.: Kâzım Berzeg

Liberalizm Üzerine Çeşitlemeler

Yeni Dünyada, Yeni Sağ, Yeni Sol ve “Yeni Mutabakat”

Tarihte on beş yıl çok küçük bir süre. Dünyada, son on beş yıl boyunca köklü bir siyasi değişimin yaşandığını, Türkiye’nin yönetimine hakim açık veya gizli güçlerin dışında, görmeyen, kabullenmeyen kalmadı.

Değişimi belirleyen siyasi akıma 1980’li yıllarda “yeni sağ” adı verilmişti. Doğu Blok’unun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra “yeni sol” çizgisi de giderek belirginleşti. Dünyada, 1980’li yıllar öncesindeki dönem için Norman Barry çizgisinde düşünenlerin teşhis ettikleri “eski sağ” ile “eski sol” arasındaki “devletçi mutabakat”ın yerini başka bir “yeni mutabakat” aldı.

Karl Marx, Kapital’in “Almanca birinci baskı önsözü”nde, kapitalizmin en gelişmiş örneği olduğu için İngiltere’yi model aldığını, ancak İngiltere’de  proleteryanın durumunun diğer Avrupa ülkelerinden çok daha iyi ve “iş müfettişlerinin, kamu sağlığı uzmanlarının denetiminde” olduğunu yazmıştı. Gerçekten İngiltere, 17. yy.’dan itibaren “yoksul kanunları- poor laws” ve 18. yy. sonlarından itibaren “Speenhamland sistemi” ile sosyal güvenlik uygulamasının da öncülüğünü yapmış, 19. yy.’ın sonlarına doğru, önce “Fabian Derneği”, sonra İşçi Partisi, 20. yy.’ın “devletçi mutabakat”ının oluşmasında etkili rol oynamıştı.

Son dönemde tarih yine yer bakımından tekerrür ediyor. Siyasi pratikte, “yeni sağ”ın öncülüğünü 1979’dan itibaren Margaret Thatcher’ın yapmış olmasının ardından, “yeni sol”un belirgin öncülüğünü de Tony Blair yapıyor. Yeni “liberal mutabakat” da öncelikle İngiltere’de oluşmuş görünüyor.

Siyaseti, doktrinlerden arındırıp “pragmatizm”le sınırlandırmak suretiyle “rejim muhafızlığı” gayretinde olanlara karşın, “Siyasi Doktrinler Tarihi”nin klasik yazarı Gaetano Mosca “her dönemde siyaset pratiğini yönlendiren bir siyasi düşünce sisteminin var olduğunu” ifade eder. Son dönemde, dünya siyasetindeki “yeni mutabakatın” dayandığı siyasi düşünce sisteminin, ya da “siyasi doktrin”in “liberalizm” olduğunu çoğunluk kabul ediyor.

Geçtiğimiz son iki yüzyılın sonlarında da, dünya siyasetinde köklü değişimler yaşanmıştı. Liberalizm, 17. yy. sonlarından itibaren, çok sayıda “sapma” ve karşıtları olmasına rağmen “aydınlanma çağı”nın egemen siyasi teorisi olmuş, siyaset pratiğini 18. yy. Ortalarından itibaren etkilemiş, Batı’da, 18 yy. son çeyreğinde başlayan ve 19. yy.’ın ilk üç çeyreğini kapsayan dönem, siyasi literatürde “liberal anayasacılık çağı” olarak adlandırılmıştı.

John Locke-Montesquieu teorik çizgisi esas alınarak, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi ve 1787 tarihli Amerikan anayasası ile başlatılan, sonunda 1876 anayasası ile Osmanlı’ya da uzanabilen “liberal anayasacılık çağı”nda, liberalizme karşı, sosyalist-komünist düşünce sistemleri, otoriter muhafazakârlık, ve İtalyan-Alman “milli birlik” hareketlerinin geliştirdiği “integral milliyetçilik” akımları, 1870’li yıllardan itibaren “siyasi pratiği” yönlendirir hale gelmiş, liberalizmin yerine, 20. yy’ın “devletçi mutabakatı”nın ortamını hazırlamışlardı. Yüzyılımızın ilk üç çeyreği boyunca liberalizm, “modasının geçmiş olduğu” düşüncesiyle, entelektüel alandan silinmiş, büyük çoğunluğun hiç uğramadığı, varlığı da unutulan bir “müze”ye konulmuş, sayıları çok azalan gönüllülerinin muhafızlığına terkedilmişti. Bu gönüllüler grubundan Milton Friedman, 1960’li yıllarda kendilerinin “aydın meslektaşlarının eksantrikler olarak nitelendirdiği küçük, kuşatılmış bir azınlık” olduklarını yazmıştı.

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılların sonlarındaki siyasi değişimler, teorik-entelektüel planda uzun süre hazırlıkları geniş ölçüde popülerleşmiş yeni siyasi düşüncelerin siyaset pratiğine intikali biçimindeydi. Günümüzün siyasi değişimi ise, öncekiler gibi bir hazırlık dönemi yaşanmaksızın, müzede unutulmuş olan eski bir siyasi doktrinin, muhafızları tarafından ve görünürde aniden, önce Thatcher’ın, sonra Reagan’ın önüne konulup uygulanmaya başlanması biçiminde ortaya çıktı. Bu durum “yeni dünya düzeni”nin ne olduğu hususunda yaygın bir şaşkınlık ve fikri kargaşa yarattı. Bu kargaşa, Türkiye’de, daha ileri düzeyde sürdürülüyor. Entelektüel planda, jakoben düşünce geleneğinin etkisinde olan çoğunluk, liberalizme, gerçeği ile ilgisiz ve gelişigüzel, olumsuz içerik ve nitelikler yükleyerek karşı çıkıyorlar. Bu durum, Türk toplumunun “yeni dünya düzeni”ni anlamasını, bununla uzlaşmasını zorlaştırıyor.

Liberalizm, üç yüz yılı aşan sürenin çok büyük bir siyasi edebiyat alanı. Buradaki amacımız, liberalizmin tarihi ve teorik muhtevasını, tümüyle ve yeterli çerçevede anlatmak değil, mütevazı ölçüde ve “ansiklopedik” sınırlar içinde, siyasete ilgi duyan herkese, klasik formuyla liberalizmin temel ilkelerini özet halinde hatırlatmak ve doğru tanınabilmesi için kapı aralamaktır.

Anlatımda, liberalizmin 17.yy. sonunda John Locke ile başlayan, “Aydınlanma Çağı”nın, “Aydınlanmış Despotizm- Enlightened Despotism”e sapmamış olan Locke takipçisi Montesquieu, Adam Smith, Thomas Paine gibi isimleriyle sürdürülen tarihi-teorik çizgisi esas alınacak, çağımızda liberalizmin klasik çizgisine sadık kalan Ortega y Gasset, Popper, Hayek, Friedman, Buchanan gibi düşünürlerin, Gaetano Mosca, Maurice Duverger, Giovanni Sartori, Robert A. Dahl, Barry Holden, David Held gibi siyasi doktrinler tarihçisi ve siyaset bilimcilerinin “ortak alanları” dikkate alınacak, “The Liberal Mind-Liberal Düşünce” adlı akademik eserin sahibi ve Encylopedia Americana’da Liberalism bölümünün tarafsız yazarı, London School of Economics’ten Kenneth R. Minogue’un “çerçevesi” esas alınacaktır. Gerektiğinde, siyasi tarih ve düşünce tarihi, Wells, Seignoboss, Gaxotte, Russel gibi çağımızın klasikleşmiş yazarları esas alınarak yansıtılacaktır.

Dikkatli okuyucularım, Anglo-Sakson “Faydacı Felsefesi”nin büyük, ünlü temsilcileri Hume, Bentham, James Mill, J.S. Mill’e neden temas etmediğimi merak edebilirler. “Faydacılar” düşüncelerini, 1215’te “Magna Carta Libertatum” ile başlayan, 1399’da ilk “parlamento” ile tanışan, 17. yüzyıl ortasında “Cromwell Askeri Rejimini” deneyen ve bunu terk eden, 1688’de, Parlamento kararı ile kralı tahttan indiren, “parlak siyasi devrimi” gerçekleştiren, yüzyıllar boyunca Adım Adım, Kısmi Düzeltmelerle, tedricen, “bill of rights” veya “petition of rights”larla “hukukun üstünlüğü” anlayışına ulaşan, Anglo-Sakson “Siyasi Tecrübesi” üzerine bina etmişlerdir. Bu tecrübenin benzeri, Dünyanın Bir Başka Ülkesinde Yoktur.

Locke’un felsefesi Tabiî Hukuk’a dayanır. Bu sebeple evrensel (global), bütün insanlar, toplumlar, siyasi çevreler içindir. “Faydacılar” ise tabii hukuku reddeder, -veya dolaylı olarak temas eder- görüşlerinde Anglo-Sakson siyasi pratiğini esas alırlar. Onlar da liberal siyasi doktrinin önemli isimleridir, ancak, yalnızca Anglo-Sakson liberalizminin.

Nitekim, Giovanni Sartori de, “Benim liberalizmim Locke ile başlamaktadır” dedikten sonra, liberalizmin tekrar Batıdan ziyade Doğu’da güçlenebileceği ümidini-ihtimalini ifade etmekte, bu suretle Locke liberalizminin Küreselliğini, bütün insanlar, bütün toplumlar, siyasi çevre ve gelenekler için olduğunu zımnen açıklamış olmaktadır.

Liberalizm, modern dünyanın en kıdemli ve Minogue’un doğru ifadesiyle “Temel Siyasi Doktrini”dir. Siyasi doktrin olarak çağdaş muhafazakârlık, sosyalizm, marksizm, sosyal demokrasi veya milliyetçilik üzerine kurulu siyasi görüşler, liberalizmin Sapması, Revizyonu, liberalizm dışı akımlarla Sentezi veya Antitezi olarak doğup gelişmişlerdir. Bu nedenle, liberalizmin doğru algılanması, siyasi tartışma alanının tamamı, hatta çağdaş siyasi anlayışın esası bakımdan da gerekli ve yararlıdır.

Zira, yine Sartori’nin iddialı bir ifadesiyle:

“Batı uygarlığı, ya liberal demokratik bir uygarlıktır veya hiçbir şey değildir.”

Öncelikle ve tekrar şu hususu hatırlatmak gerekmektedir:

Dünyanın “yeni gidişatında” belirleyici olmaya başlayan, liberalizmin herhangi bir türü değil, “klasik liberalizm”dir. Siyasi literatürde, “yeni, modern, sosyal” gibi sıfatlarla başka liberalizmlerden de bahsedilir. Bu başka liberalizmler, bizim konumuz olan klasik türünden çok farklı “sapmalar” niteliğindedir.

Burada, neden bahsettiğimizi öncelikle açıklamak için, belki bu yazı düzeninde henüz zamanı gelmeden, Milton Friedman’ın bir cümlesini kaydedelim:

“Liberalizm teriminin yozlaşması nedeniyle, Önceleri Bu Ad Altında Anılan Görüşler, Şimdilerde Çoğunlukla Muhafazakârlıkla Etiketlenmektedir.”

Gerçekten, Amerikan siyasi lisanında, Liberalizm kelimesinin çoğunlukla gelişigüzel, Avrupa’daki manasından farklı ve Sosyal Demokrat eğilimler için kullanıldığı bilinmekte, Locke’cu liberalizmin sadık Bendeleri, Taviz Vermez İdeologları olan Kurucu Babaların çizgisine de Muhafazakârlık adı verilmektedir. Yaratılan kavram kargaşası yüzünden 1980’li yılların “Yeni Sağ”ının gerçekte Klasik Liberalizm olduğu tam fark edilememiştir.

Biz, dünyanın “yeni gidişatı”na bir miktar Vuzuh temin etmeye çalışacağız.

Dünyada, 18.yy. son çeyreğinde, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi ve 1787 tarihli Amerikan Anayasası (ilk yazılı anayasa) “Liberal Anayasacılık Çağı”nı açan, Amerika’dan dünyaya yayılan, en saf şekliyle John Locke Liberalizmi’dir.

Locke, siyasi düşünce tarihinde, kendisinden sonraki çağları En Çok Etkilemiş Olan siyaset yazarıdır.

Felsefe, Sosyoloji, Siyaset Bilimi ve Siyasi Doktrinler

“Liberalizm” odaklı kavram kargaşasını, bunun yarattığı muğlaklığı aşabilmek için, ayrıca, “siyasi edebiyat” alanının tamamını kapsayan bir genel karışıklığı da hatırlatmak gerekmektedir. Bu karışıklık özellikle, siyasetin felsefeyle, sosyolojiyle özdeşleştirilmesinden, hatta bir “entelektüel tavır” olarak bunun tercih edilmesinden doğmaktadır.

Oysa, çağımızın saygın “siyaset bilimi” yazarlarından Maurice Duverger de ısrarla, felsefenin, sosyolojinin, tarihin, hukukun, ekonominin dışında, bunlardan bağımsız bir “siyaset bilimi” alanının olduğunu, bu bilimin dünyanın hemen bütün üniversitelerince tanınıp  kabul edildiğini, kürsüleri, profesörleri, öğrencileri, araştırma ödenekleri bulunduğunu, her yıl bu alanla doğrudan ilgili birkaç bin kitap veya makale yayınlanmakta olduğunu vurgulamakta, bu bilim alanının 1859’dan, Paul Janet’den itibaren bağımsızlaştığını hatırlatmakta, bu alanın diğerleriyle karıştırılmamasını öğütlemektedir.

Çağımızın bir başka saygın ve tanınmış “siyaset teorisyeni” Giovanni Sartori, özellikle, siyaset biliminin felsefe ile karıştırılmasından yakınmakta, “siyasetten bahsederken felsefi sorunların ait oldukları yerde bırakılmaları gerektiğini” yazmakta, siyasi edebiyat tarihinde “siyasi sorunlara felsefi yanıtlar verme yanlışına düşmeyen” az sayıda düşünürün olduğunu belirterek, yanlış yapmayanlara John Locke’u örnek göstermektedir. Sartori’nin örneğine göre, Locke “özgürlük”ü, felsefi eseri olan “İnsan Anlayışı Üzerine Deneme”de, “kişinin kendi saptadığı yolda hareket etmesi” olarak tanımladığı halde, siyasi eseri olan “Hükümet Üzerine İki İnceleme”de özgürlüğü “bir başkasının  keyfi, değişken, bilinmeyen iradesine tabi ol- mama” olarak tanımlamakta, bilinçli olarak “felsefi özgürlük” ile “siyasi alanda anlam taşıyan özgürlük”ü birbirinden ayırmaktadır. Bu ayrım yapılmadığı takdirde, siyaset teorisini “unutmak” gerekir.

Duverger’in yakınması daha çok “siyaset bilimi” ile “sosyoloji”nin de karıştırılmasına yöneliktir. Duverger’e göre, “siyaset bilimciler sosyolojiden, sosyologlar da siyaset biliminden bahsettiklerinde amatörlük sınırını aşamamaktadırlar.”

Siyaset biliminin başta gelen alanı, felsefeden, sosyolojiden, hukuktan, ekonomiden bağımsız “siyasi teoriler” ya da daha yaygın ifadeyle “siyasi doktrinler”dir. Liberalizm, muhafazakarlık, sosyalizm, faşizm v. s. öncelikle “siyasi doktrinler”dir.

Her siyasi doktrinin mutlaka, felsefi ve tarihi kökeni de vardır. Ancak, siyasi doktrinler, temellerindeki felsefi sistemden farklı olarak, somut siyaset alanına siyasi pratiğe aktarılmak, siyasi alanda uygulanmak üzere, “yeniden üretilmiş” düşünce sistemleridir. Başka bir muğlak kavram olan “ideoloji” de, siyasi doktrinlerin “bağnazlaştırılmış, sloganlaştırılmış özetleri” olarak tanımlanabilir.

Siyaset bilimi ile diğer sosyal bilimler arasındaki temel ayrımın yapılması kaydıyla, siyaset bilimi kendi alanında “siyaset felsefesi” ve “siyaset sosyolojisi”ni de kapsamına alır.

Siyasetin teorik ve pozitif gelişme tarihine kısaca baktığımızda, siyasi doktrinlerin John Locke, Edmund Burke gibi büyük öncülerinin daha çok “Anglo-Sakson-Amerikan” dünyasında, siyasetle de ilgilenen “filozoflar”ın, başta Fransa olmak üzere, Kıta Avrupa’sında öne çıktıklarını görmek mümkündür. Siyasi doktrinlerin öncüleri, çoğunlukla, siyasetin de içindedirler. Filozoflar ise, “dışarıdan” hüküm verirler.

