Liberal İktisadın Türkiye’deki Makûs Tarihi

İktisat sosyal bilimler arasında ayağı yere nispeten sağlam basan bir dal olarak görülür. Bunu bir taraftan diğer sosyal disiplinlere nispetle daha erken doğmuş olmasına, diğer taraftan insanın en temel -hayatta kalmak için karşılanması gereken- ihtiyaçlarıyla ilgilenmesine borçludur.

İktisat ilmi, bir iktisat düşünürü olarak bilinen ama aynı zamanda bir ahlâk filozofu olan Adam Smith’in 1776’da yayınlanan Milletlerin Zenginliği kitabıyla doğdu. Smith, bazı iddiaların tersine, 1776’daki eseriyle, daha erken bir tarihte, 1759’da yayınladığı Ahlâkî Duygular Teorisi’nden sapmadı. İktisat anlayışı, insanı ne ahlâk kodlarından arındırdı ne de sosyal ortamından kopardı. Smith, insanı daha sonra Tarihçi Okul’un yapacağı gibi, farklı toplumlarda farklı türlere dönüşen veya Marksistlerin yapacağı gibi, sırf maddî unsurların peşinde koşan bir canlı türü gibi ele almadı. Bu yaklaşımlar insanın aslında ne olması gerektiğini tasvir ederken, Smith’in yaklaşımı, insanı ne ise o olarak gördü ve okudu.

İktisat disiplininin nispeten erken doğmuş olması, iktisat eğitiminin de nispeten erken başlamasına yol açtı. Ancak, başka birçok şeyde olduğu gibi, iktisat bilgisi ve eğitimi de ülkemize çok geç girdi. 1880’e kadar ne kapsamlı bir iktisat bilgisi ne de anlamı ve değerli bir iktisat eğitimi vardı. İlk kitap 1880’de Sakızlı Ohannes Efendi tarafından hazırlanan Mebadi-i İlm-i Servet-i Millet (Milletlerin Serveti İlminin İlkeleri) idi. Ne yazık ki, bu ilk ve yetersiz çalışma da uzun süre takipçisiz kaldı.  A. Güner Sayar’ın Bir İktisatçının Entellektüel Portresi: Sabri F. Ülgener adlı kıymetli ve kavrayışlı çalışmasında da işaret edildiği gibi, 1940’lara kadar ülkemizin iktisat düşüncesinde yerini korudu. Ohannes Efendi’nin fikir ve politikada takipçisi Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Mehmet Cavid Bey oldu.

Sakızlı Ohannes Efendi ve Mehmet Cavid Bey piyasa ekonomisi ekolüne bağlıydı. Bu ekol yeterince gelişip olgunlaşamadı. Onun karşısında bulunan ve Sayar’ın belirttiği üzere gazeteci Ahmet Mithat Efendi, Harp Okulu hocası Akyiğitzade Musa Bey ve Durkheim sosyolojisini Türkiye’ye taşıyan sosyolog-politikacı Ziya Gökalp Bey tarafından savunulan korumacı okul da sığ ve zayıf kaldı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında iktisat ilmi bağımsız bir mektebe dahi sahip değildi. Gerek Almanya’da Nazilerin yükselmesinden ve muhtemel Nazi zulmünden korkarak Türkiye’ye gelen Alman hocalar (F. Neumann, W. Röpke, A. Isaac, W. Rustow, G. Kessler) ve bir kısmı onların yanında yetişmekte olanlar (S. Ülgener gibi ) ve  bir kısmı daha önceden yurt dışında doktora yapmış olanlar dâhil Türk hoca adayları İstanbul Üniversitesi’nin başta Hukuk Fakültesi olmak üzere başka birimleri bünyesindeydi.

İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü’nde epeyce iktisat hocası toplanmıştı ve iktisat (ve iktisatla ilişkilendirilen içtimaiyat, iş) derslerinin çoğu Hukuk Fakültesi bünyesinde verilmekteydi.

