.: Kâzım Berzeg

Liberalizm ve Muhafazakârlık Kardeş Siyasi Doktrinlerdir

“Liberalizmin devlet için “sınırlı devlet” niteliğinde bir projesi vardır. Toplum ve insan için bir kalıba, projeye sahip değildir. Esasen liberal-negatif özgürlük ilkesi, topluma veya ferde müdahaleye engeldir. Bu yönüyle liberalizm, toplumun din, ahlak, gelenek gibi muhafazakâr değerlerini devlet müdahalesinden en çok koruyan, bu anlamda muhafazakârlıkla bir çatışması olmayan bir siyasi doktrindir.

İnsanlık, son yüzyılı çok hızlı bir gelişme ve değişme sürecinin paralelinde, büyük siyasi çalkantılar içinde geçirdi. Dört yüz yıl kadar önce, gelişimin öncülüğünü İslam Dünyası’ndan devralmış bulunan Batı Avrupa, ferdiyetçilik, özgür[lük]çülük ve hukuk normu karşısında eşit[lik]çilik ilkelerine dayanan “batı demokrasisi” modelini de geliştirmeye başlamıştı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Almanya ve İtalya’daki “milli birlik” hareketleri, “emperyalist milliyetçilik” akımlarının doğup gelişmesine ve demokratik gelişimin duraksamasına neden olmuştur.

Yirminci yüzyılda, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlık, pek çok benzer yönleri de bulunan iki “totaliter” siyasi sistemin ideolojik ve siyasi baskısı altına girdi. Rusya’da hakimiyet kuran “ihtilalci sosyalizm-komünizm”, kısa süre sonra Çin’de “komünist Mao’cu” hareketin güçlenmesinin ve 1949’da Çin’in tamamen komünistleşmesinin yolunu da açtı. Orta ve Batı Avrupa’da, legal ve illegal komünist hareketler Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve siyasi desteğiyle güçlendiler.

İtalya’da Faşistler, 1922’de, çağımızın ikinci totaliter modelini oluşturarak iktidara geldiler. İtalya’yı 1933’te, faşizme paralel Nazi iktidarı ile Almanya izledi. Portekiz, İspanya ve Japonya kendi faşist yönetimlerini kurdular. İkinci Dünya Savaşı arası Batı demokrasisinin gerileme dönemi oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrası faşist model önemli ölçüde tasfiye edildi. Ancak, Orta Avrupa’yı da egemenliği altına alan Sovyetler Birliği, komünizmi, batı demokrasisine karşı çok güçlü bir rakip haline getirdi. Komünizmin rekabeti, demokrasinin temel ilkelerinin, popülizm gölgesi altında kalmasına neden oldu.

Son on yıldır, medeni Dünya, aslında yönü İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bretton Woods, Dumbarton Oaks Konferanslarıyla belirlenmiş fakat Soğuk Savaş dönemine girilmesiyle oluşturulması imkânsız hale gelmiş bulunan “yeni dünya düzenini” kurma gayretini sürdürüyor. Yani dünya düzeninin temel taşları, özgürlükçü demokrasi, piyasa ekonomisi ve barışçılık. Yeni düzene geçişin ilk aşaması, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve komünizmin çöküşüyle tamamlanır. Kuşkusuz, yaşanılan sürecin kısa sürede tamamlanması çok zor. Ancak, gelişme karşılaşılmakta olan zorlukları aşabilecek bir kararlılıkla sürdürülüyor.

Çağımızın tanınmış, saygın “demokrasi teorisyeni” G. Sartori’nin de ifade ettiği gibi, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasi, deneysel (ampirik) bir görünüm almıştı.” Son dönemde ise, felsefi-teorik temelleri tekrar ön plana çıkmaya başladı. Bu gelişme, siyasi doktrinlerin teorik temelleri ve tarihi gelişmeleriyle tekrar incelenmesini ve doğru tanımlarının yapılmasını zorunlu hale getirdi.

Kavram Kargaşasını Aşmamız Lazım

Liberalizm de muhafazakârlık (conservatism) da birer “siyasi doktrin”dir. Her ikisinin de felsefi temelleri, siyasi edebiyatı ve pozitif-siyasi gelişim tarihi vardır.