Siyasi doktrinler daha ziyade “deneyselci-tümevarımcı-ampirik” metodu, filozoflar “tümden gelimci-rasyonalist”metodu izlerler. Özgürlükçü-liberal siyasi modeller doğrudan siyasi doktrinlere dayanır veya siyasi doktrinlerle “meşrulaştırılır”. “Felsefeler” ise çoğunlukla totaliter-otoriter siyasi modellere kaynak olmuşlardır. Ancak, siyasi edebiyat alanında, Sartori’nin de vurguladığı gibi, belki de felsefenin “esrarı” cazip geldiği için, siyasi uygulamayı doğrudan etkilemiş olan siyasi doktrin öncülerinden, filozoflar daha çok ilgi görür. Örneğin, son üç yüz yılın siyasi pratiğini en çok etkileyen teorisyenlerin önünde gelen Locke değil de, Locke çizgisinde liberal görüşlü bir “filozof” olan, siyasetle doğrudan ilgili görüşü yalnızca “ahlak esasına dayalı uluslararası-global bir dünya düzeni” ile sınırlı bulunan Immanuel Kant her nedense daha çok anılır. Günümüzde Hayek’ten ziyade John Rawls’a itibar edenlere rastlanır. Çağdaş-özgürlükçü muhafazakarlığın teorik öncülüğünü Burke yaptığı halde, “diyalektik”i yoluyla Marksizmin, Giovanni Gentile vasıtasıyla faşizmin “filozofu” olmasının yanında, muhafazakarlıktan bahsedenler de çoğunlukla Hegel’in, Popper’ın ifadesiyle “falcı felsefesi”ne başvururlar.

Kavram kargaşasından, zihni karışıklıktan kurtarılabilmesi için, liberalizmin felsefe ve sosyolojiye bulaştırılmadan, “siyasi doktrin” olarak ele alınması zorunludur. Liberalizmin doğru algılanabilmesi için bu çerçeve özellikle önemlidir. Zira liberalizmin önde gelen niteliklerinden birisi, Minogue’un ifadesiyle “saf bir siyasi doktrin” olmasıdır. Biz de liberalizmi, “saf bir siyasi doktrin” olarak ele alacağız.

İzlenebilen, iki bin beş yüz yıllık, yazılı siyasi tarih boyunca, eski Çin, Hint, Ortadoğu, Grek, Roma uygarlıklarından günümüze, daima iki ayrı siyasi düşünce çizgisi var olagelmiştir. Bunların birisi, siyasi anlamda kolektivist ve belirginleştiği nispette devletçi, bireyi geri plana iten çizgi, diğeri de insanı, insanın hak ve özgürlüklerini ön plana alan, ferdiyetçi- özgürlükçü çizgidir.

Liberalizmin temel özelliği tarihten gelen özgürlükçü-ferdiyetçi siyasi düşünce çizgisi üzerinde geliştirilmiş çağdaş bir siyasi doktrin olmasıdır.

Minogue’un ifadesiyle, “liberalizmin tarihinde, bağnazlık ve despotizme karşı kendilerini özgürlük savaşına adayan insanların efsaneleri yer alır”. Bir anlayışa göre, “Semavi Dinler”in, Nemrud’un, Firavun’un zulmüne karşı, insanın hayatını, hak ve özgürlüklerini koruyan “menkıbelerine” de liberalizmin tarihinde yer verilebilir.

Liberalizm “Ne Değil”dir

Minogue, yorumlarının, sapmalarının, farklı uygulamalarının, antitezlerinin yol açtığı uzun süreli tartışmanın sonunda liberalizmin “ne olduğu”nun anlatılmasından önce, “ne olmadığı”nın anlatılmasının zorunlu hale geldiğini yazmaktadır. Bu bakımdan, son yüzyıl boyunca, liberalizmin en büyük alternatifi olan Marksizmin etkisi önemlidir.

Her siyasi teori ya da doktrinin felsefi, tarihi kökeni, buna dayalı, farklı düşünce dünyaları” vardır. Karşı çıkmak için “hayali modeller, kompozisyonlar” kuranların dışında, bir düşünce dünyası”nın mensubu, diğer teori veya sistemleri de genellikle, “kendi düşünce dünyasının” varsayımları içinde algılar ve tanımlar. Oysa, bir başka siyasi teoriyi doğru algılayıp tanımlamak isteyenin, öncelikle farklılığı hatırlaması ve kendi “düşünce dünyasından” vazgeçmesi değil, fakat bunu “saklı tutması” gerekir.

“Tarihi materyalizm’in, M.Ö. 4. yy.’a, Demokritos’a uzanan felsefi temelini ayrık tutmak, Thomas More’un “Utopia”sını gözardı etmek suretiyle, çağımızı etkileyen sosyalist akımın Babeuf’ün  “Eşitler Kulübü”nden, 1795’ten itibaren gelişmeye başladığını, 1820’li yılların “ütopik sosyalistleri” ile yaygınlaştığını, Marx’ın “komünist manifesto”sundan itibaren, 19. yy. sonlarında ve 20. yy’da, entelektüel planda, rakipsiz bir egemenlik kurduğunu ifade etmek mümkündür. Bu durum, entelektüel alanın, azınlıktaki sosyalist-marksist olmayan kesimini de etkilemiş, onları da bir ölçüde “sosyalist-marksist düşünce dünyası” içinde düşünür hale getirmiştir. Bu yüzden, çağımızda liberalizme de, genellikle “sosyalist perspektif”le bakılmış, liberalizmin klasik literatüründe, uygulanmasında yer almayan pek çok “yabancı özellik” liberalizme izafe edilmiştir.
Örneğin:

1- Siyaset bilimi, devletin, toplumda “idare eden profesyonel azınlık ve idare edilen çoğunluk” ayırımının belirmesiyle doğduğunu varsayar. Siyaset biliminin öncelikle konusu, “devlet ve idare edenlerle idare edilenler ilişkileri”dir.

Liberalizm, siyaset biliminin çerçevesine uygun olarak, devleti temel alır ve idare edenlerle idare edilenler ilişki ve çatışmasına öncelik verir. Bu açıdan liberalizm, “devletin amacı, kapsamı, sınırları, sınırlandırılması ile ilgili bir siyasi teori” olarak tanımlanır.

Sosyalist-marksist teori ise, ekonomiye dayalı toplum sınıfları arasındaki çelişki ve çatışmayı esas alır. Manifesto’daki ifadeyle “siyasal güç, bir sınıfın ötekileri baskı altında tutmak amacıyla örgütlenmesi” olarak algılanır, “devlet sınıf üstünlüğünü sağlamanın aracı ve ekonomik sistemin yansıması” olarak, modern devlette, “burjuvazinin ekonomik işlerini yürütmek için kurduğu bir komite” olarak tanımlanır. Sosyalist düşünce, bu temel varsayımı nedeniyle “ekonomik alan”ın dışında, ondan bağımsız bir “siyasi alan”ın, bu alana has siyaset teori veya doktrinlerinin varlığını içine sindiremez. Bu nedenle liberalizmi, kapitalizmle eş anlamlı ve burjuva rejimi olarak tanımlamayı tercih eder.

Liberalizmin doğru algılanması evvela, bu sosyalist varsayımı “saklı tutmakla”, ekonominin dışında, hatta üstünde “siyasi güç”ün varlığını mümkün görmekle başlar.

2- Marksist (ya da Hegelci) diyalektiğin ve “marksist tarih formülü”nün, “liberalizmin düşünce dünyasında” yeri yoktur. Liberalizmi marksist siyasi mantık ve tarih formülü içinde “konumlandırmak”, doğru anlaşılması yönünde bir başka engeli yaratır.

3- Sosyalist eğilim genellikle “devlet ile toplumu” özdeşleştirir. Gasset’ten, Hayek’e çağdaş liberaller bu özdeşleştirmeye karşı çıkarlar, “birey-toplum-devlet” farklılığını önemle vurgularlar. Liberallere göre, devletle toplumu özdeş  gören “kamusal alan” formülü, zorunlu olarak totaliter düşünceye götürür. Liberallere göre, genel bir “kamusal alan”değil, bireysel alanın yanında, birbirinden farklı “siyasal alan” ve “toplumsal alan” gerçekleri vardır. Sivil Toplum, liberalizmin temel kavramlarındandır.

4- Sosyalist eğilim, genellikle “siyaset bilimi” ile “sosyoloji”yi de özdeşleştirir. Oysa Duverger’nin de ısrarla belirttiği üzere, sosyolojiden farklı, bağımsız bir “siyaset bilimi” alan vardır. Norman Barry, sosyolojideki “bilim” vasfını, liberal özgürlük düşüncesinin “insan davranışlarının önceden bilinemezliği” temeline aykırı bulur ve özgürlüğün “bilimsel kalıplara” konulamayacağını ifade eder. Sosyolojinin yanında, felsefeyi de siyasetle karıştırmamak, “ait olduğu yerde tutmak” gerekir.

5- Marksist tarih formülünün ve sosyalist ekonomi mantığının liberalizmle bağlantı kurduğu bir başka olgu da “ulus-devlet”tir. Sosyalist düşünceye göre, liberalizmle eş anlamlı olan kapitalizmin doğup gelişmesi için, feodalitenin aşılması, olabildiğince geniş sınırlara sahip devletin yayıldığı coğrafi alanı tam denetim altına alması gerekir. Kapitalizmin zorunlu seyri toplanma (concentration) yönündedir. Bu da, önce uluslaşmayı, ulusal ekonomi politikasını, son safhasında da emperyalizm yarışını zorunlu kılar.

Bu varsayımlar da “liberalizmin düşünce dünyası”na yabancıdır. Liberal bireycilik, Popper’ın da tekrarladığı üzere “ilk ulusçuluk” akımını yaratmıştır ancak bu, bireyin kimlik ve kişiliğine bağlı, özgürlük ve eşitlik isteğinin doğal tezahürlerindendir. Bu nitelikteki ulusçuluk “antiemperyalist”tir, bireyin mensup olduğu çevreden tevarüs ettiklerinin tanınması, meşrulaştırılması ve saygı görmesiyle sınırlıdır. Liberal-antiemperyalist ulusçuluk, Avrupa’da, imparatorluklara karşı “ulusal bağımsızlık” hareketlerine ilham vermiştir. Çağımızın sonundaki “yeni mutabakat” döneminde, 1990 tarihli “Paris Şartı” ile güncelleştirilen “üçüncü kuşak insan hakları” “liberal-antiemperyalist ulusçuluk”la, ortak, bireycilik anlayışının ürünüdürler. Günümüzdeki algılanışıyla “ulus devlet projesi” ise, liberal-antiemperyalist ulusçuluğa karşı, 19. yy. ikinci yarısından itibaren geliştirilen, tamamıyla ters yöndeki “uluslaştırma-nation building” akımının ve 20. yy.da faşizme yol açan “integral milliyetçilik” zihniyeti ürünüdür.

Karl Popper, entelektüel planda Hegel öncesi dönemi liberal ulusçuluk, Hegel ve sonrası dönemi de “emperyalist, ulus-devlet dönemi” olarak ayırır. Klasik liberallerin çoğunluğu gibi Popper de temelde “ulusal devlet” projesini benimsemez.

Popper’ın ifadesiyle:

“Ulusal devlet ilkesi, yani her devletin topraklarının içinde bir tek ulusun yaşaması gerektiğini ileri süren siyasal talep, uygulanamaz olmakla kalmaz, hiçbir zaman açık seçik düşünülmemiştir de. O bir mitosdur. Usdışı, romantik ve ütopyacı bir düştür.”

6- Liberalizmin dışında, anarşist bireycilikle kapitalizmi birleştiren, adına “Anarko-kapitalizm” denilen bir siyasi akım daha vardır. Bu farklı akımı dikkate almayanlar, “anarko kapitalizm”le liberalizme, özdeşleştirmekte veya karıştırmaktadırlar.

7- Çok görülen bir başka yanlışlık da, “liberalleştirme” kelimesinin, liberalizmle karıştırılmasıdır. Örneğin, Komünist Çin 1979’dan beri ekonomisini tedricen “liberalleştirmekte”dir. Ancak rejim liberalizminden çok uzaktır ve Komünist Çin’in liberalizmi kurma amacı yoktur. Bunun gibi rahmetli Özal da Türkiye’nin kambiyo rejimini liberalleştirmiştir. Ancak, bir bütün olarak liberalizmi benimsememiş, hedeflememiş, uygulamamıştır.

8- Liberalizmin felsefi temelinde “liberal bireycilik” vardır. Liberal bireycilik, bağımsız akımlar olan “anarşist bireycilik” ve “felsefi bireycilik’ten farklıdır. Liberalizmin bireyi, toplum sözleşmesiyle devleti kuran, toplumun ve devletin kurallarına uymayı önceden kabullenen, maddi ve manevi cephesiyle tam ve doğru biçimde tanımlanan “gerçek birey”dir. Liberalizmin bireyciliğinin, diğer türleriyle ilgisi yoktur. Oysa pek çok kimse, liberal bireyciliği, diğer türleriyle karıştırmaktadır.

Liberalizm, insanı en değerli varlık olarak görür ve insana güvenir. Toplumsal kurumların ve devletin insana hizmet etmesi gerektiğini düşünür. Bunun için toplumu ve devleti gerekli görür. İnsanın toplum ya da devlet tarafından ezilmesine karşı çıkar. Bu sebeple insan hak ve özgürlüklerinin saygı görmesini, korunmasını, güvenceye alınmasını en önemli hedef olarak kabul eder. İnsani, devletin, toplumun veya başka insanların kulu olmaktan korur.

Ancak, liberalizm insanın “dış özgürlüğü” ile ilgilidir. İnsanın “iç özgürlüğüne” karışmaz. Felsefi, metafizik özgürlük tartışmalarını Sartori’nin deyimiyle “ait oldukları yerde” bırakır.

“Allah’a kul olmak” insanın iç özgürlük alanındadır. Liberalizm bununla ilgilenmez. Liberalizmin amacı insanı “kulun kulu yapmamaktadır”.

Liberal bireycilik, “Allah’ın kulunun, kula kul olmaması” olarak da tanımlanabilir.

Çağımızın entelektüel alanda etkin “sosyalist düşünce dünyasında” kalmak kaydıyla, klasik liberalizme izafe edilen vasıf ve özelliklerin çoğunlukla “yanıltıcı” nitelikte olduğunu gösterecek çok sayıda başka örnekler verilebilir. Buradaki amaç, tam liste vermek değil, klasik liberalizmin de ancak “kendine özgü düşünce dünyasında” doğru algılanabileceğini, tanınabileceğini hatırlatmaktır.

Leviathan’a Karşı İnsan Hak ve Özgürlükleri Doktrini

Evriminin son aşamasında, yaklaşık dünyadaki yüz bin yıllık ömrünün çok uzun bir bölümünü insan, kuşkusuz topluluk halinde, toplumlar oluşturarak, fakat “devletsiz” yaşadı. Bugünküyle benzerliği olmayan, ilk “devletsi” oluşumların başlangıcı, en çok üç bin yıllık, çok kısa bir süre öncesine ulaşır. Bugünkü anlayışa uygun devletin başlangıcı ise, çok daha yakın bir tarihe, 15. yy. a ulaşabilir. Bu nedenle, devlet “ezeli” değildir.

Devlet “ebedi” de olmayabilir. Çağımızın ilk üç çeyreğinin büyük, etkili siyasi düşünce akımı olan Marksizm, komünist topluma ulaşıldığında, devlete gerek kalmayacağını ve devletin yok olacağını varsaymıştır. Bunun gibi, son üç yüz yılın diğer büyük siyasi düşünce akımı olan liberalizmin 20.yy’daki tanınmış temsilcilerinden Ortega y Gasset’de, “devletin bazı insanlar tarafından yaratılan, insan işi bir yapıt olduğunu ve yarın ortadan kayboluvereceğini” yazmıştır.

Özetle, “modern zamanlar”ın iki büyük siyasi akımı, devletin, metafizik, kutsal, “ezeli ve ebedi bir varlık” olmadığında uzlaşırlar. Marksizme göre devlet, ekonominin siyasi alandaki yansımasıdır ve hakim üretim biçimi siyasi gücü şekillendirir. Bu varsayımın aksine, liberalizme göre ise, devletin ortaya çıkmasından bu yana siyasi güç, sınırsızlığı oranında, ekonominin, toplumsal alanın, tarihin rakipsiz hakimidir. Asıl olan, ekonomi değil, siyasi güç ya da devlettir. Marksizm, proleteryanın ihtilal yoluyla siyasi gücü eline alması ve proleteryanın elindeki siyasi güçle, devlet gücüyle üretim biçiminin değiştirilip komünist topluma ulaşılmasını hayal etmiştir. Klasik formuyla liberalizm ise, aslında “devletli” bir siyasi doktrindir. Toplum sözleşmesiyle kurulan devletin, insan hak ve özgürlüklerini çiğnemeyecek, bunları koruyacak şekilde sınırlandırılıp, denetim altına alınmasını ve bir “hizmet teşkilatlanmasına” dönüştürülmesini öngörür. Gasset’in dediği gibi, bir gün devlet “kayboluverirse”, bu liberalizmin de sonu olur. Ancak, bu durumda liberaller pek fazla matem de tutmazlar.

