.: Arda Akçiçek

Lincin yeni sokağı: Sosyal Medyanın kötülük kültürü

 

Sosyal medyanın siyasal bağlamını ilk olarak Arap Baharı başladığında tartışmaya başladık.

Mısır’da ‘bahar’ başladığında sosyal medya üzerinden örgütlenen kitlelerin nasıl bir siyasal değişime yol açtığını hepimiz kendi gözlerimizle gördük. Bu bir anlamda sosyal medyanın siyasal bağlamdaki gücünün de keşfiydi. Aslında gördüğümüz, küreselleşme bağlamında dönüşen siyasal sürecin bilgi teknolojileriyle siyasal kültürü nasıl da sanal dünyaya taşıdığıydı. Gerçek dünyada yarattığımız siyasal kültür, kodlarını değiştirerek ama son noktada aynı genlerle sanal dünyaya taşınmaktaydı.

Sosyal medyanın bu bağlamdaki gücünün keşfi özünde yeni bir siyasal kültür yaratmamaktaydı. Yalnızca siyasal öğrenme süreci kendine yeni bir kanal yaratmıştı ve daha önce bu süreçte büyük yer tutan gazete ve televizyonun yerini almaktaydı. Dolayısıyla, gazete ya da televizyonlardan öğrendiğimiz siyaseti bu sayede sosyal medya aracılığıyla öğrenirken, aradaki temel fark bilgi akışının daha hızlı ve karmaşık olmasının yanında interaktif bir süreç haline gelmesi ve oluşan bilgiye herkes tarafından bir katkı sağlanmasıydı.

Bu durumun özünde bir sakınca taşımadığı düşünülse de zihniyeti ‘demokrasinin kurumsallaşması’ açısından çok da çabalamamış toplumlar açısından elbette sakıncası vardı. Çünkü mesele her şeyden önce ‘demokrasi piyasasında’ fikirlerin özgürce dolaşımı ve rekabeti idiyse bunun en kolay sağlandığı ortam sosyal medyaydı ve aslında hepimiz fikirlerimizin daha çok insana ulaşabileceği bir kanal bulmuştuk. Ne var ki, bilgi teknolojilerinin o hayranlık duyduğumuz etki ve değişim gücü öyle kolay kolay siyasal kültürü değiştirecek gibi gözükmemekteydi ve demokrasiye olan bakış açımızın koordinatları eksene göre hep aynı paralel üzerinde yer değiştiriyordu. Dolayısıyla, gerçek dünyada tahammül ve hoşgörü sınırlarımızı aynen ve hatta daha katı bir şekilde sanal dünyaya taşıdık. ‘Fikirlerin rekabetine’ pek alışık olmayan zihinlerimizin sanal dünyada karşılaştığı büyük fark ise orada gerçek dünyada hiç karşılaşmadığımız kadar farklı fikrin olmasıydı. Her gün ancak birkaç insanla fikir alışverişinde bulunurken, arkadaş listemize ekli yüzlerce insanın fikrini birkaç saat içinde işitmek hepimiz açısından hem şaşırtıcı, hem karmaşık hem de bir ölçüde korkutucuydu.

Sosyal medyanın, gerçek dünyada var olan görüntümüzün dışında bize yeni imajlar oluşturma şansı sağlaması da önemli bir durumdu. Bu doğrultuda kimseyle birebir muhatap olma zorunluluğumuz olmadan, kimsenin gözünün içine bakmadan, mimiklerine adapte olmadan iletişim kurma şansımız oluyor ve fikirlerimizi aktarma olanağı buluyorduk. Dolayısıyla, gerçek dünyadaki çekingenliğimiz ya da ürkekliğimizi bir kenara bırakıp ölçüsüzce bir cesaret sergileme şansını da yakalayabiliyorduk. Çünkü gelecek tepkinin sınırlı bir yazı karakteri alanına sahip olduğunun farkındaydık ve her şeyden önemlisi bu tepkiden sakınma, gizlenme ve görünmez kalma olanağına sahiptik. Dolayısıyla fikirlerimizi aktarırken daha sert ve vicdanen daha az rahatsız oluyorduk.

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜMÜZ VE İNTERNET ALIŞKANLIĞIMIZ

