.: Cemal Fedayi

Liberal Muhalefetin Tarihî Seyri – I

Bu yazının temel tezi şudur: LDT öncesindeki dönemde, kendilerine “liberal” denilenler veya kendilerini “liberal” olarak tanıtanlar, yanlış bir muhalefet yapmışlardır. Hem esasen (illiberal muhteva) hem de usulen (darbecilik), liberalizmin dışına çıkmışlardır.

Zahiren liberal söylemlerle yola çıkmış olsalar bile, istemeden de olsa, daha az liberal, hatta anti-liberal bir sonucun üretilmesine neden olmuşlardır; katkı sunmuşlardır. Teknik tabirle, yıkıcı muhalefet yapmışlardır.

LDT sonrasındaki liberaller ise hem usulen (demokratik metod) hem esasen (liberalizm) doğru muhalefet yapmış ve doğru sonuçların üretilmesine katkı sunmuşlardır… Yapıcı muhalefet yapmışlardır.

***

Öncelikle liberal kelimesi üzerinde durmak lazım:

Liberal kelimesi, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurulduğu 1992 öncesinde farklı, sonrasında farklı anlamlara gelir.

1992 öncesinde kelime, kültürel alandaki sosyalist hegemonyanın bir sonucu olarak, tahfif amaçlı, hafiften alay yollu kullanılırdı. 80’li yıllarda, ANAP’taki hafifmeşrep ve yolsuzluğa bulaşmış adamlara “ANAP’ın Liberalleri” derlerdi…

Bazıları liberalleri Amerikancı, asimile olmuş, ahlâkî düzeyi düşük adamlar olarak tasvir ederlerdi… Nihayet, bazı düzeysiz yazar müsveddeleri, “liboş” derlerdi…

O yüzden 1992 öncesi hiç kimse, yekten, “Ben liberalim…” diyemezdi.

Liberalizmi gerçek anlamda temsil eden fikir adamları LDT’nin kuruluşuyla ortaya çıktılar. LDT etrafında toplanan fikir adamları liberalizmi, gerçekten anlamış ve anlatmış aydınlardır.

1992 öncesinde, kendilerine “liberal” denilenler, aslında liberalizmi tam olarak anlayamamış ve eserlerine de tam olarak yansıtamamış kişilerden oluşur…

Ancak kolaylık olsun diye biz bu yazıda 1992 öncesindekilere de liberal diyeceğiz…

***

Genel literatür, Türkiye’de liberallerin tarihini Namık Kemal’e kadar götürür…

Ancak Namık Kemal’i, sırf hürriyet kelimesini çok kullandı diye liberal kabul etmek pek mümkün değil.

Bilimsel çalışmalara göre Namık Kemal, liberalizmden çok İslamcılığın başlatıcısı olarak kabul ediliyor…

Kimilerine göre de, vatan ve millet kelimelerini çok kullandığı için, O milliyetçiliğin babasıdır. Ama tasrih etmek gerekir ki, O’nun milliyetçiliği Türk milliyetçiliği değil Osmanlı milliyetçiliğidir.

Aslında Namık Kemal, bir fikir ve bilim adamı olmaktan ziyade romantik bir edebiyatçı ve gazetecidir. Ondan derin bir analiz ve bu analize dayanan kaliteli bir muhalefet beklemek doğru değildir.

Kendisini modern anlamda ilk aydın ve ilk muhalif olarak kabul edebiliriz…(Zaten aydının doğasında muhalefet vardır…)

Yazılarında naif bir üslup ve içerikle, hürriyetten, anayasadan ve parlamentodan bahseder. Bu kavramlar hakkında derin bir araştırması ve bilgisi yoktur. Romantik, yüzeysel ve naif yaklaşır bu kavramlara. Bu kavramların mahiyetini ve misyonunu tam olarak kendisi de bilmez. Ancak şuna inanır: Bu kavramlar hayata geçirilirse siyasal, sosyal ve iktisadî sorunlar kendiliğinden çözülecektir…

***

Son devrin üç mazlum ve mağdur padişahı vardır: Abdülaziz, Abdülhamid ve Vahdettin.

Namık Kemal bu üç padişahın ilk ikisine muhalefet etmiştir. Fakat muhalefetinde de musır ve müstakim değildir. Kendi özel çıkarı olduğunda bütün muhalefetini unuttuğu olmuştur. Örneğin, oğlunu Saray’da iş sahibi yapmak için Abdülhamid nezdinde ricacı olmuştur. Oğlu işe girince de Abdülhamid’e, gayet tumturaklı bir teşekkür telgrafı çekmiştir. (1)

Hâsılı, Namık Kemal’in, kâmil manada bir liberal olduğunu söyleyemeyiz. Ancak “liberal” olarak etiketlendiğini de inkâr edemeyiz.