Kavram kargaşasına yol açan nedenlerin başında, bu siyasi doktrinleri oluşturan teorik ve pozitif gelişmeleri dikkate almaksızın, kelime anlamlarından yola çıkarak, gelişigüzel tanımlamalar yapmaktan gelmektedir.

Liberalizmi İspanyolcadan gelme “liberales” (özgür) kelimesinden hareketle doğru biçimde anlamak mümkün olmadığı gibi, muhafazakârlığı da “her şeyin olduğu gibi değişmeden kalması” anlamından hareketle doğru biçimde tanılamak mümkün değildir.

Yine, bu siyasi doktrinin ekonomiyle, hukukla, sosyoloji ile alakası vardır. Hiçbirisi, yalnızca bir ekonomi, hukuk veya sosyoloji teorisi değildir. Doğru tanımlamak için teorinin bütününü esas almak gerekir.

Siyasi doktrinleri oluşumlarına neden olan tarihi gelimi dikkate alınmadan, liberalizmi 1215 tarihli Magna Carta’dan 1688 ıslahatına ulaşan İngiliz demokratikleşme sürecini görmezlikten gelerek, muhafazakârlığı on sekizinci yüzyılın aydınlanmacı “kurucu rasyonalizmi”ni ve 1789 Fransız Devrimi’ni gözardı ederek kavramak da mümkün değildir.

Türkiye’de, son on yılın “demokrasi teorisine geri dönüş” sürecine yeterli bir entelektüel hazırlık yapılmadan gelindi. Bu nedenle, henüz, demokrasi, liberalizm, muhafazakârlık, milliyetçilik gibi siyasi lisanda çokça kullanmakta olduğumuz kavramları kargaşadan kurtarabilmiş değiliz. Kargaşayı aşabilmek için araştırmak ve çalışmak zorundayız.

Yeni dünya düzenini anlayabilmemiz için de bu gereklidir.

Batı Avrupa’nın gelişimin öncülüğünü üstlendiği “modern zamanlar”ın en eski, kıdemli, öncü siyasi doktrini liberalizmdir. Tarih sırası itibariyle liberalizmi muhafazakârlık, onu marksizm-komünizm ve son olarak da, integral milliyetçilik temeline dayanan faşizm takip etmiştir.

Liberalizm

Akademik düzeyde kökleşmiş genel kabule göre, klasik liberalizmin öncüsü, 1690’da yayınlanan “Two Treaties of Government- Hükümet Üzerine İki Risale” adlı eseriyle büyük İngiliz siyasi düşünürü John Locke’dir. Kıta Avrupası’nın Montesquieu gibi katılımcılarının da olmasına karşın, liberalizm, esas itibariyle bir Anglo-Amerikan doktrini ve siyasi modelidir. John Locke eserini 1688 tarihli İngiliz ıslahat hareketini haklı göstermek için yazmıştır. Bu hareket, 1789 veya 1917 hareketleri benzeri bir devrim değil, İngilizlerin 1215’ten başlayan demokratik gelişme geleneğinin belirgin bir aşamasıdır. Bu nedenle John Locke liberalizmin “devrimci” değil, İngiliz “evrimci geleneğinin” bir ifadesi olarak görmek gerekir.

John Locke’a göre, “devlet tabi hukuktan kaynaklanan insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak için kurulmuştur”. Bu ilkeye göre, liberalizm aynı zamanda bir “insan hakları doktrini”dir. Devletin görevi, insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almakla sınırlıdır. Özgürlük ancak hukukla ve hukuka bağlılıkla sağlanabilir. Locke’un ifadesiyle “Kanun yoksa özgürlük de yoktur.

Liberalizm, 1776 tarihli Amerikan bağımsızlığı beyannamesinden itibaren, Amerikan siyasi sisteminin ve anayasasının doktriner kaynağı olmuş, Amerikan siyasi modeli, 1776’yı takip eden yüzyıl boyunca, Avrupa’yı da etkilemiştir. Fransız İhtilali ilk üç yıl boyunca liberalizmin ilkelerine bağlı görünmüşse de, kısa sürede, liberal ilkelerden sapmış ve Jakoben-Bonapardist bir diktatörlük yolunu izlemiştir.