1936’da müstakil bir müessese olarak İktisat Fakültesi kuruldu. İİE’deki hocalar bu fakülteye geçti. İF’nin kurulması bir taraftan iktisat eğitiminin bağımsızlık kazanması, diğer taraftan ekonomi politikalarında devletçiliğin teorik alt yapısının güçlendirilmesine hazırlık yapılması anlamına geliyordu. Bazı iktisat tarihçilerinin iddiasının aksine, Türkiye kuruluşundan itibaren devletçi ekonomi politikası izlemişti. Ferdi ve cemiyeti yeniden ve ideal tipte yaratmak isteyen bir siyasî otoritenin iktisadî hayatı kontrolü dışında bırakması düşünülemezdi. Osmanlı’da Sakızlı Ohannes Efendi ve Cavid Bey ile ses bulan piyasa ekonomisi ekolü Cumhuriyet’in kurulmasıyla baskı altına alındı. Ülkedeki Türkçü akımın önemli sözcülerinden biri olan sosyoloji hocası Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu 1939’da yayınlanan bir yazısında şöyle dedi: “Ohannes Paşa-Cavid Bey mektebi ismi verilebilecek olan bu doktrine sahip tarihi bir denge içinde iktisat siyasetimizin şuursuz bir liberalizmde bulunduğu, bu iki iktisatçının asılları kadar kitaplarının ve fikirlerinin de gayri millî olduğu açıktır.”

Ekonomiye bakışta devletçiliğe iyice kayış hakkında, A. G. Sayar tarafından da belirtildiği üzere, Alman hocalardan F. Neumann şöyle dedi: “… Cumhuriyet Hükümeti, iki sene evvel İstanbul Üniversitesi’nde müstakil bir iktisat fakültesi vücuda getirmekle ekonomik mesele ve hadiselerin ciddi bir surette tetkikine ne kadar büyük bir ehemmiyet atfettiğini teyit etmiştir. Hükümeti de bu tarzda bir harekete sevk eden amil… Türkiye Cumhuriyeti’nin devletçiliğe doğru şuurlu teveccühüdür.” İktisatta devletçiliğin koyulaşmaya başlaması, Alman hocalardan daha piyasacı olan W. Röpke’nin Türkiye’den ayrılmasına sebep oldu.

Sonraki yıllarda hem İktisat Fakültesi’nde gelişen hem de adım adım başka yerlere yayılan iktisat eğitiminde devletçilik ağır bastı. Baba tarafından dindar ve dinî disiplinlerle meşgul olan bir aileden gelen Sabri Ülgener hoca, ülkede egemen Durkheim sosyolojisi yerine Weber sosyolojisine yakın duran çalışmalar yaptı. Ne var ki, çizgisini katıksız bir piyasa ekonomisi savunmasına taşıyamadı. Bunda bir taraftan Weber’in piyasa ekonomisi hakkındaki ikircikli tavrının diğer taraftan Ülgener’in önemsediği yine Alman W. Sombart’ın Marksizmle flörtünün etkisi herhalde olmuştur.

1940’lı yollarda iktisat eğitimi Keynes’in devletçi fikirlerinin istilasına uğradı. Meselâ Osman Okyar Keynes’in fikirlerini Türkiye’ye taşıdı. Hem Ülgener’den hem de Okyar’dan daha genç olan Aydın Yalçın, kendi nesli içinde piyasa ekonomisini en iyi anlayan ve savunan kişi oldu. Ancak, Türkiye özellikle 1960’ların başlarından itibaren Marksist ekonomi anlayışının istilasına uğradı. Marksizmin devrimci ateşi sosyoloji, siyaset çalışanlar yanında iktisat çalışanların da kafasını yaktı. Sadun Aren, Korkut Boratav gibi isimler Marksist iktisat anlayışının en vulgar yansımaları olarak ortaya çıktı.

Böylece on yollar boyunca Türkiye’de iktisat eğitimi ılımlı devletçi Keynesyenizm ile radikal devletçi Marksizmin boyunduruğunda kaldı. Hâlâ da durumun çok değiştiğini sanmıyorum. Buna bir de iktisadın matematikselleştirilmesi eklenince, iktisat eğitimi almak iktisadî hayatı anlamamaya-anlayamamaya giden yol oldu. İktisat okuyanlar hayalî meseleler ve despotizmi zorunlu kılan idealler etrafında dolandırıldı. Türkiye, Fransız ve Alman devletçi ekonomi ekolleri dışındaki ekollerden, hassaten çeşitli dallarıyla piyasa ekonomisi ekolünden ancak 1990’larda kelimenin doğru anlamıyla haberdar olmaya başladı. Ancak, bunda da maalesef henüz yeterince mesafe alamadı. Alması, bir taraftan liberal iktisatçıların sayılarının ve gayretlerinin artmasına, diğer taraftan muhafazakâr akademisyen ve fikir insanlarının kendilerini iktisadî sosyalizmin tahakkümünden kurtarmalarına bağlı.

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et