Namık Kemal’in muhalefeti doğru bir muhalefet olmamıştır. Kemal’in muhalefet ettikleri, liberal yöntemlerle değil, darbe ile yıkılmıştır. Hem Abdülaziz hem Abdülhamid askerî darbe sonucu devrilmişlerdir. Ancak, despotlukla suçlanan bu iki padişahtan sonra, çok daha despot ve anti-liberal iktidarlar işbaşına gelmiştir…

***

Namık Kemal ve arkadaşlarının öncülük ettiği Yeni Osmanlılardan sonra sahneye Genç Türkler çıkar. Nam-ı diğer: Jön Türkler

Jön Türk tabiri, oldukça geniş bir muhalif aydın kitlesini nitelemek için kullanılır. Bu kitlenin içinde liberal olarak tanınan isim Prens Sabahattin’dir. Prens Sabahattin, genel bir çatı olan Genç Türkler’in içindeydi. Fakat merkeziyetçi ve pozitivist olan İttihatçılardan ayrışıyordu.

Prens Sabahattin iki kavramdan bahsettiği için liberal sayılır: Adem-i merkeziyet ve teşebbüs-ü şahsi…

Hâlbuki liberalizm bu iki kavramın çok ötesinde, çok kapsamlı bir felsefeye maliktir. Prens Sabahattin, bir bütün olarak, tutarlı bir çerçeve içinde liberalizmi bilmiyordu. Bildiği kadarını tekellüm ediyordu…

Jön Türkler, Abdülhamid’e karşı son derece geniş bir muhalefet cephesi kurmuştu. Sabahattin, son derece karmaşık unsurlardan oluşan bu muhalefet cephesinin içinde yer aldı.

Hatta öncüsü oldu: 1902 yılında, Paris’te, I. Jön Türk Kongresini topladı. Dış müdahaleyi ve devrim metodunu savundu. Liberalizmin lafzına da ruhuna da uymayan bu kongreye Batılılar Birinci Osmanlı Liberaller Kongresi adını verdiler…

Sabahattin, 1908’deki İkinci Meşrutiyetin ilânında ve 1909’daki Abdülhamid’in devrilmesinde öncü rol oynadı… Her iki olay da liberalizmin reddettiği devrim/darbe metoduyla gerçekleşti…

***

Fakat sonrasında ne oldu? Abdülhamid’e, sözüm ona liberal değerlerden yola çıkarak, diktatör diyerek, muhalefet eden Prens Sabahattin ve arkadaşları çok daha şiddetli bir diktatörlüğe kapı açtılar. Bizzat Sabahattin’in kendisi de bu yeni diktatörlüğün kurbanı oldu…

İttihat Terakki’nin kurduğu tek parti diktatörlüğü, Abdülhamid yönetimine rahmet okutmuştu.

Prens ve arkadaşları hayret ve dehşetle gördüler ki, yeni dönem, gerek özgürlük gerekse hukuk devleti açısından Abdülhamid döneminden bin beterdir. Kendi deyimleriyle, “Bir diktatör gitmiş, bin diktatör gelmiştir…”

Prens’in kurduğu Ahrar Fırkası kapatıldı. Kendisi de gıyabında idama mahkûm edildi. Yurt dışına kaçtı… Daha sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf fırkası da kapatıldı. Büyük ümitlerle başlayan çok partili hayat, daha yolun başında boğuldu…

***

Sonuç olarak liberal Prens Sabahattin doğru bir muhalefet stratejisi takip edemedi. Yanlış adama (Abdülhamid’e), yanlış zamanda (savaşın ve dış baskıların arttığı bir dönemde) ve yanlış bir yöntemle (darbe) muhalefet etti.

Muhalefetinin bedelini çok acı bir şekilde ödedi. Yurtdışına kaçtı; gıyabında idama mahkûm odu…

İttihat Terakki diktatörlüğünden sonra yurda döndü. Milli mücadeleyi ve cumhuriyeti destekledi. Ancak, İ. Terakki diktatörlüğünden sonra, bu defa CHP diktatörlüğü kuruluyordu. Ülkede, liberal bir aydının muhalefet etmesi gereken gelişmeler yaşanıyordu. Fakat muhalefet etmesi gereken bu duruma muhalefet etmedi.

Suya sabuna karışmadı ama yine de CHP’nin hışmından kurtulamadı. Bu defa da Cumhuriyet tarafından sürgüne gönderildi. Hiçbir suçu yoktu. Tek suçu, hanedana mensup olmasıydı…

1948’de, diyar-ı gurbette bir sürgün olarak öldü… 1952’de kemikleri vatana getirildi…