Liberalizm, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında, daha önceki devletçi-himayeci ekonomi teorisi olan merkantilizme karşı, Adam Smith’in öncülüğünde geliştirilen ve ekonomiye devletin müdahale etmemesini öngören “klasik ekonomi teorisi” ile bütünleşmiştir.

Batı tarihinde, 1776 tarihli Amerikan bağımsızlık beyannamesini takip eden yüzyıllık döneme “Liberal anayasacılık çapı” adı verilmektedir. Bu dönemde Eski Yunan’dan “halk yönetimi” anlamında intikal etmiş bulunan demokrasi kavramı, liberalizmin “hukuk normu karşısında eşitlik”, “temel insan hak ve özgürlükleri” ve “hukuka bağlılık” ilkeleriyle yeni bir kapsama kavuşturulmuştur, liberalizm çağdaş demokrasi ve hukuk devleti kavramının teorik temeli olmuştur.

Liberal özgürlük “negatif özgürlük” olarak tanımlanır. Bu insanın bir başkasının keyfi iradesine bağımlı olmaması ve insanın keyfi-mutlak iktidara karşı korunması anlamına gelir. Liberalizm ferdiyetçidir, insanı en üstün değer olarak görür ve devleti insana hizmet aracı olarak mütalaa eder.

Liberalizm, on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru etkinliğini ve gücünü yitirmiş, yerini, devleti ön plana alan, güçlendirmeyi öngören sosyalist-sosyal demokrat ve muhafazakâr teorilere bırakmıştır.

Yirminci yüzyılda liberalizm uzun süre tamamen perde gerisine çekildi. Liberalizmin çağdaş, Nobel ödüllü temsilcileri V. Hayek, M. Friedman ancak son on beş-yirmi yıl içinde itibar kazandılar.

Yeni dünya düzeni ile tekrar “klasik liberalizme dönüş” süreci de başlatılmış oldu.

Muhafazakârlık

Muhafazakârlık (conservatism) modern doktrinlerin tarih itibariyle liberalizmden sonra ortaya çıkanıdır.

Bazıları aydınlanma çağının (18.yy.) “kurucu rasyonalizm”i ile liberalizm arasında bağ kurarlar. Bu bağlantı, siyasi doktrin olarak liberalizmin etkin olduğu dönemle, aydınlanmanın kurucu rasyonalizmin zaman itibariyle çakışmasından kaynaklıdır. Gerçekte kurucu rasyonalizmle klasik liberalizmin ilkeleri arasında herhangi bir benzerlik yoktur.

Muhafazakârlık, evvela, aydınlanmacı-kurucu rasyonalizmin radikalizmine ve devrimciliğine tepki olarak belirmiştir.

Siyasi literatürde muhafazakâr siyasi doktrinin öncülüğünü yine bir İngiliz politikacısı ve düşünürü olan Edmund Burke, 1790 yayınlanmış olan Reflections on the French Revolution-Fransız İhtilali Üzerine Düşünceler adlı eseriyle yapmıştır.

Burke, politikaya, İngiltere’nin klasik liberal çizgisini temsil eden Whig partisinde başlamıştır. Yirmi beş yıla yakın süre, liberal siyasi kanadın öncüleri arasında bulunmuş, 1776’dan itibaren liberalizmi tam bir siyasi doktrin bütünlüğü ile uygulamaya yönelen Amerikan bağımsızlık hareketinin taraftarlığını yapmıştır.

Burke’ün muhafazakârlığa sapmasının nedeni Fransız İhtilalidir. Aslında Burke, Fransız İhtilali’nin gerçek niteliğini ve kısa zamanda yöneleceği hedefi önceden görmüştür. Nitekim ihtilal kısa sürede liberal ilkelerden sapmış, kanlı Jakoben despotizmine ve Napolyon emperyalizmine ulaşmıştır.