Var olduğundan beri devlet, ister ekonominin, üretim biçiminin yansıması, isterse cebir gücünün, egemenliğin ekonomiyi de yönlendiren öznesi sayılsın, siyasi tartışmanın nedeni, merkezi olmuş, zaman içinde özü değil, fakat görüntüsü, özelliği değişmiştir.

Hobbes’un Gerçekçi Devlet Tanımı: Leviathan

Batı dünyası, gelişimin öncülüğünü, feodalitenin hakim olduğu “Orta Çağ” da ele geçirmiş, iki-üç yüzyıllık süreçte feodaliteden “merkez: monarşi”lere geçilmişti. Feodalitenin sonu, “Din Reformatörleri”nin, “Tanrının Verdiği Mutlak İktidarı”, Papa’dan alıp, kendilerini koruyan monarklara bahşettikleri dönem de olmuştu.

“Sınırsız, mutlak monarşi” anlayışının doruğa ulaştığı 17. yy. ortalarında, siyasi edebiyat tarihinin önemli isimlerinden Thomas Hobbes, devleti, ekonomi gücünün (dominium) ve cebir gücünün (imperium) mutlak, rakipsiz sahibi olan “ejderha-leviathan” olarak nitelendirmişti. Özgürlük, ancak monarkın kendi iradesiyle, kendisini sınırlandırması yoluyla ve lütfettiği oranda mümkündü. Dönem, ekonomide devletçi-himayeci “merkantilizm”in itibar gördüğü dönemdi.

Leviathan’a karşı ilk “korunma ihtiyacı” veya tepki, merkezi monarşiye erken geçmiş olan İngiltere’de, çok daha önce, 1215’te “Magna Carta”dan itibaren başlamış, ancak, “din reformu” İngiltere’de “Monarkın Tanrıdan aldığı mutlak iktidarı” düşüncesini geliştirmişti. Bu ortamda 17. yüzyılda önce Cromwell askeri rejimine, sonra, 1688 “Özgürlük Devrimi’ne ulaşıldı.

John Locke’un “İnsan Hakları” Doktrini

İngilizlerin “1688 siyasi devrim”i, bu devrimi yönlendiren siyasi düşüncenin, “evrensel bir siyasi doktrin” haline gelmesinin yolunu açtı.

Aydınlanma çağının ve felsefede “empirizm”in de öncüsü sayılan büyük İngiliz siyasi yazarı John Locke, devrime teorik meşruiyet sağlamak amacıyla, 1690’da, “Hükümet Üzerine İki İnceleme” adlı eserini yayınladı. Bu eser, sonraki çağların siyasi düşünce ve pratiğini etkilemesiyle, siyasi tarihte çok büyük bir önem kazandı.

Locke, düşüncesini M.Ö. 4. yy’dan, Yunanlı Stoisyenlerden itibaren etkinliğini sürdüren “Doğal Hukuk Doktrini”ne dayandırıyor ve “insanların devletten önce ve devletin üstünde, doğal hukuktan gelen temel hak ve özgürlüklerinin olduğunu ve devletlerin bu hak ve özgürlükleri çiğneyemeyeceklerini” ileri sürüyordu.

Locke’un eserinden 86 yıl sonra, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’ne aynen intikal ettirilen, 1787 tarihli Amerikan anayasasının “ruhunu” oluşturan, sonraki yüzyıl boyunca “liberal anayasacılık çağı”nı yönlendiren formülü kısaca şudur:

“Devlet, insanlar tarafından, insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıyla, insanların rızasına dayanan toplum sözleşmesiyle kurulur. Meşruiyetinin temeli, insanların rızası ve insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıdır. İnsanların rızasını yitiren ve insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacından sapan devlet, meşruiyetini yitirir. Meşruiyetini yitiren devlete karşı insanların direnme ve bu devleti feshedip yenisini kurma hakları doğar.”

Locke’a göre devletin “insan hak ve özgürlüklerini” aşan bir “hakimiyet hakkı” yoktur. Bu bağlamda Locke düşüncesi “hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü” ile eş anlamlıdır. Locke’un mesajı “Leviathan”a karşı en coşkulu, tarihi meydan okumadır.

Locke’un formülündeki “rıza” unsuru da çağdaş “demokrasi” kavramının temelidir.

Locke’un “özgürlükçü çizgisi” sonradan İngiltere’de, D. Hume, A.Smith, Thomas Paine, Fransa’da Voltaire, Montesquieu gibi siyasi edebiyat tarihinin büyük isimleri tarafından sürdürüldü.

Locke çizgisi uzun süre “isimsiz” kaldı. Çok sonra, 1810’dan itibaren bu çizgiye “liberalizm” adı verildi.

Locke özgürlüğü “bir başkasının veya iktidar sahibinin keyfi iradesine tabi olmamak” biçiminde “negatif özgürlük” olarak tanımlıyordu. Devlet insanların özgürlük alanına da, topluma da müdahale etmemeliydi. Locke dine bağlı bir Anglikan”dı. Doğal hukuku “Allah’ın emirleriyle aynı” görüyordu. Ancak, din, inanç özgürlüğüne en büyük değeri vermekteydi.

Locke çizgisindeki “klasik liberalizm” öncelikle bir “insan hak ve özgürlükleri doktrini” olarak siyasi tarihteki yerini aldı.

Bütün diğer doktrinler ve siyasi kavramlarda olduğu gibi, liberalizm de farklı yorumlara, tanımlara, yanlışlıklara maruz bırakıldı, farklı türleri ve uygulamaları üretildi. Bunda liberalizmin adının geç konulmuş olması da etkili oldu.

Özgürlük, Eşitlik, Adalet, Demokrasi, Barış

Klasik liberalizm “özgürlük, eşitlik, adalet, barış” kavramlarıyla sloganlaştırılır. Genellikle “demokrasi” ayrı bir alan sayılır. Ancak, demokrasinin teorik ve pozitif gelişmesi, 19. yy. son çeyreğine kadar, liberalizmi takip etmiştir. İngiltere’de, 1215’te “Magna Carta” ile, siyaset pratiğinde başlayan süreç gerçekte, liberalleşme sürecidir. Teorik planda klasik liberalizmin öncüleri, aynı zamanda batılı, çağdaş demokrasi teorisinin de öncüleridir. Çağdaş, batılı demokrasi teorisinin de öncülüğünü John Locke’un yaptığı hususunda, Sartori, Holden, David Held’in de katıldığı geniş bir uzlaşma vardır. Locke’un:

“Devlet insanlar tarafından, insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıyla, yönetilenlerin rızasına dayanan toplum sözleşmesiyle kurulur. Meşruiyetinin temeli, yönetilenlerin rızası ve insan hak ve özgürlüklerini güvenceye alma amacıdır. Yönetilenlerin rızasını yitiren ve insan hak ve özgürlüklerini güvenceye alma amacından sapan devlet meşruiyetini yitirir. Meşruiyetini yitiren devlete karşı insanların direnme ve devleti feshedip yeniden kurma hakları doğar” formülündeki “rıza” unsurunun çağdaş demokrasi teorisine temel oluşturduğu genellikle kabul edilir.

Barry Holden “Locke’un rıza unsurunun çağdaş “anayasal demokrasi”, yine Locke formülündeki “direnme hakkı”nın da “radikal demokrasi” akımlarına kaynak olduğunu yazar.

David Held, bu unsurlara Locke’un “hoşgörü teorisi”ni ekler. Locke, çağdaş insan hak ve özgürlükleri kavramının öncüsü olduğu gibi, “siyasi ve dini hoşgörü” teorisinin de öncüsüdür. Küçük, fakat etkisi yönünden önemli eserlerinden birisi de “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup”tur. Locke, burada devletin “bütün düşünce ve inançlara karşı aynı mesafede ve tarafsız” olması gerektiğini ileri sürer. Locke, “insan hak ve özgürlüklerinin güvenceye alındığı çoğunluk sistemi” ve “kuvvetler ayrılığı” düşüncesinin de fikri öncüsü olarak görülür. Özellikle Amerikan modeli bakımından Locke’u tamamlayan teorisyenin, onun çizgisindeki ve “kuvvetler ayrılığı” ilkesini geliştiren Montesquieu olduğu kabul edilir. Bazı kaynaklarda, kısaca Amerikan modelinin “Locke-Montesquieu ortak teorik çizgisine dayandığı” yazılıdır. Locke’un yazdıklanndan çok daha önemli olan yönü, kendisinden sonra gelen 18 ve 19. yy’ların “demokrasi teorisyenleri”ne, hareket noktası, cesaret ve düşünce ufku vermiş
olmasıdır.

Aynı düşünceyi ifade eden çağdaş siyaset bilimcilerin içinde, özellikle Giovanni Sartori, günümüz batı demokrasisinin de gerçekte liberal demokrasi olduğunu, “Çağdaş batı demokrasisinden liberalizmin unsurlarını çıkardığımızda geriye pek bir şey kalmayacağını”, ancak, çağımızda liberalizm unutulmuş olduğundan, çoğunluğun demokrasiyi anlatırken, farkında olmadan liberalizmi anlattığını ısrarla ve tekrar ederek vurgulamaktadır. Bu durum, özellikle günümüz Türkiye’sinde, her gün karşılaştığımız bir durumdur.

Klasik liberalizmin demokrasiye kazandırdığı ve çağdaş batı demokrasisinde de hala temel ilkeler olarak yaşayan, klasik liberalizmin ürünü olan unsurların önde gelenleri şunlardır:

1-İnsan hak ve özgürlükleri.

2-Hukuk normu karşısında eşitlik.

3-Hukukun üstünlüğü ve devlet egemenliğinin “insan hak ve özgürlükleriyle sınırlandırılması”.

4-Kuvvetler ayrılığı ve özellikle, “halka dayanan yargı bağımsızlığı”.

5-Devlet fonksiyonlarının tamamının yargı denetimine tabi olması, “hukuk devleti”.

6-Resmi ideolojisi olmayan “tarafsız ve bütün fonksiyonlarıyla açık devlet”.

7-Bütün düşüncelerin siyasi alanda örgütlenebilmesine ve yarışmasına imkân veren “parlamenter demokrasi”, devlet fonksiyonlarının siyasi denetimi.

8-Ademi merkeziyetçilik-yerel yönetimcilik.

9-Anayasal demokrasi.

Burada, “klasik fonksiyonlarıyla sınırlı devlet”, “kendiliğinden düzen”, tartışma alanı olduğundan saklı tutulmaktadır.

Yukarıda sayılan 9 unsurun tamamı, sosyalizmin değil “klasik liberalizm”in, solun değil, “liberal sağ”ın ilkeleridir. Garip olan, bu ilkelere Türkiye’de “sol” sahip çıktığı için, kendilerine “sağcı” diyenlerin çoğunlukla karşı çıkmalarıdır.

Sartori’nin vurguladığı gibi, liberalizmin bu ilkeleri, çağdaş demokrasinin içerisinden çıkarıldığında, geriye “demokrasi denebilecek herhangi bir şeyin kalmayacağı’ açıktır.

Klasik liberalizm, herkesin başkasına zarar vermedikçe özgür olduğu, herkesin eşit kişiliğe sahip olduğu herkesin hakkını alabildiği, korkudan kurtulduğu, refaha ve mutluluğa ulaşabilmek için yeteneklerini özgürce kullanabildiği, baskı ve haksızlıklardan doğan gerilimlerin aşılabildiği bir dünyada, barışa ulaşabilmenin de kolay olduğunu varsayar. Liberalizm, bütünüyle “bir adalet teorisi”dir.

Klasik liberalizmin dışındaki “Yeni Liberalizm” akımı 19. yy. sonlarında, sosyalizme sapmış, İngiliz Liberal Partisinde olduğu gibi, Sosyalist partilerin dışında “sosyal refah devleti” politikasını benimsemiştir.

Ancak, demokrasinin temel unsurlarını geliştiren, insan hak ve özgürlükleri doktrini olarak doğan, 20. yy’ın yeni, “solcu” liberalizmi değil, eski klasik liberalizmdir.

Batı siyasi tarihinde, “liberalizm, demokrasiye, kronolojik olarak Öncülük Etmiştir. On sekizinci yüzyıldan itibaren, önce, fikri ve pratik alanda, Liberalizm yerleşmiş, Batı demokrasisi, liberalizmin oluşturduğu ortamda, daha sonra kurulmuş, gelişmiş ve yerleşmiştir.

Dünyada, yirminci yüzyıl tecrübesi şunu göstermiştir:

Liberalizmin Yaşanmadığı, Yerleşmediği, Kökleşmediği Yerlerde, Gerçek Anlamda Demokrasi Kurulamamakta, Yaşayamamaktadır.

Bu aslında, doğaldır. Zira demokrasinin olabilmesi için, öncelikle, İnsan Hak ve Özgürlüklerinin Güvenceye Alınmış Olması Gerekir. Özgürlükleri ve temel hakları güvenceye alınmamış, siyasi gücün tehdidi altında bulunan ülkelerde, halkın serbestçe siyasi alanda örgütlenmesi, düşüncesini serbestçe ifade etmesi, dolayısıyla gerçek anlamda, Halkın Halk İçin, Halk Tarafından Yönetiminin gerçekleşmesi mümkün değildir .

Batı demokrasisinin, doğru ve tam adı, Liberal Demokrasi’dir.

Liberalizm Ekonomi Teorisi Değil, “Saf Bir Siyasi Doktrin”dir

Liberalizmden bahsedildiğinde, büyük çoğunluğun aklına, ilk önce, serbest ekonomi, kapitalizm ve “bırakınız yapsınlar” tekerlemesi gelmektedir. Bu, Markist düşüncenin yerleştirdiği bir yanlış algılamadır.

Prof. Dr. Feridun Ergin’in doğru ifadesiyle, kapitalizm bir teori, doktrin değil, bir “fiili durum”dur. Kapitalistler, liberalizmden önce de vardı, yüzyılımızın liberalizme karşı olan bütün rejimlerinde, legal veya illegal biçimde var olagelmiştir. Kapitalist, yalnızca rekabet gücüne sahip olabildiğinde ve nadiren liberalizmden yana olur, halen Türkiye’de de görüldüğü gibi, kapitalistler çoğunlukla devletin kendilerini, “milli ekonomiyi” himaye etmesini ister, bu suretle liberalizme karşı çıkarlar. Bu gerçeklerin karşısında, liberalizmle kapitalizmi özdeşleştirmek yanlıştır.

Liberal-negatif özgürlük, özgürlükler alanına devletin karışmamasını öngörür. Ekonomi de, bireysel özgürlükler alanının önemli bir unsurudur. Devlet, insanların, dinine düşünce ve ifadelerine, örgütlenmelerine v. s. karışamayacağı gibi, ekonomik faaliyetlerine de karışmamalıdır. Hayek’in “kendiliğinden doğan içtimai kuvvetler” formülü, bunun karşılığı olan “kendiliğinden düzen” ilkesi, “toplumsal alan”ın tamamı içindir. Liberalizm, ekonominin de, “devletin müdahale etmediği piyasanın
kendiliğinden düzenini”ne tabi olmasını amaçlar. Liberalizmin ekonomideki modeli, kapitalizm değil, fakat, “akit serbestisi ve serbest rekabet esaslarına bağlı piyasa ekonomisi”dir.

Belki bu konudaki düşünce yanlışlıklarının bir bölümü, siyasi düşüncesiyle klasik liberal teorinin önemli bir ismi olan Adam Smith’in, aynı zamanda, Marks’ın adlandırmış olduğu “klasik-liberal ekonomi teorisi”nin de kurucusu olmasından kaynaklanmaktadır. Smith, genel olarak insan hak ve özgürlüklerinden ve piyasa ekonomisinden yana olduğu için liberaldir. Smith, bu çizgide kalmamış, ayrıca “teknik ve bilimsel” nitelikli “klasik ekonomi teorisi”nin de öncülüğünü yapmıştır. Bu teoride, devletin karışmadığı piyasada, ekonominin “kendiliğinden düzeni” içinde, ekonominin nasıl gelişeceğini, fizik kanunları benzeri, bilimsel kanunlarının, muayyeniyetlerinin neler olacağını incelemiş, örneğin fiatın “arz ve talep eğrilerinin kesiştiği yerde oluşacağı veya gelirin “ücret, rant, faiz, kâr”dan oluşan dört temel unsura bölündüğü sonucuna varmıştır. Ekonomist Smith’in bu ikinci safhada vardığı sonuç veya varsayımlar, liberal devleti ilgilendirmez. Devletin işi, ekonomiyi piyasaya bıraktığı anda bitmiştir. Kurallarına uygun olarak işleyen piyasada, klasik ekonomi teorisinin varsayımlarının aksine sonuçlar doğarsa, liberal devlet, “illa Smith’in dediği olacak” diyerek, piyasaya müdahale çelişkisine düşmez. Klasik liberalizmin, ekonomiyi piyasaya bırakmanın dışında, ayrıca bir ekonomi modeli, devlet tarafından uygulanacak bir ekonomi projesi” yoktur. Piyasada, akit serbestisi uyarınca isteyen kolektif teşebbüsleri teşkilatlandırır, dini inançlarına aykırı gören de, faizsiz bir ekonomik ilişkiler modelini uygulayabilir.