Siyasal kültürümüz açısından baktığımızda Türkiye’de demokrasi kültürünün çok sağlam bir kurumsallaşma gösteremediğini çoğumuz kabul ederiz. Fikirlerin rekabet sürecine olan tahammülümüz ve bu süreçteki hoşgörü sınırımızın dar olduğunu söylemek mümkündür. Buna bir de baş edemediklerimize karşı sertleşme karakterimiz eklenince durum daha vahim bir hal alır. Son dönem sosyal medya üzerinden yürütülen sanal-politik linç kampanya ve girişimleri de yukarıda bahsettiğim siyasal kültürümüzün bir ürünüdür. Türkiye, siyasal linççi kültürü bakımından şeceresi çok da temiz bir ülke değildir. Özellikle 2000’li yıllarla birlikte (2005-2006 arası oldukça yoğunluktadır) sivil toplum kaynaklı linç ve linç girişimlerinin istisna niteliğini kaybedip süreklilik düzeyine yükselmesi aslında süreçsel bir deneyimler bütününün siyasal kültürümüzdeki yansımasıydı. Keza, 2010’lu yıllarda bu kültürün sanal dünyaya taşınmasıyla birlikte siyasal lincin –tabiri caizse- ‘alâsını’ sosyal medyada görür olmaya başladık. Önceleri ‘bilmem kimi ya da neyi seven 1 milyon kişi bulabilirim’ tarzı sanal girişimler korkunç görseller paylaşılarak ‘bilmem neyi seven beğensin, paylaşsın’ tarzı sanal eylemlere döndü. Sosyal medyanın soğuk sanal kanallarında bu girişimler neticede önüne geçilmez bir iddialar, hakaretler, yalan haberler sürecine girdi ve daha da cesur bir çizgide artış göstermeye başladı. Son noktada, sanal bir güruh yaratabileceğini görenler belirli ajitasyon unsurlarını kullanarak bazı kesimleri linç etmeye girişti. Öyle ki bu korkunç bir rahatlık içinde, vicdanen hiçbir sorumluluk duyulmadan yapılmaya başlandı. İşin hiç de şaşırtıcı olmayan yanı ise bu organizasyonların binlerce görünmez sanal kişiyle linççi bir güruh oluşturmasıydı. Çünkü bu durum gerçek dünyada halihazırda var olan siyasal kültürümüzün sanal dünyanın sınırsız imkanlarıyla tanışmasından başka bir şey değildi.

 

Siyasal linç, bir ya da birden fazla insanın, kendilerinden sayıca daha fazla ve güçlü bir grup tarafından kasıtlı olarak bilumum iddia, yalan, hakaret, nefret ve ölüm çığlığıyla ezilmesi, bastırılması ya da yok edilmesidir. Eylemi gerçekleştiren bu grup, bilinçli ve amaçlı bir araya gelmemiş bir güruhtur. Güruhların en önemli özelliği, üyelerinin daha önce birbirlerinden hiç haberleri olmadan, sadece geçici bir amaç uğruna (linç etmek gibi), geçici bir süre aynı hedef etrafında bir araya gelmesidir. Güruh içindeki birey, akıl tutulmasına uğrar ve normal sosyal yaşantısı içinde yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri güruhun sorumsuzluk hali içinde yapabilir hale gelir. Aslında bir anlamda vicdanından sıyrılmış, aklını geçici olarak askıya almış ve güruh içinde ‘tek’ olmaktan kurtulmuş ve güruhun görünmezliğinden faydalanan bir varlıktır artık o. Güruhu harekete geçiren mutlaka bir ajitasyon unsurudur ve bu ajitasyonu yapan bir kişi ya da bir grup her zaman söz konusudur. Linççi güruh özünde kendi medeniyet anlayışını yaratır, bu anlayış içinde bir hukuk ve bu hukuka göre de bir yargılama yapar. Ne var ki suç ve ceza daha ajitasyon başladığında bellidir: Suç yalnızca ‘güruha hedef olmaktır’, ceza ise zaten linç etmek.

Sosyal medyanın linç için sağladığı imkanlar ise sınırsızdır: Öncelikle, size gerçek dünyada hiç beceremeyeceğiniz kadar sayıda insanı bir araya toplama olanağı sağlar. Bunun yanında ajitasyon unsurunuz sosyal medyada çeşitli görsel ve işitsel malzemelerle kolaylıkla desteklenebilir; keza görsel ve işitsel malzemelerin güruh üzerinde ne kadar etkili olduğu bilinmektedir. En önemlisi ise, linççi güruhu oluşturmak için sosyal medyadan daha ideal bir alan yoktur: Sanal âlemin size sağladığı kendi imajınızı tercihlerinize göre oluşturma imkânı, sosyal medyada bütün sosyal süreçlerden bağımsız bir kimliklenme yaratma şansı sağlar. Bu kimlik gerçek dünyadaki kimliğinizle paralel olabileceği gibi ondan çok farklı ve ayrı bir kimlik de olabilir. Dolayısıyla sanal dünyada gerçek dünyaya oranla kimliğinizi gizleme imkânınız daha fazladır. Bu durum ise tam da linç güruhunun istediği insan tipini yaratır. Sonuçta, güruh içinde kaybolmak bireyin bu eyleme katılma arzusunu tetikleyen önemli bir unsurdur ve sosyal medya size linççi güruh içinde gizlenme, kaybolma, görünmez olma imkanını sağlar. Görünmez olmayı, gizlenmeyi tercih etmiyor olsanız bile, sosyal medya üzerinden linç eylemine katılmak daha kolaydır çünkü bunu yapmak için ne enerji ne de vakit kaybedersiniz. Hem sosyal medyada girişilen bu eylemin riski de yoktur. Her şey bittiğinde yaptıklarınızın izini silmek parmaklarınızın ucunda durmaktadır.

* Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi

Zaman, 2 Ekim 2012