini zamanla Türk-Sünni-Hanefi-Laik olarak tanımladı. Ve Türkiye hâlâ bu kıskaçtan çıkmış değil.

Sistem o kadar başarılı oldu ki bu süreçte silindir gibi ezilen ve yok sayılan kitlelerde mevcut bakış açısını neredeyse aynen kabul ettiler. İnönü’nün torunun ‘Dersim Tedip ve Tekid Hareketi’ni (resmi kayıtlarda İsyan değildir -anlayana?-) olumlamasını hatırlamak ve Alevilerinde büyük bir kısmının aynı bakış açısına sahip olmaları bunun en bariz örneği. Muhafazakârlardaki Kürt düşmanlığı da diyanet sevgisi de aynı yerden beslenir

Peki, çözüm ne?

Bundan 5-6 yıl öncesine kadar tarihsel gerçeklerin tüm çıplaklığı ile halka gösterilmesinin bir çare olduğunu düşünüyordum ama herhalde yaş baş aldıkça bazı şeylerin o denli kolay olmadığı ve aslında o kadar da gerekli olmadığını kavradım.

Aslolan bu ülkeye ve insanımıza yeni bir inanç kazandırmak. İnanç derken kastım sıkı ve katı bir ideoloji değil sadece ilkeler bütünü. O ilkeler bütününü de çok uzakta aramaya gerek yok. İş  Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriteri yapmaktan geçiyor.

***

Bugün emperyal rüya görenlerin de hangi alt yapı ile bu rüyayı gördüklerini de anlamış değilim, değilim derken cahilliğimden dem vuruyorum. At çiftliğinden kiraladığı bir atın sırtında attığı iki turu videoya çekip Twiter’da paylaşınca kendini akıncı zanneden ilahiyatçılarımız var!

Ama bu tipler dervişlerin Balkanları akıncılardan çok önce ilim-irfan ve hikmet ile fethettiğinden habersiz, zannediyor ki bu iş sadece silah gücüyle oldu.

Lozan’ı tartışalım ama asıl başörtüsü yasağı nedeniyle okuyamadığı için yurt dışında okuyup, AK parti iktidarında milletvekili olmuş sembol bir ismin kendi cenahı dışındaki hiçbir sesi duymayıp, nasıl oluyor da “İnsan hakları ihlali denince, somut, söylenebilecek bir iki tane olay bile gündeme getiremiyorlar” diyebildiğini düşünsek daha doğru olmaz mı?

Yine ilginç değil mi pek çok –hem de etkili mevkilerdeki- muhafazakâr erkeklerden başörtülü kadınların görünürlüğüne karşı sürekli itirazların yükselmesi?

Lozan demiştik değil mi?

Karar, 31.07.2019