Hayek, “bırakınız yapsınlar gibi anud prensiplerin de liberalizmde yerinin olmadığını” ifade etmektedir. Bu tekerleme, aslında, liberallerden değil, Fransız fizyokratlarından gelmektedir. Liberal özgürlük, felsefi tahlilinde “hukukun üstünlüğü” ile özdeşleştirilir. Bütün diğer özgürlükler gibi, ekonomi ve piyasa da, “liberal hukuk düzeni”nin kısıtlamalarına, şartlarına, bu kapsamda bağımsız yargının denetimine tabidir. “Liberal hukuk kodifikasyonları”nın ortak ilkelerine göre, ahlaka, hüsnüniyete, doğruluğa aykırı, hata, hile, ikrah gibi tesirlerle yapılmış, rekabeti bozan, tekelcilik yaratan, zayıfı ezen sözleşmeler batıldır. Bu sebeple, liberalizm, ekonomide, “bırakınız yapsınlar”a yer vermez.

Liberalizm, “Saf Bir Siyasi Doktrin”dir

Liberalizmin anlaşılmasında ilk adımı teşkil edebilecek, belirleyici, kısa bir tanımlamayı Minogue yapmaktadır. Minogue’a göre liberalizm, “saf bir siyasi doktrin-a purely political doctrine”dir. Minogue’a liberalizmin, “saf bir siyasi doktrin” olma özelliğiyle diğer siyasi doktrinlerden (sosyalizm-marksizm, muhafazakârlık, faşizm) ayrıldığını, diğer “izm”lerin yarı siyasi, yarı “din benzeri-toplumsal” (religious) doktrinler olduğunu ve siyasetin yanında insanların yaşam biçimleri için de yöntem ve kalıplar belirlediklerini vurgulamaktadır. Bu tanıtıma göre, çağdaş siyasi doktrin veya modellerin içinde yalnızca liberalizmin bir “toplum projesi”, insanlara yön verme iddiası yoktur.

Giovanni Sartori de, “liberalizmin ciddi bir devlet projesine sahip olan tek siyasi doktrin” olduğunu ifade eder. Bu ifadesine ek olarak genel anlatımı dikkate alındığında, o da Minogue gibi, liberalizmin bir toplum projesine sahip olmadığını, buna karşılık ciddi bir devlet projesine sahip olduğunu belirtmek suretiyle, “saf bir siyasi doktrin” olma tanımına zimnen katılır.

Friedrich A.von Hayek ise “liberalizmin temel prensibinin, işlerin idaresinde kendiliğinden doğan içtimai kuvvetlere kabil olduğu kadar çok yer verilmesi ve zorlayıcı, tazyik edici tedbirlerden kabil olduğu kadar kaçınılması” olduğunu kaydeder. Bu anlatımda da, liberalizmin temel prensibinin topluma dolayısıyla bireylere müdahale etmemek, bu yönde siyasi gücü, devleti sınırlandırmak olduğu, liberalizmin toplumla, bireylerle uğraşmak yerine devleti sınırlandırmayı hedeflediği sonucuna varılır. Toplumla, bireylerle uğraşmayan, yalnızca devleti sınırlandırıp düzenlemeyi öngören sisteme de kolaylıkla “saf bir siyasi doktrin” adı verilebilir.

Çoğunlukla, liberalizmin ekonomik” ve “siyasi” olmak üzere iki ayrı türü veya “alan”ının olduğu düşüncesi ifade edilmektedir. Liberalizmin “saf bir siyasi doktrin” olarak tanımı, ekonominin, özgürlükler alanında ve devlet müdahalesinin dışında olması gerektiğini de ifade etmektedir. Bu bakımdan, “ekonomik liberalizm” ve “siyasi liberalizm” ayırımı gereksizdir. Liberalizm, bütündür. Ekonomik ve siyasi veçhesiyle, ya vardır veya yoktur. Siyasi-hukuki muhtevasından yoksun, yalnızca
“ekonomik liberalizm” kavramı, ister istemez, dominium” ile “imperium”un birleşmesine, kapitalizmle otoritenin özdeşleşmesine, baskıcı, otoriter, bir tür faşizme gidişin yolunu açar.

Ekonomide-Piyasada Güven, Ahde Vefa, Dürüstlük, Hakkaniyet, Ahlak ve Hukuk
Liberalizmin “kendiliğinden düzen” faraziyesinin en önemli alanı, ekonominin temeli olan “piyasa”dır. Piyasanın iki temeli, mülkiyet hakkı ve akit serbestliğidir.

Liberalizmin piyasasında her şeyden önce Tam Rekabet şartları mevcut olacak, bunun bütün engelleri ortadan kaldırılmış olacaktır. Piyasada tam rekabetin olabilmesi için, öncelikle, dili, dini, rengi, ırkı, ekonomik veya sosyal konumu ne olursa olsun, piyasaya satıcı veya alıcı olarak, dileyen herkes katılabilecektir.

Herkesin katılabilmesi için piyasada evvela, tam bir mal ve can güvenliğinin olması gerekir.

Piyasada, her türlü akit, (satım, trampa, kira, karz, ariyet, istisna, hizmet, vekalet, şirket v. s.) zorunlu olarak yapılacaktır. Piyasanın işleyebilmesinin ikinci bir şartı, Ahde Vefa ilkesinin eksiksiz şekilde işlerliğe kavuşturulmuş olmasıdır.

Liberalizmin piyasasının oluşabilmesinin üçüncü şartı, dünyanın her yerinde, bütün insanların ortaklaşa kabul ettikleri Doğruluk ve Dürüstlük ilkelerinin piyasada güven altına alınmış olmasıdır. Sahtekarlık endişesinin olduğu piyasaya, herkes katılmaz ve bu sebeple de, liberalizmin “tam rekabet” ilkesi gerçekleşmez.

Piyasanın oluşmasının dördüncü şartı, piyasada Hile, İkrab (zorlama, korkutma), Gabin (aldatma suretiyle haksızlık) gibi rızaya fesat karıştıran hallerin ve Ahlaka Aykırı her türlü davranışın müeyyidelendirilmiş ve önlenmiş olmasıdır.

Piyasada Haksız Rekabet olmamalıdır.

Tam rekabeti engelleyen en önemli olgu Tekelleşme, Kartelleşme’dir. Liberalizmin piyasasının var olabilmesi için Tekelleşme, Kartelleşme, Tröstleşme müeyyidelendirilmiş ve öncelikle önlenmiş olmalıdır.

Dünya şartlarının son dönemdeki gelişmesi, liberalizmin piyasasının oluşabilmesi için Tüketicinin Korunması’na özel önem kazandırmıştır. Piyasada, tüketicinin korunmasına ilişkin kurallar, yeterli ölçüde geçerliliğe kavuşturulmuş olmalıdır.

Son olarak, piyasaya katılan herkes, piyasadaki işlemlerinde haksızlığa uğradığını düşündüğünde, Hak ve Nisfet, Adalet ve Hakkaniyet kurallarına uygun olarak, hakkına kavuşacağına emin olmalıdır.

Bütün bu şartlar, piyasada da Öncelikle Hukukun Üstünlüğünün ve Yargı Denetiminin en ileri ölçüde güvenceye kavuşturulmuş olmasını şart kılar.

Liberal devlet, piyasaya alıcı, satıcı, himayeci, yönlendirici, kreditör, üretici v.s. gibi sıfatlarla doğrudan katılmayacak, dolaylı yollardan etkileyip yönlendirmeyecek, serbest rekabeti zedelemeyecek, fakat, Yargı Gücü, Mahkemeler, Piyasaya, Hukukun Güvencesini En İleri Ölçüde sağlamış olacaktır.

Liberalizmin piyasası da Başıbozukluk, Vurgunculuk, Soygunculuk, Üç Kağıtçılık Alanı Değildir. Aksine, kuralların, hakkaniyetin, adaletin, hukukun ve bu şartlarla Tam Rekabetin egemen olduğu, ekonominin temelidir.

Bu esaslar çerçevesinde bakıldığında, Türkiye’de Liberalizmin Piyasası Yoktur ve Hiçbir Dönemde Olmamıştır.

Fikri alanda, 18. yy’ın hakim siyasi düşüncesi olan liberalizm, siyaset pratiğini etkin biçimde, 1787 tarihli Amerikan anayasasıyla ve “liberal anayasacılık çağı”nı açarak doğrudan yönlendirmeye başlamıştır. Ancak, genellikle dikkatlerden kaçan Çok Önemli Bir Başka Gerçek, Aynı Dönemde, Batı’da, “Kodifikasyon Hareketlerinin” başlamış olmasıdır. Liberalizmin, karakteri gereği, zorunlu olarak, hukukun tamamının yeniden yapılmasını değil- Kodifiye Edilmesi Dönemini de Başlatmıştır.

Kodifikasyon hareketinin başarısız ilki, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi ile aynı tarihteki 1776 tarihli Prusya Medeni Kanunudur. Onu, başarılı ve kalıcı olacak şekilde 1804 tarihli Fransız Medeni Kanunu, 1811 tarihli Avusturya Medeni Kanunu, Borçlar, Ticaret Kanunları v.s. gibi büyük kodifikasyon hareketleri izlemiştir.

Bu dönemin kodifikasyonları, zorunlu olarak Liberal karakterlidir.

Ekonomideki gelişmeler, 19. yy.’ın ikinci yarısında Tekelleşme olgusunu ortaya çıkarmıştır. Liberalizme sadakatte en uzun süre direnen ABD’den (birinci dünya harbi sonuna kadar), 1890’li yıllardan başlamak üzere, Batı’da, liberalizmin gereği olarak, Anti Tröst, Anti Kartel kanunlar yürürlüğe konulmaya başlanmıştır.

Avrupa Birliği, iki temel üzerine kurulmuştur. Bunlar “Özgürlükçü-liberal demokrasi ve piyasa ekonomisi”dir. Ekonomide Piyasa’yı esas alan AB’nin önemli, ortak düzenleme alanlarından birisi de Tüketicinin Korunması’dır.

Bizim, İsviçre’den tercüme ettiğimiz, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu da, Avrupa’daki “liberal kodifikasyon dönemi”nin son ürünlerindendir.

Bu kanunlarımızdaki hükümlere göre:

“Herkes doğruluk ve dürüstlük esaslarına uymak zorundadır. M.K.m:2″

“Hakim, hak ve nısfetle hükmeder. M.K.m:4”

“Ahlaka aykırı sözleşmeler batıldır. B.K.m:20”

“Gabin, hile, ikrah’la yapılmış sözleşmeler iptal edilir. B.K.m:21, 28, 29”

Son dönemde, haksız rekabetin, tekelleşmenin önlenmesi, tüketicinin korunması konularındaki mevzuat da “İthal Edilmiştir.”

Türkiye’de de, Piyasa Ekonomisi’nin Hukuki Şemsiyesi önemli ölçüde vardır.

Ancak:

Uygulanmamaktadır.

Liberalizm “Toplum Sözleşmesine Bağlı Gerçek İnsan” Bireyciliğidir

Liberalizm karşıtları, liberalizmi, “soyut bireycilik” iddiasıyla da eleştirirler. Bu iddia da bir “karıştırma”ya dayalıdır ve doğru değildir.

Liberalizmin önde gelen özelliği “doğru insan tanımı” üzerine kurulmuş bir siyasi doktrin olmasıdır. Temelindeki “iyimserlik” unsuru bu özelliğini değiştirmez. Liberalizm, insanı maddi-manevi bütün yönleriyle idrak eder. İnsanın maddi ve rasyonel varlığının yanında, manevi yönünün, duygularının, duygusallığının, önceden tahmini, programlanması mümkün olmayan davranış ve tepkilerini varlığını da kabul eder. Liberalizmin idrak ettiği insan, menfaatini de güder, ancak yalnızca “homo economicus” değildir. İnsanın menfaat içgüdüsü yanında, merhameti, iz’anı, adalet duygusu, diğergamlığı, sevilme, takdir edilme ihtiyacı, onuru, şerefi, haysiyeti v. s. de vardır. İnsan, inancı, aşkı, şerefi, ihtirası, merhametinin şevkiyle, maddi varlığını koruma içgüdüsüne de karşı, irrasyonel davranışlara girer. Hayatı boyunca menfaatini kollamış bir iş adamı, yanlış hesap sonucu borçlarını ödeyemediğinde, onuru zedelendiği için intihar edebilir. Her türlü maddi imkâna sahip, soyluluk iddiasındaki bir başkası, öleceğini de bilerek düello yapar. Aşkı veya inancı uğruna, dünyadaki maddi varlıklarının tamamından vazgeçmekte insana has, irrasyonel davranışlardandır. İnsanın maddi varlığını koruma, menfaatini kollama içgüdüsü, aklı, mantığı vardır, ancak insan bunlardan ibaret değildir.

Liberalizmin insanı, bütün yönleriyle vücudu, ruhu, aklı, hissiyatı, ihtirası, merhameti v. s. olan gerçek, bildiğimiz insandır. Bu insan, yaratılışı itibarıyla, bütün canlıların en çok “sosyal” olanıdır. Bu sebeple, diğer hemcinsleriyle birlikte topluluk oluşturma, ilişki, iletişim kurma ihtiyacı içindedir. Bu sebeple konuşur, yalnız düşüncesini değil, duygusunu da tam anlatmak, diğer insanlarla paylaşmak için, var olduğu günden itibaren, lisanını, konuştuğu dili  geliştirmek çabasındadır. Sosyal çevrenin mensubu olduğu için, onuru, şerefi uğruna intihar eder, düello yapar. İnancı, ideolojisi uğruna ölümü göze alır. Diğer insanlara yardımı, “zekat”ı, adaleti, merhameti dini inancının esası olarak kabul eder. “Sosyal bir varlık” olduğu için, sayılma, takdir edilme, şeref, onur sahibi olma peşinde koşar. Ahlak, örf-adet, terbiye, nezaket, görgü, zarafet kuralları gibi, kendiliğinden oluşan toplumsal kurallara bağlanır. Bu gerçekleriyle, “liberalizmin insanı” her şeyden önce “sosyal bir varlık”tır. Hatta, Liberalizm, doğal gelişime bağlılık ve kendiliğinden düzen ilkeleriyle, insanın sosyallik vasfına da en ziyade güvenen siyasi doktrindir. Bu nedenle devleti sınırlandırır.

Liberalizmin bireyciliği, her şeyden önce, gerçekçi, doğru ve bütün yönlerini kapsayan insan tanımına dayanır. Dayandığı insan tanımı gerçekçi ve doğru olduğu için de, liberal bireycilik, soyut değil, aksine “somut”tur. Liberalizm çok yönlü gerçekleriyle tanımladığı insanı, Allah’ın yarattığı en yüce, değerli varlık olarak kabul eder. Maddi varlığı, yetenekleriyle, aklıyla, hissiyatıyla, ruhuyla, “sosyallik” vasfıyla, tüm olarak insana güvenir. Bu sebeple, insanın hukuk normu karşısında eşitlik esası  çerçevesinde “özgür” olmasından yanadır. İnsanı, tabii, vazgeçilemez, sınırlandırılamaz temel hak sahibi olarak görür ve hak sahibi olma imtiyazının ancak insana ait olduğunu kabul eder.

Klasik, “John Locke liberalizmi”nin temellerinden birisi de, bireyler arasındaki “Toplumsal sözleşme” faraziyesidir. İnsanları toplumsal sözleşmenin tarafı olarak kabul eden bir doktrine, bu sebeple de “soyut bireycilik” düşüncesi yüklenemez. Liberallere göre, toplumsal sözleşme uyarınca kurulmuş bulunan devletin kuruluş amacı ve başlıca görevi, insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak, insanlara hizmet etmektir. Bu devlet her şeyden önce “hukuk devleti”dir. Liberal özgürlük de “hukuka bağlı özgürlük”tür. Liberalizmin bireyciliği, insanların toplumsal sözleşmeyle oluşturdukları toplum ve devlet düzeni içinde, insan hak ve özgürlüklerinin hukukun güvencesi altına alınmasını öngören, “demokratik hukuk devleti” ilkeleriyle de somutlaşmış bulunan bireyciliktir. Topluma karşı bir tavır değildir.

Liberal ferdiyetçiliğin dışında, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısından itibaren, ferdiyetçiliğin (individualism) bağımsız, felsefi bir akım olarak geliştiği, Prudhon ve takipçilerinin ferdiyetçi-anarşist akımın öncülüğünü yaptıkları malumdur. Toplumsal sözleşme faraziyesini kabul etmeyen, hatta Prudhon’un ünlü “mülkiyet hırsızlıktır” ifadesine de ortam hazırlayan felsefi bireyciliğin liberal bireycilikle uzlaşamayacağı açıktır. Soyut bireycilik arayanlar, onu ancak bu alanda bulabilirler, liberal
ferdiyetçilikte değil.