Amerikan bağımsızlığının etkin ideoloğu ve 1792’de yayınladığı “Human Rights-İnsan Hakları” adlı eseriyle Burke’e karşı çıkan ve Fransız İhtilali’nin savunmasını yapan Thomas Paine’de, kısa süre sonra, ihtilalin aleyhine dönüşmüş ve Burke’ün çizgisine gelmiştir. Burke’den sonra de Maistre, de Bonald, T. Chatyle, Meternich gibi teorisyenler muhafazakâr siyasi doktrinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

Muhafazakârlığın pozitif-siyasal gelişmesinin öncüsü de, 1832’de kurulmuş bulunan ve dağılan Tory’leri toparlayan İngiliz Muhafazakâr Partisi’dir. Muhafazakâr parti, aynı yıl iktidara gelmiş bulunan İngiliz Liberal Partisi’nin siyasi programını hemen aynen benimsemiş, uzun muhalefet yıllarını açıkça farklı bir politika geliştirmeden geçirmiştir. Avrupa’nın diğer eski muhafazakâr partileri de aynı çizgiyi izlemişlerdir.

İtalya ve Alman birliğinin gerçekleşmesiyle 1870’ten itibaren Avrupa’da integral milliyetçiliğin canlanması bunun yanında Bismarck’ın 1860’tan itibaren öncülük ettiği himayeci sosyal devlet örneğinin belirmesi, muhafazakâr partilerin liberal partiler çizgisinden ayrılmasının şartlarını oluşturmuştur. Muhafazakâr partiler, bu tarihten itibaren, bir taraftan milliyetçiliği, öte taraftan devlet himayeciliğini daha ön plana almak suretiyle liberalizmden ayrılmışlar ve kısa süre içinde gücünü yitirmekte olan liberal partiler yerine Avrupa’nın güçlü partileri olmaya başlamışlardır.

Yirminci yüzyılda, muhafazakâr partilerin sağına, İtalyan ve Alman Hristiyan Demokrat Partileri’nin başını çektiği Hristiyan Demokrat Partiler katılmışlardır.

Liberalizm ve Muhafazakârlık

Gerek teorik gerekse politik gelişim süreci içerisinde, liberalizm ve muhafazakâr siyasi doktrin arasında, açık bir karşıtlık yoktur.

Liberalizm “saf bir siyasi doktrin” olarak tanımlanır. Bu tanım çerçevesinde, liberalizmin konusu yalnızca devlettir. Liberalizmin devlet için “sınırlı devlet” niteliğinde bir projesi vardır. Toplum ve insan için bir kalıba, projeye sahip değildir. Esasen liberal-negatif özgürlük ilkesi, topluma ve ferde müdahaleye engeldir.

Bu yönüyle liberalizm toplumun din, ahlak, gelenek gibi muhafazakâr değerlerini devlet müdahalesinden en çok koruyan, bu anlamda muhafazakârlıkla bir çatışması olmayan bir siyasi doktrindir.

On dokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren liberal partilerin yerini alan muhafazakâr partiler liberalizmin kurduğu “klasik batı demokrasisi”nin en sadık muhafızı olmuşlar, komünizm ve faşizme karşı, liberal demokrasiyi imkânları nispetinde korumuşlardır. Yirminci yüzyılda Hristiyan Demokrat Partiler de, Klasik Batı demokrasisinin sadık muhafızları olmuşlardır.

Tarih içinde, liberal ve muhafazakâr partiler arasında karşıtlıktan ziyade, aynı doğrultudaki politikaların günün şartlarına göre revize edilmiş şekillerinin sürdürülmesinde nöbet değişimi tablosu dikkati çekmektedir.

Nitekim, son on beş yıl içinde, dünyanın en güçlü muhafazakâr liderleri Reagan ve Thatcher, tekrar klasik liberalizme dönüş sürecine başlamışlar ve klasik liberalizmin ilkelerini canlandıran yeni dünya düzeninin öncülüğünü yapmışlardır.

Kısaca liberalizm ve muhafazakârlık, nöbetleşe etkinlik gösteren “kardeş siyasi doktrinler”dir.

Genç Vizyon Dergisi