Liberalizm karşıtları, çoğunlukla liberal bireycilikle, tamamen farklı olan felsefi bireyciliği özdeşleştirmekte, bu suretle kavram kargaşasını “soyut birey”cilik sözleriyle tırmandırmaktadırlar.

Liberal bireycilik, iki yüzyıl önce “liberal anayasacılık” çağının başlangıcından itibaren, tamamen siyasetin somut alanına intikal etmiştir. Bu sebeple, liberal bireyciliğe mutlaka başka bir ad bulmak gerekirse, en uygun ad siyasi bireycilik” olabilir.

İki Farklı Siyasi Çizgi: “ Anglo-Amerikan Liberalizm” ve “Fransız Liberalizmi”

Çağdaş siyasi düşünceyi yalnızca Fransa’dan iktibasa ve Fransa ile sınırlandırma geleneğine bağlı Türkiye’de, liberalizmi “Fransız ihtilali ile Avrupa’ya yayılan hürriyetçi fikirler” biçiminde tanımlayan aydınlara sıkça rastlanmaktadır. Bu tanımlama da liberalizmin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Zira liberalizm, Fransa’da değil, İngiltere’de doğup gelişmiş, Fransa’yı da etkilemiş, fakat Fransa’da değiştirilmiştir.

Batı’da, tek bir siyasi çizgi yoktur. Barry Holden, Sartori, Minogue ve diğer ciddi siyaset teorisyenlerinin ortaklaşa vurguladıkları gibi, Batı’da, feodalitenin “merkezi monarşi”ye dönüşmeye başladığı “orta çağ”dan itibaren, birbirinden felsefesiyle, teorisiyle, tarihiyle, kavramlarıyla çok farklı olan iki ayrı “teorik ve pozitif siyaset” çizgisi vardır. Bunların birincisi ve çoğunlukla öncülük edeni “Anglo-Sakson” daha sonra, “Anglo-Amerikan” siyasi çizgisi, ikincisi de “Fransa merkezli Kıta Avrupası” siyasi çizgisi, Barry Holden’in daha net ifadesiyle “Fransız siyasi çizgisi”dir.

Eski Yunan’dan günümüze “demokrasi”nin adından başka bir unsurunun kalmadığı, çağdaş demokrasinin İngiltere’de 1215’te Magna Carta ile başlayan ve 18. yy’a kadar, yalnızca İngiltere’de gelişen uzun bir sürecin ürünü olduğu hususunda siyaset bilimcileri arasında yaygın bir uzlaşma vardır. Bu yüzden, mesela Aliya Izzetbegoviç, kısaca “demokrasi İngiliz icadıdır” cümlesini yazmıştır. Günümüzde “demokrasiden” bahsedenlerin, çoğunlukla ve farkında olmadan liberalizmin ilkelerini tekrarladıkları da Sartori’nin hatırlattığı bir gerçektir. Liberalizm, “siyasi gücün sınırlandırılması” kapsamında doğru algılandığında, gerçekte, 1215’te başlayan sürecin, demokratikleşme değil, “liberalleşme” olduğu sonucuna varılır.

İngiltere’de, 1688 “siyasi revizyonu’nu da içine alan bu uzun süreçte, Gaetano Mosca’nın ve Sartori’nin ortaklaşa vurguladıkları gibi, talep “yeni hak ve özgürlükler” değil, “Anglo-Sakson hukukunda var olan hakların çiğnenmemesi”dir. Anglo-Sakson hukuku ile kastedilen ise, eski feodalite dönemidir. Monarşiye karşı “eskiden var olan hakların-statükonun” savunuculuğunu ise, doğal olarak, eski feodaliteyi temsil eden “lordlar” yapmışlardır. Dayanağı ve kadrosuyla, gelişim en azından teorik olarak “statükocu-muhafazakâr”dır. Feodalitenin merkezi monarşiye göre, daha liberal ve demokratik olabileceği de, anlaşılabilir bir durumdur. Monarka (devlete) karşı daima ve sürekli bir “cephe” oluşturan “lordlar”, 17. yy.dan itibaren etkinliği gelişen “Avam Kamarası” ile birlikte, İngiltere’de, hiçbir dönemde Monarkın “mutlak egemenlik”e ulaşmasına imkân vermedi.

Fransa’da ise, monarşinin güçlenmesiyle, eski feodaller, monarşiye bağlı bir “aristokrat sınıf” oluşturdular. Monarkın “mutlak egemenliği”ne hizmet ettiler. Fransa’da, monarka ve devletine karşı, “feodal hakları savunan cephe” geleneği oluşmadı.

İngiliz devrimi (veya siyasi revizyonu), hemen ardından başlayan “Aydınlanma Çağı”nda, başta Fransa olmak üzere, Kıta Avrupası’nı etkiledi. “Fransız aydınlanmacıları”ndan Voltaire, Montesquieu, devrimin teorisyeni Locke’un “insan hak ve özgürlükleri, hoşgörü, yönetilenlerin rızası, direnme hakkı” unsurlarından oluşan “liberalizm ve demokrasi” doktrinini Fransa’ya taşıyıp geliştirdiler.

Fransız aydınlanmacılarından başka bir grup da, yine İngiliz zihniyeti etkisinde, fakat, monarkın sınırlandırılmasından ziyade, zihniyet değişikliğiyle değişimi hayal eden, siyasi literatürde adına “aydınlanmış despotizm-en-lightened despotism” denilen Fransa’ya has başka bir düşünce çizgisini geliştirdiler. Bu çizgide, monarkın yerini, “farazi, manevi şahsiyet” olarak “devlet” aldı. Monark, ya da “aydınlanmış despot- enlightened despot” sınırsız otoritesini, “devletin bir numaralı hizmetkârı- the first servant of the state” gibi yeni sıfatlarla meşrulaştırdı. Fransız ihtilalinden sonra, aydınlanmacı despotizmin meşruiyet kaynaklan yerine, Rousseau’dan devşirilen yeni kavramlar konuldu. İngiltere’deki “yönetilenlerin rızası” kavramıyla hiçbir ilgisi olmayan, tamamen soyut “genel irade” ve “yönetilenlerin toplamı” ile ilgisi olmayan, tamamen soyut başka bir kavram olarak “halk hakimiyeti”. Türkçedeki karşılıklarıyla, “milli irade ve milli hakimiyet”.

Kısaca, kendi ihtilalinden sonra da Fransa, “Anglo-Amerikan” çizgisinden çok farklı olan siyasi düşünce ve uygulama çizgisini sürdürdü. Fransızlar, slogan olarak ithal edip, bazen de yazmalarına rağmen, hiçbir dönemde “insanların tabii hukuktan kaynaklanan, devletten önce ve devlet hakimiyetinin üstünde olan insan hak ve özgürlüklerini”, Anglo-Amerikan düşüncesindeki haliyle içlerine sindiremediler. İnsanları, monarkın keyfi irade ve mutlak hakimiyetinden çıkardıklarında, soyut, farazi “genel irade” ve “halk hakimiyeti’ne tabi kıldılar.

Barry Holden, farkı, temelde, Anglo-Amerikan teorisinde, idare edenlerle idare edilenlerin karşıt taraflar oluşturmaları, buna karşılık Fransız teorisinde devletin farazi bir varlık olan halkın içinde ve halkı temsil eden bir parçası olarak telakki edilmesinde görmektedir.

Minogue, liberalizmin, üç türünün olduğunu, Anglo-Amerikan felsefe ve siyasi geleneğinden doğan, eski, John Locke çizgisine Klasik Liberalizm, Fransız siyasi çizgisine dayanan ve 19. yy’da Kıta Avrupası’nda yaygınlaşan türüne Yeni Liberalizm, Yeni liberalizmin 20. yy’a uzanan etkilerine de Modern Liberalizm adının verildiğini yazmaktadır.

Minogue, Anglo-Amerikan “klasik  liberalizm” ile, Fransız “yeni liberalizm” arasındaki, köklü, büyük farkı, Holden paralelinde: “Klasik liberalizm, devlet gücüne (leviathana) karşı olduğu ve devlet gücünü sınırlandırıp denetlemeyi amaçladığı halde, yeni liberalizmin devlet gücüne karşı olmadığı, devlet gücünü amaçlarına ulaşmak için kullanmayı öngördüğü” ifadesiyle belirtmekte, yeni liberalizmin “Fransız aydınlanmasının aydınlanmış despotizminin amaçlarına demokratik yolla ulaşmayı hedeflediğini” yazmaktadır. Minogue’a göre, yeni liberalizm, 19. yy’da, klasik liberalizmle birlikte var olmuş ve yeni liberalizm orta sınıf ideolojisi” haline gelmiştir.

Her iki modelin aralarındaki çok büyük bir fark da, klasik liberalizm, Amerikan anayasasına “düzenlememe ilkesi” olarak yansıyan ve “idare edenlerin keyfi iradesine bağlı olmamak” olarak tanımlanan “negatif özgürlük”ü esas aldığı halde, yeni liberalizm, “Devlet tarafından, kamu yararı ile sınırlı olarak sağlanan pozitif özgürlük’ü benimsemektedir. Klasik liberal düşünceye göre, “pozitif özgürlük, insanları yönetenlerin keyfi iradelerine tabi kılmaktan başka bir şey değildir”.

Klasik liberalizm, yeni liberalizmi “liberalizm” veya liberalizmin bir türü olarak kabul etmez. Yeni liberalizm, klasik liberalizmden tamamen ayrı bir siyasi modeldir.

Liberalizm, Sivil Toplum, Ahlak, Örf-Adet, Terbiye

John Keane’in de tanımladığı gibi, sivil toplum, kısaca, “devletin dışında, devlet tarafından planlanıp kurulmamış, devlet denetiminde olmayan toplumu veya toplumları” ifade eder.

İnsanın önde gelen bir özelliği “içtimailik-toplumsallık”tır. İnsan, yeryüzündeki varlığının, “devletten önceki” çok uzun bölümünü de daima “toplumlar” oluşturarak ve toplum içinde yaşamıştır. Bunlar, klan, boy, aşiret, tribu gibi adlarla tasnif edilmişlerdir. Bu toplumlar, daima “kendiliğinden düzenler”e sahip olmuşlardır.

Çağımızın ilk yarısının büyük düşünürü Ortega y Gasset’den itibaren, yüzyılımızın gerçeği olan “Kitle” ile “Toplum”un farklılığı açıklanmış ve anlaşılır hale gelmiştir.

Kitle, birbirleriyle ön ilişkileri olmayan çok sayıda insanın oluşturdukları düzensiz, kuralsız kalabalıklara verilen addır. Yirminci yüzyılın faşist veya komünist despotları, kitleleri arkalarına takarak siyasi iktidarı ele geçirmiş ve sürdürmüşlerdir. Popülizmi temel alan “kitle demokrasisi” de liberalizmi köreltmiştir.

Gasset’in ifadesiyle, kitleden farklı olan toplum, daima “aristokratik”, yani, kurallı ve düzenlidir. Toplumsal kurallar, Ablak, Örf-Adet, Gelenek, Terbiye adlarıyla tasnif edilir. Bu kurallar, devletin dışında, veya öncesinde, toplumun çok uzun süreler boyunca tecrübeyle oluşturup geliştirdiği, toplumun sürekliliği ve geleceği için varlığı zorunlu kurallardır. Bunlar, toplumun Kendiliğinden Düzeni’nin temel unsurlarıdır.

Kuşkusuz, toplumsal kuralların en önemli alanını Dinler belirler. Toplumun “kendiliğinden düzeni”nde, din, en belirleyici yeri tutar.

Sivil toplum, evvela, devletin dışında ve Kitle’den farklı olarak, kendiliğinden düzene ve bu düzenin gerektirdiği, Ahlâk, Örf-Adet, Gelenek, Terbiye gibi ortak kurallara, çoğunlukla kendine özgü teşkilatlanmaya sahip toplumsal oluşumların alanıdır. Tarih boyunca “kendiliğinden oluşmuş” veya “var” olanların yanında, devlet dışında, bireylerin belirli sebeplerle veya belirli amaçlar için birleşip teşkilatlanmaları suretiyle de “sivil toplum kurumları” oluşturulur. Hayek’in ifadesiyle, bir insan birden fazla sivil toplum alanı veya biriminin mensubu veya üyesi olabilir.

Devletin tarih sahnesine çıkmasından itibaren, doğal olarak, sivil toplumun alternatifi devletin “kapsam alanı” olmuştur. Liberalizmin “devleti sınırlandırıp denetim altına alma” hedefi de doğal olarak, sivil toplum alanına devlet müdahalesinin sınırlandırılması ve sivil toplum alanının korunmasıyla aynı yönde olmuştur.

Sivil toplum ve “toplumun özerkliği” düşüncelerinin kaynağı, temeli klasik liberalizmdir. John Locke’dan, çağımız liberallerine, “sivil toplum alanının korunması” liberal düşüncenin temel meseleleri arasında daima önemli yer tutmuştur.

Liberalizmin kendine özgü “toplum projesi” yoktur. Her türlü “toplum projelerine ve topluma, belirli projeler, şekiller, kalıplar dayatan siyasi doktrin ve görüşlere karşıdır. Her toplum, kendine özgü “kendiliğinden düzenini”, örf-adet, ahlak, terbiye kurallarını, dini akidelerini, devlet müdahalesi olmaksızın, kendi doğal evrimi içinde yaşatmak, sürdürmek hakkına sahiptir.

Klasik liberalizmin, sivil toplum alanıyla ilgili olarak, tek bir temel, bazı toplumlar için kısıtlayıcı ilkesi vardır. Bu temel ilke: “Herkesin Hukuk Normu Karşısında Eşitliği İlkesi”dir. Sivil toplum, Eşitlik ilkesini tahrip ve yok edemez. “Toplum projesine” sahip olmayan ve buna karşı olan liberalizm, en ciddi “devlet projesine” sahiptir. Liberalizmin devlet projesinde, sivil toplum alanının müdahaleden korunması önemli bir yer tutar.

On dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren, klasik liberalizmin bir bakıma “yorgun düşüp” siyaset alanını, çoğunluğu Hegel’in “devlet fetişizmi”den ilham alan diğer siyasi görüşlere bırakması, sivil toplum düşüncesinin de yüzyılı aşan süre boyunca unutulmasına sebep oldu. Devlet kısa süre içinde, toplumsal alanın tamamını, insan hayat ve faaliyetinin tümünü kapsamı ve denetimi altına alacak şekilde gelişip büyüdü. Devasa bir bürokratik teşkilat haline dönüştü.

Çağdaş devlet, sivil toplum alanını yok etmek suretiyle yarattığı boşlukları devlet kurum ve kurallarıyla doldurma teşebbüsüne girişti. “Toplumsal ahlak” yerine “devlet ahlakı” ikame etmeye çalıştı.

Shepard B. Clough’ın ifadesiyle, “yirminci yüzyılın uygarlık işareti, beşeri çevre üzerinde kurulan devlet kontrolüydü. Devlet, sadece vatandaşlarını eğitmek görevini üzerine almakla  kalmamış, aynı zamanda onun bedeni, akli ve Ahlaki rahatını da sağlamayı kabullenmişti.” Bu durum, bizim anayasamıza “Devletin Din ve Ablak eğitimini üstlenmesi” biçiminde yansımıştı.

Devlet, ekonomik faaliyeti üstlendiği ölçüde nasıl başarısızlığa uğradıysa, sivil toplum alanını işgal suretiyle üstlendiği konularda da başarılı olamadı. Bu sebeple ve yine Shepard B. Clough’un ifadesiyle, “yüzyılımızda gelenek değişmeleri, özel aile disiplininin dışına çıkma, toplum içinde karışıp kaybolma gibi alışkanlıklar, anti sosyal davranışlar ve cürümler”, büyük toplumsal sorunlar haline geldi.

Liberalizmin ideolojik ve siyasi alanda egemen olduğu 18. ve 19. yüzyıllarda insanlar, toplumun Ahlaki değer ve kurallarına, bugünkünden çok daha fazla saygı gösteriyorlardı. Batı dillerinden çevrilen “Adabı Muaşeret” veya “Görgü” kitaplarındaki, insanın her hareketini incelikle belirleyen “terbiye kuralları” insanlığa liberalizmin egemen olduğu çağların armağanıdır. Cervantes’in aciz, gülünç halini teşhir ederek tarihe gömdüğü, Şövalye, Goethe’den itibaren liberal-romantik sanat döneminin tekrar ideal tip’i olmuştu. Bu dönemin şövalyesi, daima, haksıza karşı haklının, güçlüye karşı güçsüzün yanındaydı ve hasmını pusu kurup öldürmez, düelloya davet ederdi.

Liberalizmin insanı yücelten, en yüksek değer olarak kabul eden ve insana güvenen “bireyciliği”, yüzyıl öncesine kadar, insandan olumlu karşılık görmüştü.

Klasik liberalizmin itibar kazandığı son dönemde, tekrar Sivil Toplum, güncel tartışma ve arayış konusu haline doğal olarak geldi. Devlet ahlakı yerine, tekrar toplumsal ahlakın, örf-adetin, toplumsal terbiyenin ikamesi kapıları aralandı.

Tekrar, “güvenilir hale gelen insan, bu defaki sınavı da başarabilirse, yirminci yüzyılın toplumsal, ahlaki bunalım şartlarını aşma şansına kavuştu.

Liberal Özgürlük, Başıbozukluk Değil, “Bir Başkasının Keyfi İradesine Tabi Olmamak” ve “Herkesin Hukuka Bağlı Olması”dır

Liberalizmin temel kavramı olan Özgürlük, düşünce tarihi boyunca en yoğun tartışmaya konu olan kavramlardandır. Bu uzun, yoğun tartışma dikkate alındığında, entelektüel, psikolojik, sosyal, ekonomik, ahlaki, siyasi, metafizik-felsefi özgürlük alanlarından ve tanımlarından bahsetmek mümkün hale gelmektedir.

İ. Kant’tan bu yana, İç Özgürlük – Dış Özgürlük ayrımının yapıldığı gözlemlenmektedir.

“Dış Özgürlük alanında klasikleşmiş bir ayırım da Negatif Özgürlük – Pozitif Özgürlük ayırımıdır.

Yoğun tartışmanın özeti olarak, şu şekilde dörtlü bir özgürlük tasnifi yapmak anlam taşımaktadır.

a) Siyasi özgürlük,

b) Sosyolojik özgürlük,

c) Ekonomik özgürlük,

d) Metafizik-felsefi, ahlaki, entelektüel v. s. iç özgürlük

Siyaset bilimini esas almak suretiyle G. Sartori özgürlükleri ikiye ayırmaktadır. Şöyle:

a) Siyasi özgürlükler,

b) Siyasi alan dışında kalan özgürlükler

Sartori’nin ifadesiyle, siyasi alan dışında kalan özgürlüklerin bir bölümü olan Ahlaki, Entelektüel, Metafizik v. s. özgürlükler konusu, Felsefenin Alanıdır. “Felsefi sorunları Ait Oldukları Yerde Tutmak Gerekir.”

Sosyolojik alandaki özgürlük talep ve tartışmaları ise bizi zorunlu olarak, “kendiliğinden oluşan toplumsal düzeni reddetmek” sonucuna götürür. Sartori, bu “red”din nasıl olacağını bilemediğini söylemekte ve Toplumların “Dayanakları Olan Birlikte Yaşama Kurallarını” ihlal edenleri, herhangi bir biçimde cezalandıracaklarını ilave etmektedir.

Ekonomik özgürlük, son iki yüzyılın en çetin tartışma alanıdır. Sosyalist eğilimlere göre, ekonomik temeli olmayan özgürlük “farazi” olmaktan öteye gidemez. En azından “komünist toplum”a ulaşana kadar, siyasi güç (devlet) özgürlüğün ekonomik temelini de sağlamalıdır. Buna karşılık, klasik liberalizm taraflarına göre, Ekonomiye de Hakim Olan Devlet, İnsanın Tüm Yaşamını Denetim Altına Almış Olur ve Tüm Özgürlükleri Yok Eder.

Siyasi özgürlük, felsefi, sosyolojik ve ekonomik özgürlükten farklıdır.

Ekonomik özgürlük gibi, sosyolojik alandaki özgürlük talepleri de, ister istemez, bu taleplerin Siyasi Güç-Devlet tarafından karşılanması sonucuna götürür. Bunlar, aynı zamanda “pozitif özgürlük” talepleri mahiyetindedir.

Günümüzde varılan merhaleyi esas alarak, klasik türüyle Liberalizmi “Saf Bir Siyasi Doktrin” olarak tanımlayan Minogue, tarihinde liberalizmin aynı zamanda bir “Sosyal Teori” olarak ortaya çıktığına da dikkat çekmektedir. Gerçekten, Aristokrat ve ruhban imtiyazının bulunduğu Batı toplumunda, liberalizm, ilk safhada, topluma karşı talepleri de içermek zorundaydı. Hukuk Normu Karşısında Eşitlik ilkesinin genelleşip yerleşmesinden sonra, liberalizm, “saf bir siyasi doktrin” haline gelebilmiştir.

Siyasi özgürlük, siyasi güçle, devletle ilgili ve devlete karşı özgürlük talebidir.

Günümüzde birey bir ikilemle, belki de bir zorunlu tercihle karşı karşıyadır.

Ya, sosyal alandaki özgürlük ve ekonomik özgürlük taleplerini karşılaması için, topluma karşı, siyasi güce, devlete sığınacak, bu suretle ister istemez tüm yaşamını siyasi gücün, devletin denetlenip yönlendirmesine razı olacak, veya siyasi alandaki özgürlük talebinin karşılanıp güvenceye alınması uğruna, kurallarını (ahlak, örf-adet, gelenek v. s.) kabullenip, uzlaşmak zorunda kalacaktır.

G. Sartori, günümüzde, Liberal, Özgürlüğün, Siyasi Özgürlükle Özdeşleştiğini ifade etmektedir. Liberal-siyasi özgürlük, Negatif Özgürlüktür. Negatif özgürlüğün genel tanım ise, “Bir Başkasının ve iktidar Sahibinin Keyfi İradesine Tabi Olmamak’tır. Klasik liberalizmin, Hukuk Normu Karşısında Eşitlik ilkesi dışında, ayrıca”, toplumsal kurallara karşı özgürlük” talepleriyle ilgisi yoktur.

Burada, dünyadaki, güncelleşen tartışmayı örnek verelim:

Genellikle toplumlar, Eşcinselliği ahlaka aykırı görür ve eşcinselleri toplumdan dışlarlar. Buna karşılık, halen bazı ülkelerde, eşcinselliğin devlet tarafından himaye edilen bir özgürlük ve hak haline getirilmesi ve Topluma Eşcinsellerin Devlet Zoruyla Kabul Ettirilip Benimsetilmesi tartışması yapılmaktadır.

Genellikle, sosyalist eğilimler, eşcinselleri bu taleplerinde destekler görünmektedirler.

Buna karşılık, klasik türüyle liberal bir devletin, toplumun ahlak kurallarına aykırı hal ve durumda bulunanları, bu sebeple Toplumdan Dışlananları ve bu meyanda eşcinselleri, topluma zorla kabul ettirmek, bu halleri ahlaken meşrulaştırmak ve toplumu, ahlak kurallarını tadile zorlamak hak ve yetkisi yoktur. Ahlak, devlet müdahalesi dışındaki – veya olması gereken- sivil toplum alanının sosyal kurumudur.

Klasik türüyle, liberal devlet, herkesin ve bu meyanda eşcinsellerin, siyasi hak ve özgürlüklerini güvenceye almak, canına, malına, düşünce, ifade, inanç v. s. özgürlüğüne saldırı olduğu takdirde bu saldırıyı önlemekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, toplumsal ahlâkı zorlamak yetkisi vermez.

Klasik liberalizm, Ahlak Kuralları, Örf- Adet ve Geleneği ile, Toplumu, en ileri ölçüde himayeye layık gören, bu yönde topluma müdahaleye karşı çıkan ve bu çerçevede, Çağdaş Muhafazakarlıktan da daha ileri ölçüde, toplumun muhafazakar değerlerinin devlet müdahalesinden uzak, kendi evrimi içinde sürekliliğine ortam hazırlayan siyasi doktrindir.

Liberalizm, öncelikle siyasi güce, devlete karşı, Temel İnsan Hak ve Güvenceye  Almayı Öngörür, Devleti Bunları Korumak ve Güvenceye Almakla Yükümlendirir.

Liberal özgürlük, negatif özgürlüktür . Bu, devletin insan hak ve özgürlükleri alanına Müdahale Etmemesini, insanların hak ve özgürlüklerini Serbestçe kullanmalarına engel olmamasını ve bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasının güvenceye alınmasını ifade eder.

Bunun için de, başta iktidar sahipleri olmak üzere, Herkesin, eşitlik kuralları uyarınca Hukuka Tabi Olması gerekir. Locke’a göre, Hukuk Yoksa Özgürlükte Yoktur. Hayek’e göre de, liberal özgürlük, Kanun Hakimiyeti ile eş anlamlıdır.

Liberalizmin Duygu ve Sanata Yansıması: Romantizm

Tarih boyunca, her siyasi düşünce biçimi, egemen olduğu dönemde siyaset dışında da, kendisine paralel fikir, duygu ve sanat akımlarının doğmasına ortam hazırlamıştır. Bu akımlar “hakim siyasi doktrin”in daha iyi tanınması yönünden büyük önem taşırlar.

Mutlak monarşiler döneminin hakim sanat akımı, farklı eğilimlerini de kapsayacak biçimde “klasizm” idi. Klasizm, antik çağ hayranlığı üzerine kurulmuş bir “saray sanatı” olarak görülebilir. Bu dönemin, entelektüel alanın tamamında “Eski Yunan”la kurduğu ilişkilerin tamamının da monarşiyi destekler nitelikte olması ayrı bir anlatım konusudur.

Liberalizmin siyasi düşünce alanında ve siyaset pratiğinde etkinleştiği 18. yy. ikinci yarısı ve 19. yy. ilk yarısında paralelinde geliştirdiği sanat akımı da romantizm, daha net görüntüsüyle “erken romantizm”dir.

Romantik kelimesi, sıfat olarak, önce İngiltere’de, 18. yy. başlarından itibaren, “klasik eski çağa ilişkin” kavramına karşılık, “orta çağa ilişkin” anlamında kullanılmaya başlanmış, sonra Almanya’ya geçtiğinde Herder tarafından da, aynı şekilde “orta çağa ait” anlamında kullanılmıştı. Nitekim, Cervantes’in cenazesini gömmüş  olduğu “orta çağ şövalyesi”, edebiyatta romantizmin öncüsü Goethe’den itibaren canlandı, tekrar itibar kazandı ve romantizmin “ideal tip”i oldu.

Bağlantıyı netleştirmek için liberalizmin tarihine bu açıdan tekrar bakmak faydalı olur.

İngiltere’de, 1215’teki “Magna Carta Libertatum-Büyük Özgürlük şartı”, doğru algılandığında, monarkı, devlet gücünü sınırlandırma olarak, demokratikleşme değil, liberalleşme sürecinin başlangıcıdır. “Şart”ın bir tarafında monark, diğer tarafında da, monarka, devlet gücüne karşı cephe oluşturan, Locke’un sonraki formülündeki “direnme hakkı”nı kullanan, eski feodaliteyi temsil eden “Lordlar” vardır. İngiliz Lordları, Avam Kamarasının 17. yy.’da etkinleşmeye başlamasından önceki uzun dönemde “monarkın sınırlandırılması” sürecinin başlıca aktörleri olmuşlardır.

Parlamentoda 1680’lı yıllarda Torry (muhafazakar)-Whig (liberal) ikili kamplaşmasının belirmesinden sonra da lordlar, gelenekleri uyarınca Whig kanadında toplanmışlar, İngiltere 18. yy’ın büyük bölümünü Whig’ler iktidarında yaşamıştır. Daha sonra, 1832’de gerçekleştirilen “Parlamento reformu”yla partileşen, Liberal Parti adını alan Whig’ler “lordlar”ın çoğunluğu tarafından geleneksel desteklerini korumuşlardır. İngiltere’de yedi yüzyılı aşan süre boyunca liberalleşmenin ve kurulduğundan itibaren Liberal Parti’nin öncülüğünü yapmış olan lordlar, 1870’li yıllarda, İrlanda özerkliği ve “home rules” ihtilafı yüzünden Liberal Parti’den ayrılmış, Muhafazakar Parti’ye geçmişlerdir. Bu ayrılma, liberalizmin menşei olan İngiltere siyasetinde Liberal Partinin etkinlik döneminin sonu olmuş, belki liberalizmin dünya çapında gerilemesine de katkıda bulunmuştur.

Gaetano Mosca ve Sartori’nin ortaklaşa ifade ettikleri gibi, baştan itibaren, uzun tarih sürecinde İngiliz lordları, monarktan “yeni haklar” istememişler, “Anglo-Sakson hukukunda, feodalite döneminde var olan hakların savunmasını” yapmışlardır. Mutlak-merkezi monarşi’ye nazaran, feodalitenin daha özgürlükçü ve demokratik olabileceği, anlaşılabilir bir varsayımdır. Marksist tarih formülündeki varsayımın aksine, İngiliz liberalizmi, bir “burjuva hareketi” değil, feodal kökenli “landlord” direnişidir.

İngiliz siyasi tarihindeki “landlord” gerçeği, klasik liberalizm paralelinde doğup gelişen “romantizm’in neden “orta çağ” değerlerine ve “şövalyeliğe” dönüş özlemini yansıttığını açıklamakta önemli bir anahtardır.

Romantizm, klasik sanatın şekilciliğinin yerine, “liberalizmin insanı”nı, “bireyi”ni koymuştur. Liberalizm karşıtlarının “soyut bireycilik” iddialarının aksine, “liberalizmin insanı”, maddi-manevi bütün yönleriyle “gerçek insan”dır. İnsan, yalnızca “toplumsallığı olmayan, homo economicus” değildir. Evvela, toplum içinde ve “toplumsal sözleşme”nin tarafıdır. “Menfaat” düşünce ve dürtüsüyle de davranır, ancak bunun dışında, inancı, ihtirası, merhameti, sevgisi, eşitlik, hakkaniyet, adalet duygu ve idraki, diğergamlığı, estetiği, acıma hissi, ruhu, duygusallığı, kişiliği, şerefi, haysiyeti, onuru da vardır.

Locke, insanların dünyaya “yazılmamış kâğıt-tabula rasa” olarak geldiklerini, çevreden edindikleri tecrübe ile geliştiklerini ifade eder. Liberalizmin insanı, aynı zamanda, doğup büyüdüğü çevrenin, köyünün, mahallesinin, kentinin, kendine ait mekanın ve toplumsal çevrenin insanıdır. Kişiliğinin oluşmasında, ait olduğu mekan ve çevre önem taşır. Bu sebeple liberalizm, aynı zamanda “yerellikçi”dir.

“Liberal bireycilik”, yalnızca menfaatini düşünen değil, şerefi, haysiyeti, düşüncesi, inancı, duygusu, merhameti, sevgisi, aşkı uğruna her şeyini, canını gözünü kırpmadan feda  eden “yiğit insanların” da bireyciliğidir. Liberalizm, bu şekilde, bütün yönleriyle ve gerçekçi biçimde algıladığı insanı en yüksek değer” olarak kabul eder ve ona güvenir. İnsanın baskı altına alınarak yaratılışına yabancılaştırılmasını reddeder.

Doğru tahlil edildiğinde, “romantizmin insanı” ile “liberalizmin insanı” aynıdır. Bu insan, aynı zamanda “şövalye ruhlu’dur. Romantizm, sanat tarihinin en önemli, parlak incelmiş bir safhasıdır. Goethe, Byron, Lamartine, Hugo, Petöfi, Delacroix, Beethoven, Weber, Schubert, Chopin, Berlioz, Mendelssohn, Schumann, Listz, Verdi, liberal-romantik dönemin büyük artistik tablosunun temsilcilerindendirler. Bu dönemde, şövalyelik, yalnızca roman kahramanı olarak kalmamış, düello tekrar “pusu”nun yerine geçmiştir.

Liberalizmin egemenlik dönemi, bir başka yönden de ilgi çekicidir. Bu dönem, insan yaşayış ve davranışında, kurallılığın, terbiyenin, adabı-muaşeretin en ileri düzeye ulaştığı, “kibar-terbiyeli” insan tipinin de idealleştirildiği dönem olmuştur. Bugün hala itibar edilen “adabı muaşeret-görgü” kuralları o dönemden kalmadır.

Liberalizm, insana güvenmiş, insan da bu güveni haklı çıkarmıştır. Özgür olduğu nisbette “yüceleşmiş”, yaradılışının üstün niteliklerini ortaya koymuştur.

Romantizm hatırlanmadan, liberalizm yeterince tanınamaz. Ya da liberalizmi tam tanımak için, mutlaka romantizm de tanınmalıdır.

Liberalizmin İki Olağan Tezahürü: “Küreselleşme ve Yerelleşme”

Dünya siyasetindeki “yeni liberal mutabakat”  döneminde, birbirine aykırı gibi görünen  iki gelişme, birlikte belirginleşmektedir. Küreselleşme (globalizm-evrenselleşme) yerelleşme. Klasik liberalizmin doğru algılanması halinde, bu gelişmeler ters yönlerde değildir, her iki gelişme de olağan ve “beklenir” niteliktedir.

Locke liberalizminin felsefi temeli, “doğal-tabii hukuk”un önde gelen, en önemli özelliği küresellik (evrensellik)’tir. Tabii hukuka göre, yeryüzündeki bütün insanlar, coğrafi alanı, ülkesi, gelişmişlik düzeyi, rengi, dili, dini, ekonomik, sosyal veya siyasi durumu, etnik bağı ne olursa olsun eşit doğarlar, hukuk normu karşısında eşittirler, eşit kişiliğe sahiptirler. Böyle olduğu için, “insan hak ve özgürlükleri” ideali de bütün dünya ve bütün insanlar içindir. Bu temeli nedeniyle klasik liberalizm, başlangıcında küresel (evrensel) bir siyasi doktrindir. Marksizm gibi yalnızca proleteryaya, muhafazakârlık gibi belirli tarihi şartlara, faşizm gibi belirli bir ırka veya millete hitap etmez. Dünyadaki bütün insanlara hitap eder. Bu hitap tabiatıyla “küresel”dir.

Klasik liberalizm küresel olduğu için, siyasi tarihte, “bütün insanlar için ortak bir dünya düzeni” düşüncesini ilk ifade edenler arasında, liberal filozof veya siyaset yazarları ön safta göze çarparlar.

Bir “siyasi doktrin” yazarı olmadığı halde, Immanuel Kant, “liberal düşünce ve inançlı bir filozof” olarak tanımlanır. Kant’ın doğrudan siyasetle ilgili başlıca görüşünün “ahlak esasına dayalı ortak bir dünya siyasi düzeni”nin oluşturulması yönünde olduğu kabul edilir. Liberal siyasi doktrinin önde gelen düşünürlerinden olan Thomas Paine ise, ortak dünya düzeni değil, fakat, Avrupa’nın tamamını kapsayacak “ortak bir Avrupa siyasi düzeni” düşüncesinin öncüsüdür. Devletlere, milletlere ayrılmamış veya en azından ortak idealler etrafında birleşmiş bir dünya düşüncesi, klasik liberalizmin son dönemde ifade ettiği değil, iki yüzyıl öncesinde itibaren liberalizmin siyasi edebiyatında ifade edilegelmekte olan bir ideal veya ütopyadır.

Klasik liberalizmin, ekonomi alanındaki “serbest rekabete dayanan piyasa ekonomisi” ilkesi, klasik-liberal ekonomi teorisi, “devlet müdahalesini, himayesini, yönlendirmesini” öngören “milli ekonomiler” düşüncesini reddeder. Serbest rekabet ilkesi de küreselleşmeyi gerektirir.

Liberalizmin teorik temelleri açısından, şayet dünyanın yeni yönü klasik liberalizme doğru ise, bunun siyasi ve ekonomik alanlarda küreselleşme olgusunu da birlikte getirmesi olağandır.

Kronolojik olarak, Avrupa’da, “merkezi-mutlak monarşi” feodalitenin, liberalizm “merkezi-mutlak monarşi”nin, Marksizm de liberalizmin antitezi ve reddidir. Aynı şeye karşı olanların, aynı şeyi reddedenlerin birbirine yakın ve dost olmaları mantıki, olağan bir haldir. Bu açıdan, merkezi-mutlak monarşiye karşı olan liberalizmle feodalitenin, liberalizme karşı olan Marksizmle, feodaliteye karşı olan merkezi-mutlak monarşinin aralarında, dostluk olması yadırganamaz.

Klasik liberalizm, merkezi monarşilere karşı tepki olarak geliştiği için, yerel yönetim modelini temsil eden feodaliteye kötü gözle bakmaması anlaşılabilir bir durumdur. Ayrıca, İngiltere’de, 1215’ten itibaren “haklar ve özgürlükler” mücadelesinin öncülüğünü “land- lordlar”ın yapmış olması, bu yönden dikkate alınabilecek bir gerçektir.

Liberalizmin antitezi olduğu için, merkezi-mutlak monarşilerle ortak bazı varsayımlara sahip olabilmesi olağan bulunan Marksizmin “tarih tezi”nin aksine, örneğin Bertrand Russel’ın da tekrar ettiği gibi, “Avrupa, bir daha gerilemeye dönüşmeyen ilerlemesine, on birinci yüzyılda, feodalitenin egemen olduğu dönemde başlamıştır.” H. G. Wells, Charles Seignoboss gibi tarihçilerin de ifade ettikleri gibi, feodalitenin neden olduğu gelişmelerin başında, şehirleşmenin yaygınlaşması, bunun, 11. yüzyılda “tarım devrimini” tahrik etmesi, ticaretin gelişmesi, pazarların küçük endüstriyel üretimi başlatıp geliştirmesi dikkat çekicidir.

Dante, Boccacio,Petrarca, Roger Bacon gibi pek çok isim, feodalitenin egemen olduğu orta çağın entelektüel gelişiminin temsilcileridir.

Küçük siyasi birimler, aynı zamanda, ekonomide küreselleşme için de en uygun ortamı oluştururlar. Zira, feodal siyasi çevrede, merkezi monarşilerin 17. yy’da ortak ekonomi modeli olan ve günümüzde “milliyetçiliğin ekonomisi” olarak da adlandırılan “merkantilizm” benzeri, himayeci, kapalı modelleri uygulamak mümkün değildir. Küçük feodal çevre, hiçbir alanda “kendine yeterliliği” düşünemeyeceğinden, rekabetçi, açık pazar” sistemini benimsemek zorundadır. Feodalitenin bu özelliği nedeniyle, Orta Çağ, Marco Polo’dan, C. Colomb’a, dünyayı tanıma, keşfetme çabalarının başladığı, dünya ticaret yollarının canlandığı dönem olmuştur.

Liberal-ferdiyetçilik de, insanın saygıya layık kişiliğinin, doğup büyüdüğü, yaşadığı sosyal çevrenin ürünü olduğunu varsayar, bu nedenle liberal bireycilik, yerelliğe önem verir.

Mantıksal açıdan, yerel yönetim modeli, merkezi monarşilerden daha özgürlükçü ve demokratik olmak zorundadır. Zira nüfusu birkaç bini aşmayan feodal yönetim birimlerinde, idare edenlerle idare edilenler bir arada, daima, her gün yüz yüzedirler. Roma’daki imparatorun veya Paris’teki kralın nasıl bir yaratık olduğunu, Alpler’deki köylü, ancak tahayyül edebilir, imparatorun, kralın metafizik vasıflarla takdimine karşı çıkamaz. Buna karşılık feodal bey, daima karşılaşabildiği, kendisi gibi alelade insan olduğunu gördüğü bir komşusudur. Bağlı olduğu feodali beğenmeyen veya ondan korkan bir şahıs, birkaç saatlik yürüyüşle, ona rakip olan bir başka feodalin sahasına, himayesine ulaşabilir.

Tabiatıyla liberalizm, feodaliteye dönüşü istemez. Ancak, mutlak monarşi veya onun paralelindeki Marksizm gibi feodaliteye kötü gözle bakmaz. Günümüzün yerelleşme olgusuyla da feodalitenin bağı yoktur. Ancak, feodaliteye gelenekselleştirilmiş tepki sebebiyle, günümüz “yerelliği”ne karşı çıkmak, liberalizme uymaz.

Demokrasi ve özgürlüğe daha uygun ortam olduğu için liberalizm, merkeziyetçiliğe, siyasi gücün merkezde, dar kadro elinde toplanmasına karşı ve ademin merkeziyetçiliğin, bu yönde yerelleşmenin taraftarıdır.

Liberal özgürlükler, küreselleşme ile birlikte yerelleşmenin ortak ortamında daha sağlam temel bulur.

Günümüzün teknolojik gelişmeleri, ekonomide “temerküz-concentration”u tersine çevirmektedir. Pek çok alanda küçük teşebbüsler avantaj kazanmaktadır.

Bu nedenlerle, küreselleşme ile birlikte yerelleşme, klasik liberalizmin birbiriyle uyumlu, ortak hedefleridir.

Liberalizm, Muhafazakârlık ve “Liberal Sağ”

Siyaset lisanında, liberalizmle muhafazakârlığı “karşıt kavramlar” gibi gösteren “liberal veya muhafazakar” ifadesine, “sürçü lisanına” çokça rastlanır. Kelime olarak bu “karşıtlama” yanlıştır. Muhafazakârlık, statükoculuk demektir. Statüko liberal (özgürlükçü) de olabilir. Muhafazakarlığın doğru karşıtı “devrimcilik”tir. Liberalizmin (özgürlükçülük) de doğru karşıtı, muhafazakarlık değil, otoriterizm veya totaliterizmdir.

Muhafazakârlık, 20. yy’da, Batı’da, sosyal demokrasi ile birlikte, iki büyük siyasi doktrinden birisi olmuş, “eski, devletçi mutabakat’ta yer almıştır.

Türk siyasetçilerinin çoğunluğu, “milliyetçi-muhafazakar” olduğunu iddia etmekte.  muhafazakârlık “milli ve manevi değerlere bağlılık” olarak tanımlanmakta, “millet dedik, devlet dedik, bayrak dedik” gibi sloganlarla, hamaset edebiyatıyla anlatılmaktadır. Bu çerçevenin, 20. yy.’ın büyük bir siyasi doktrinini anlatmak bakımından herhangi bir değer taşımayacağı açıktır.

Batı siyasi pratiğine topluca bakıldığında, 20. yy.’da “liberal anayasacılık çağı’na ait Muhafazakâr adını taşıyan veya Hristiyan Demokratlar gibi aynı safta yer alan partilerce, onların liderlerince gösterildiği görülmektedir. Mesela, Ingiliz Muhafazakar Parti’sinin uzun süre liderliğini, başbakanlığını yapmış olan Churchill, 20. yy’da insan hak ve özgürlükleri idealinin de güçlü savunucularından olmuştur. Avrupa’da 1930’lu yıllarda totaliter rejimler hakimiyet kurduğunda:

“Bazı milletlere hürriyetlerinden vazgeçmeleri karşılığında menfaat vaadedildi, onlar da şerefsizliği seçtiler” sözü onundur. Atlantik Şartı’nın, insan hak ve özgürlükleri düşüncesini yeniden canlandırmak temelindeki Birleşmiş Milletler teşkilatlanmasının iki öncüsünden birisidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Batı Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin liderliğini, başbakanlığını, cumhurbaşkanlığını yapmış olan Adenauer, Hitler rejimini, muhalefeti yüzünden gözetim altında ve yasaklı olarak yaşamıştı. Aynı şekilde İtalyan Hristiyan Demokrat Partisinin kurucusu ve ilk başbakanı olan De Gasperi de, faşist idare zamanında, muhalefeti yüzünden beş yıl hapis yatmıştı.

“Yeni liberal mutabakat”ın öncüsü Thatcher, Muhafazakâr Parti’li idi. Onu izleyen Reagan’ın Cumhuriyetçi Partisine muhafazakâr da denilmektedir.

Liberalizmi, toplum projesi olmayan, toplumun “kendiliğinden düzeni”ne karışmayan “saf bir siyasi doktrin” olarak tanımladığımızda, liberalizmin muhafazakârlıkla en çok uzlaşan siyasi doktrin olduğunu kabul etmek gerekir. Zira liberal devlet, toplumun gelenek, din, örf ve adet gibi muhafazakar değerlerinin kendi evrimi içinde, müdahalesiz sürdürülebilmesi için en uygun siyasi ortamı gerçekleştirecektir.

Ancak, liberalizm-muhafazakârlık ilişkisi, bundan ibaret değildir.

Çağdaş siyasi doktrin olarak muhafazakârlık, İngiltere’deki Whig-Torry geleneği dışında, teorik temeli 18. yy. sonunda Edmund Burke tarafından oluşturulan, Burke’ün damgasını taşıyan, yeni bir modeldir.

“Siyasi doktrinler tarihi”nin önemli bir ismi olan Burke, İngiliz politikasına, liberal Whig partisinden 1765’te girmiş, dağılmaya yüz tutan partiyi toparlamış, Whig kanadının etkin bir unsuru olmuştu. Siyasi düşüncesi John Locke’a ve “tabii hukuktan kaynaklanan insan hak ve özgürlükleri” ilkesine bağlıydı. Bu yüzden, Amerika, Hindistan gibi sömürgeler halklarına da, İngiliz vatandaşlarına tanınan hak ve özgürlüklerin aynen tanınmasının mücadelesini yapmış, hatta Amerikan bağımsızlığını savunmuştu.

Marksistler, “devrimler faraziyesi”ne delil toplamak için, her siyasi olayı “toplumsal-ekonomik devrim”le özdeşleştirmek eğilimindedirler. Buna karşılık, liberaller, örneğin Ortega y Gasset, devrimlerle hükümet darbelerinin çok farklı olduğunu, tarihte gerçek devrim örneklerinin çok az olduğunu düşünürler.

İngilizlerin 1688 devrimi, gerçekte “toplumsal değişim” hedefi olmayan, Anglikanlığı kabul etmiş İngiliz halkına zorla katolikliği dayatan kralın parlamento kararı ile tahttan indirilip yerine damadının kral yapılmasıyla sonuçlanan, amacı statükoyu korumak olan, bu yönüyle muhafazakar karakterli bir “kısmi hükümet darbesi”dir. Burke, bu nitelikteki İngiliz devrimini, sonunda yürürlüğe konulan 1689 “insan hakları beyannamesi-bill of rights” ilkelerini benimser.

Buna karşılık, Fransız ihtilali, ilk iki yılından sonra jakobenlerin eline geçmiş, amacı da pek açık olmayan, vahşi, kanlı, giyotinlerle sürdürülen, toplumun kendiliğinden düzenini temelden tahrip eden gerçek bir “toplumsal devrime” dönüşmüştür. Bu safhada, Fransız devriminin liberalizmle bir bağı kalmamış, tamamen liberalizme aykırı, jakobenizm yaratılmıştır.

Burke, bu safhada, 1792’de yazdığı “Fransız ihtilali Üzerine Düşünceler” adlı eseriyle, ihtilale karşı çıkarken, çağdaş muhafazakarlığın teorik temelini de kurmuştur. Gerçi, klasik liberalizmin temel ilkesi olan “hukuk normu karşısında eşitlik”te, aristokratik, dinsel imtiyazların olduğu toplumlar için köklü değişimleri getirmekteydi, ancak, siyasi gücün bu alanda yapması gereken, “hukuk normunu vazetmek”ten ibaretti. İnsanları “giyotinlemek”, mallarını gasbetmek değil. Burke’un karşı çıktığı bu metoddur. Klasik liberaller, geçmişte liberalizmin samimi bir taraftarı olan Burke’u anlayışla karşılarlar. Burke, teorisini İngiltere’nin özgürlükçü geleneği üzerinde kurduğu için öncülüğünü yaptığı muhafazakârlıkta “liberal muhafazakârlık” olarak nitelendirilebilmektedir. Batı’da, ikinci dünya harbi sonrasının muhafazakâr partileri, Burke çizgisini izlemişlerdir.

Burke çizgisi dışında, Hegel-Carlyle çizgisinde ikinci bir “faşist muhafazakarlık” modelinden de bahsetmek mümkündür.

Özellikle, Amerikan “muhafazakârlığı”nın farklı bir yeri vardır. Amerika’nın “kurucu babaları”, katıksız “liberalizm ideologu” idiler. Bu sebeple, Amerika’da “kurucu babalara bağlılık” anlamında muhafazakârlık, gerçekte klasik liberalizmdir. Nitekim, Milton Friedman, Amerika’ya has bu gerçeği, “şimdilerde Amerika’da liberalizme muhafazakarlık denilmektedir” cümlesiyle açıklamaktadır. Siyasi lisandaki tersliğe rağmen, Amerika’da, liberalizme daha yakın parti, Cumhuriyetçi Parti’dir. Bu yüzden,
Cumhuriyetçilerin parlamento lideri Newt Gingrich, bir yazısında, “muhafazakâr olduğum için beni herkes devlet düşmanı sanıyor” cümlesini kullandığında, Amerikan gerçeğini bilenler, şaşırmamışlardır. Amerikan muhafazakârlığının temelinde “direnme hakkı” vardır. Klasik liberalizmin, siyasi yelpazedeki yeri “orta sağ”dır. Buna “liberal sağ” da denilir.

Hayek’e göre, liberalizmin temeli, dürüst birey”, aile ve mülkiyettir.

Liberalizm, Din, Müslümanlık

Çağımızın liberalizme karşı gelişen, hakim ve vechesi de “materyalizm ve pozitivizm” olan “düşünce biçimleri” de, Batıya ait her şeyi peşinen reddeden, batı düşüncesinin tamamını materyalizm ve pozitivizmle özdeşleştiren saplantılar da, özellikle Türkiye’de, liberalizmin doğru tanınmasında, ilave zorluklar yaratmaktadır. Bu düşünce ve saplantıların dışına çıkılabildiği takdirde “liberalizm gerçeği” anlaşılabilir.

Liberalizmin temelindeki “insan tasavvuru” bir yönüyle “mistik” niteliktedir ve böyle olduğu için de, liberalizm, paralelinde, sanat tarihinin materyalizme en ziyade karşı olan akımını, “romantizmi” yaratmıştır. Bu insan tasavvuru, ayrıca Semavi Din’lerin “Allah’ın alemi insan için yarattığı ve insanın Eşref-i Mahlukat” olduğu “telkini” ile uyum içindedir.

Liberalizmin Öncülerinde Din, Tanrı İnancı

Klasik liberalizmin teorik öncüsü John Locke, bütün biyografilerinde “dindar bir insan” olarak tanımlanır. A. Izzetbegoviç’de “John Locke’un, Tanrı mefhumunu, kendi ahlak nazariyesinin merkez noktası yaptığını” yazar. Locke’un “Tanrı mefhumu”da ayrıca inceleme konusu olmuştur. Örneğin “John Locke’da Tanrı Anlayışı” adlı değerli eserin yazarı İsmail Çetin, onun, “Hristiyanlığın teslis öğretisini reddettiğini, tamamıyla Unitarian-Tevhitçi bir tutumu benimsemiş olduğunu” ifade eder. Bu inançtaki bir teorisyenin siyasi teorisinde “mistik” yönün ağır basacağı açıktır.

Bu inancı yüzünden Locke dayandığı “doğal hukukun Allah’ın emirlerinden farklı olmadığı” düşüncesindedir. Bu bakımdan “doğal hukuk teorisi”nin öncüsü Yunanlı Stoisyenler de ilgi çekicidir. Onlar da, genel Antik Yunan felsefesinden farklı olarak, Hz. İsa’dan 300 yıl önce, “alemi yaratan tek bir Büyük Güç olduğuna” inanırlar.

Locke’un takipçilerinden bir kısmı, Hristiyan düşüncesinin “Deist” olarak adlandırdığı inançtadır. Genel olarak Deizm, “Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanan fakat kiliseyi reddeden” inançtır.

Locke’cu çizgide, Amerikan bağımsızlığının etkili teorisyeni Thomas Paine de, Hristiyan dünyasının önde gelen “Deist”lerindendir. Ancak yazdıkları, Müslümanlar bakımından ilgi çekicidir. Paine şöyle yazar:

“Yalnızca Allah’a ve Birliğine inanıyorum. Bu hayatın sonundaki mutluluğa ulaşacağımı düşünüyorum. İnsanların eşitliğine inanıyorum. İbadetin, adil davranmayı, merhamet ve insafı, insanlığın mutluluğu için çalışmayı gerektirdiğine inanıyorum. Ancak, imanıma aracılık iddia eden Yahudi Kilisesine, Roma Kilisesine, Grek Kilisesine, Protestan Kilisesine, Türk Kilisesine inanmıyorum”. Tabiatıyla, Müslüman’ın Allah’ı ile arasındaki bir kilisesi yok. Paine bunu tam bilmiyor. İster istemez, akla şu sual geliyor: Paine, İslam’ı öğrenseydi, acaba Deist olarak kalır mıydı?

Klasik liberalizmi, sadakatle siyaset pratiğine aktaran Amerika’nın “kurucu babaları”nın da dindar insanlar olduğu biliniyor.

Teorideki ve siyaset pratiğindeki öncülerinin inanç ve düşünceleri, klasik liberalizmi, bir taraftan din özgürlüğünü güvenceye alan, bunun yanında “dine dost ve dinle barışık” bir siyasi doktrin olmasını mümkün kılmıştır.

Liberalizmin Din Özgürlüğü ve Jakoben Laiklik

Deist, Paine “İnsan Hakları” adlı kitabında, 1789 Fransız “İnsan Hakları Beyannamesi”ni genel olarak tasvip eder. Yalnızca “din özgürlüğünü” düzenleyen 10. maddesine karşı çıkar. Bu madde, “din özgürlüğünün, kanunla belirlenmiş, kamu düzenini bozmayacak şekilde kullanılabileceğini” hükme bağlamaktadır. Bu hükümde, “sınırsız din özgürlüğünün kanunla kurulu kamu düzenini bozacağı ve bu
sebeple kanunla sınırlandırılıp, devletin denetimi altına alınması” mantığı esas olmuştur.

Paine, bu hükme ve mantığa, “din öylesine ulvi bir duygudur ki, beşeri kanunların konusu olamaz” gerekçesiyle karşı çıkmıştır.

Paine’in düşüncesi doğrultusunda, Amerikan Anayasasının “din özgürlüğünü” düzenleyen 1791 tarihli “Ek: I” maddesine, halen yürürlükteki şu hüküm konulmuştur:

“Parlamento, dinin herhangi bir surette resmileştirilmesini öngören veya herhangi bir dini ibadetin serbestçe yapılabilmesini kısıtlayan kanun yapamaz”. Negatif-liberal özgürlük düşüncesinin açık bir örneği olan bu hükümle, din özgürlüğü alanında da “düzenlememe” ilkesi esas olmakta, devletin bu alanda herhangi bir amaçla “kanun yapması”da yasaklanmak suretiyle bir taraftan “mutlak özgürlük”, öte taraftan “devletin dine, dinin devlete karışmaması” esası kesin kurala bağlanmaktadır.

Günümüz Türkiye’sindeki “laiklik” tartışması, aslında, Paine’in başlattığı ve Fransız ihtilalinin jakoben düşüncesiyle, Anglo-Amerikan özgürlük düşünesi arasındaki köklü karşıtlığı ortaya koyan tartışmanın devamıdır. Türkiye’de, Fransız İnsan Hakları Beyannamesi’nin 10. maddesinde ifade edilmiş bulunan ve Amerikan Anayasası’nın mantığına kökten aykırı olan “jakoben laiklik” düşüncesi hakimdir. Dini devletin denetimi altına almayı öngören Fransız-Türk sistemi, klasik liberalizmin negatif özgürlük esasıyla da bağdaşmaz. Jakoben laiklik, klasik liberalizmin, din ve ibadet özgürlüğü esasına aykırıdır.

Liberalizm ve Müslümanlık

Klasik liberalizmin, “devletin insanların hak ve özgürlük alanına ve toplumun örf, adet, ahlak, terbiye ve bunların yanında mutlaka din kurallarını da kapsayan kendiliğinden düzenine karışmaması” olarak özetlenebilen, “genel özgürlükçülük ilkesinin” genel olarak, herhangi bir dinle sorun veya uzlaşmazlık yaratmayacak yeterli bir temel olduğunu söylemek mümkündür. Liberalizm, bu kapsamda Avrupa muhafazakârlığının “tarihçi” felsefesinden, materyalist sosyalizmden, pozitivizmden çok daha, olumlu, uyumludur.

Liberalizmin başta “insan tasavvuru” olmak üzere, felsefi temelleriyle, Semavi Dinler’in ve Müslümanlığın esasları arasında aykırılık değil, uyum vardır.

Liberalizm, teorik planda, Hristiyanlığın ilkeleriyle değil, fakat, otoriter ve imtiyazlı kilise ile, dini bir totalite alanı haline getirmek eğilimindeki devletle ihtilaflı olmuştur. Sonuçta Batıda kiliseye de rağmen, ortalama yüzyıl boyunca hakim siyasi modeli oluşturmuş, kilisenin de otorite ve imtiyazlarını sınırlandırarak, uzlaşma ortamını yaratabilmiştir.

Müslümanlıkta kilise ve imtiyazlı ruhban sınıfı yoktur. Liberalizmin genel felsefe ve teorisiyle birlikte, bu önemli özellik dikkate alındığında, liberalizmin Müslümanlıkla, Hristiyanlıkla olduğundan daha fazla ortak alana sahip olduğunu, İslam’la uzlaşmasının Hristiyanlıktan daha kolay olduğunu söylemek mümkündür.

Liberalizm ve Türkiye

Siyasi pratik, daima, farklı düşüncelerin uzlaşmasını zorunlu kılar. Bu nedenle, herhangi bir siyasi doktrinin, tavizsiz, saf haliyle uygulanması mümkün değildir. Bu gerçeği de dikkate alarak, klasik liberalizmin İngiltere’de, 1750-1880 arasındaki 130 yıl, Amerika’da 1785-1920 arasındaki 135 yıl, Kıta Avrupası’nda 1815-1860 arasındaki 45 yıl boyunca, pratiği yönlendirmiş, hakim siyasi doktrin olduğu söylenebilir.

Osmanlı’nın 19. yy. başlarında başlayan çağdaşlaşma çabaları, Batı’da liberalizmin egemen olduğu dönemdir. Bu dönemde Osmanlı, önce liberalizmle, sonra, liberalizme aykırı “antitezler”le tanışmıştır. Yirminci yüzyılın başlarında, Osmanlı aydınlarının büyük çoğunluğu, tercihlerini liberalizme karşı görüşler, özellikle de “jakobenizm” yönünde kullanmışlar, bu durum Cumhuriyet boyunca da sürmüştür.

Muhalefete, ifade ve örgütlenmeye çok imkân verildiği dönemlerde, baskıdan tam kurtulamamış, kısmi bir liberal çizgi, muhalefetin temel unsuru olmuş, halktan büyük ilgi ve destek görmüş, bazen iktidara gelmesi, bazen de iktidarda kalması cebren önlenmiştir.

Fikri planda, kapsamlı sayılabilecek liberalizm taraftarlığının önde gelen ismi, kuşkusuz Prens Sabahattin’dir. Onun ilkelerini, fikri-siyasi ortamın imkân verdiği nisbette benimseyen, liberalizme yakın ilk siyasi parti de 1908’de kurulan “Ahrar Fırkası”dır. Bunu izleyen ve programına açıkça “liberal demokrat” ilkelerini yazmış olan ikinci parti, Kurtuluş Savaşının önde gelen komutanlarından Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy’un 1924’te kurdukları “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”dır. Daha sonra, siyasi geçmişinde daima liberal çizgiye yakın olan, 1925’te, belki bu yüzden başbakanlıktan ayrılan, Fethi Okyar, Atatürk’ün de önerisiyle, liberal-demokrat program ve söylemle 1930’da “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nı kurmuştur. Bu partinin de kısa sürede kapatılmasına, halktan gördüğü olağanüstü, şaşırtıcı alaka ve desteğin neden olduğu kanaati hakimdir.

Halk oyuyla -1950’de- iktidara gelen ilk parti olan Demokrat Parti, ilk hükümet programıyla, muhalefeti dönemindeki “liberal-demokrat” zihniyeti açıkça ortaya koymuş, ancak, “iki kutuplu soğuk savaş”ın yoğunlaştığı dönemde, dış siyasi konjonktürün de etkisiyle, 1954’ten sonra, liberal çizgiyi terk etmiş, popülist bir yolu tercih etmiştir. Demokrat Parti’nin liberal çizgiyi terk etmesi nedeniyle 1955’te ayrılan “19’lar”ın kurduğu Hürriyet Partisi de liberalizmi benimsemişti. Ancak, 1957 seçimlerinde ancak %4 oranında oy alabilmesi, kurucularının partiyi feshetmesine sebep olmuştur.

Muhalefete 1950’de düşmüş olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1954 seçimlerinden sonraki muhalefet propagandası, liberal ilkelere dayandırılmış, bu parti 1965 seçimleri arefesinde, aniden, İnönü’nün ağzından “ortanın solu”na saptığını ilan etmiştir.

Adalet Partisi, 1961’deki kuruluş programında, özellikle “insan hak ve özgürlükleri”ne yapmış olduğu yoğun vurgulama ile, liberal ilkeleri benimsediğini düşündürmüş, ancak, %53 oyla iktidara geldiği 1965 seçimlerinden  kısa bir süre sonra, bu ilkelerden uzaklaşmıştır.

Son dönemde, ANAP değil, fakat, yalnızca rahmetli Turgut Özal, kambiyo rejimine getirdiği radikal değişiklikle, siyasi pratiğe geçirmediği veya geçiremediği pek çok ifadesiyle liberal çizgiye yakın olduğunu düşündüren son parti lideri olmuştur.

Bu arada, yalnızca düşünce alanında da olsa, öncülüğünü Mehmet Akif’in yaptığı bir “liberal İslam” çizgisinin zaman, zaman belirdiği görülebilir.

Geçmişe toplu olarak bakıldığında, halkımızın çoğunluğunun, imkan bulduğu her dönemde, “liberalizme” daha yakın siyasi partiler etrafında toplandığı, bu partileri, liberalizme yakın çizgide kaldıkları sürece desteklediği görülebilir. Örneğin, 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’nin almış olduğu oy oranı %58 dir. Sonraki 1957 seçimlerinde ise oy oranı %47 ye düşmüştür.

Halkımız, siyasi alanda, “liberal sağ” çizgiyi görebildiği dönemlerde, seçimlerde oyunu çok parti arasında dağıtmamış, “iki partili” sisteme yönelmiştir.

Günümüz Türkiye’sinde, liberal veya liberal çizgiye yakın parlamentoda temsil edilen bir siyasi parti, kadro ve lider görünmemektedir. Geçmişte, zaman zaman belirginleşmiş, temsil edilebilmiş olan “liberal sağ çizgi” bugün tamamıyla sahipsizdir. Geçmişteki tecrübeye bakıldığında, günümüz siyasi tablosundaki dağınıklığa, istikrarsızlığa, “liberal sağ çizgi”nin sahipsiz kalmasının neden olduğunu söylemek mümkündür.

“Liberal sağ”ın diğer adı “klasik liberalizm”dir. Amerika Birleşik Devletleri, “klasik liberalizmi”, John Locke düşüncesini ideoloji olarak -hatta- bağnazca benimsemiş “kurucu babalar”ın eseridir. Onların yaptıkları anayasayı 1787’den bu yana, 210 yıldır değiştirmemiştir. Bugün dünyanın “süper gücü” olmasının nedeni, başlangıçta kurduğu “siyasi rejim”dir.

Türkiye veya bir başka dünya bölgesinin, teknolojinin, ulaşım ve iletişim imkanlarının olağanüstü hızla geliştiği dünyada, uzun  süre “yeni dünya düzeninin” dışında kalabilmesi, çağdaş dünyanın “yükselen değerleri”ni uzun süre reddebilmesi mümkün değildir.

İnsanlık “yeni bir dünya düzeni”ni kurmak zorundadır. Halen stokta bekleyen nükleer silahlar, yeryüzündeki tüm canlılığı defalarca yok edebilecek miktardadır. İnsanlık evvela “nükleer harp” ihtimal ve tehdidinden hep birlikte kurtulmak ihtiyacında ve zorundadır. Başka amaçlarla kullanılan nükleer enerjiyi de ortaklaşa denetim altına alma zorunluluğunu “Çernobil” benzeri olaylar hatırlatmaktadır. Gelişmenin yarattığı ekoloji, çevre sorunları, dünyanın doğal dengesini, bütün insanlığı tehdit eder yönde etkilemektedir. Bunlar, dünyadaki tüm insanların ortak ve ihmal edilemez sorunlarıdır. Bu ve benzeri ortak sorunlara, tüm insanlık birlikte çözüm bulabilir.

Son yüz yirmi yılın modası olan, mutlak egemenlik iddiasındaki “üniformist, gücü nispetinde emperyalist, siyasi modeline göre derece derce totaliter, ulus-devlet” modelinin, herhangi bir ekonomik avantajı kalmamıştır. Endüstride “temerküz” dönemi de, doğal kaynaklara dayalı kalkınma dönemi de geride kalmıştır.

Bu sebeplerle “yeni bir dünya düzeni” zorunlu olarak kurulacaktır.

Şimdilik, modern dünya, doğal olarak, duraksamalı, iniş-çıkışlı da olsa, “yeni düzeni”ni “klasik liberalizm’i tekrar güncelleştirerek şekillendirmek çabasındadır. Modern dünyanın “yeni-liberal mutabakatı”na karşı direnmek, gereksiz yere, zaman ve güç kaybından, Türkiye’yi yalnızlaştırmaktan başka sonuç vermeyecektir.

Türkiye’nin son yıllarda hızla uzaklaşmakta olduğu “çağdaşlığa” tekrar yaklaşabilmesi için, öncelikle ve gecikmeden, ciddi, samimi, çağdaş bir “liberal sağ” harekete ve partiye ihtiyacı vardır. Siyasi istikrar da buna bağlıdır.

Elinizdeki küçük kitapçığı, saygın siyaset bilimcisi ve demokrasi teorisyeni Giovanni Sartori’sinin cümleleriyle noktalayalım:

“Liberalizmi inkar edenler, çoğunlukla liberalizmin ne olduğunu gerçekten anlamadan bunu yapmaktadırlar. Birçok uygarlık, uygarlığın getirdiği nimetlerden yararlananların anlayışsızlığı yüzünden yıkılmıştır. Denetlenmemiş iktidara dayanabilmek zordur ve bu tür iktidar tehlikelidir. Devlete ilgili herhangi bir düzenlemeye anayasa denilemez. Anayasanın iktidarı kullananları gerçekten denetlemesi ve sınırlandırması gerekir. Sözde halk adına hareket eden ve bu nedenle meşruluk iddiasında bulunan, liberal olmayan bir devlet ister istemez zamanla demokratik denemeyecek bir duruma düşecektir. Böyle bir demokrasi, halk desteği varsayımının yardımıyla en despotik köleliği dahi onaylamaya elverişlidir. Bu liberal demokrasinin ortadan kalkmasıyla birlikte, demokrasinin de ölmesi demektir.

Batı uygarlığı, ya liberal-demokratik bir uygarlıktır, ya da hiçbir şey değildir.”

Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1999,  Yıl 5, Sayı 25, ss. 595 – 624.