.: Adnan Küçük

Kuvvetler ayrılığı değil çatışması

Taslakta öngörülen değişikliklerin yargının kuşatılması anlamına geldiği iddiasında bulunmak, esasen kuvvetler dengesini yargı lehine bozan mevcut çarpık düzenin sürdürülmesinde cansiperane ısrarcı olmak anlamına gelir

Türkiye yeni bir anayasa değişikliği eşiğinde bulunuyor. Ama çok ilginç tecelli ki, daha önce bu anayasanın bir “Darbe Anayasası” olduğundan bahisle yerine demokratik sivil bir anayasanın yapılmasını savunanlar, şimdilerde bir başka şey söylemektedirler. Bir kısmı anayasanın değiştirilme zamanının şimdi olmadığını söylemekte; kimileri de bu anayasa değişikliği anayasaya aykırıdır diyerek müzakere kapısını tamamen kapatmakta; daha sonra da bu anayasanın uzlaşma ile değiştirilmesi gerektiğini söylemektedirler. Merak ediyorum, müzakere etmeden, müzakere kapılarını kapatarak uzlaşma nasıl sağlanır?

Taslağın, geneline bakıldığında demokratikleşme açısından çok önemli değişiklikler getirdiğini söylemek mümkündür. Bunlar üzerinde şimdilik fazla durmak istemiyorum. Burada olumlu gelişmeleri sıralamak yerine, en azında eleştiriye açık noktalar üzerinde durarak, yasama faaliyetine olumlu katkı sağlamak istiyorum.

DARBE ANAYASASINA VEDA

Şu bir gerçek ki, 1982 Anayasası’nı esaslı bir şekilde özürlü kılan temel husus, onun sadece bir darbe anayasası olması oluşturmamaktadır; o salt bir darbe anayasası olmanın çok ötesinde, askeri vesayeti bütün satır aralarına iyicene yerleştirmiş bir anayasadır. Bu hususiyeti sebebiyle de, bundan önce 16 değişiklik ile seksen küsür maddesi değiştirildiği halde hâlâ anti-demokratik unsurlar varlığını sürdürmektedir. Esasen taslak ile öngörülen değişiklikler Türkiye’nin yaşadığı sorunlara kapsayıcı ve yeterli düzeyde cevap verdiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Ancak taslak demokratikleşme açısından önemli bir aşamadır. Bu metinde eleştirilecek bazı hususlar vardır. Önce bu noktalara değinip sonra da, taslağa karşı duyulan sert muhalefetin mahiyeti üzerinde durmak istiyorum.

PAKETTEKİ EKSİKLİKLER

Taslak ile HSYK ve AYM’nin yapılarında önemli değişiklikler öngörülmekte; bu yolla bu kurumlar çoğulcu bir yapıya kavuşturulmaya çalışılmaktadır. AYM’nin yeniden yapılandırılmasına ilişkin eleştirilecek hususların başında Cumhurbaşkanı’na seçtirilecek üye sayısının TBMM’ye ayrılan kontenjandan fazla olması gelmektedir. Bir diğeri eleştirilecek husus da TBMM’ye seçtirilecek üyelerin doğrudan bu kuruma seçtirilmemesidir.

Çoğu ileri demokrasilerde yasamaya güven duyularak AYM’ne doğrudan üye seçme yetkisi verilirken, ülkemizde parlamentoya bu yetkiyi vermemek demokratik kültür açısından malul bir durumdur. Bir diğer husus, AYM’nin anayasaya uygunluk denetimi yapmasıdır. Oysa bu mahkemede şimdiye kadar Anayasa Hukuku öğretim üyesinin üye olması çok istisnadır. Anayasallık denetimi yapan bir kurumda Anayasa Hukuku alanında uzman kişilerin olmaması büyük bir eksikliktir. Taslakta hem belli oranda hukukçuların, hem de bunlar arasında en azından birkaç tane Anayasa Hukukçusu seçilmesi garantisinin sağlanması gerekmektedir.

HSYK’NIN TARAFSIZLIĞI DAHA ÖNEMLİ

HSYK’ya seçilecek üyeler arasında TBMM’ye üye seçme yetkisinin verilmemesi de bir eksikliktir. Şunu açıkça ifade etmek isterim ki, yargıda tarafsızlığın sadece TBMM ve yürütmenin HSYK’ya üye atamaları halinde bozulacağını, diğer bürokratik kurumlarca yapılacak atamaların yargıda tarafsızlığı kesinkes zedelemeyeceğini iddia etmek, Türkiye’de yaşanan gerçekliklerden tamamen habersiz olmak anlamına gelir. Şu kadarını ifade edeyim ki, tarafsızlık salt atayacak kurumla alakalı bir mesele değildir; bu, büyük oranda kişisel erdem ve adalet ahlakı donanımı ile alakalı bir meseledir. Burada samimi olmak gerekirse, TBMM ve yürütmenin bu kuruma üye seçip seçmemesi konusunda kıyamet koparmaktan ziyade, tarafsızlığın nasıl sağlanacağı konusunda kafa yormanın daha isabetli olduğu kanaatindeyim.

PARTİ KAPATILMAMALI

Taslak, partilerin salt tüzük ve programları ile milletvekillerinin yasama sorumsuzluğu kapsamında söyledikleri söz ve oylardan dolayı partilerinin kapatılmaları yolunu ortadan kaldırmış olması yönlerinden olumludur. Fakat yine de partilerin odak olma kapsamında yasama faaliyetleri dışında söyledikleri sözlerinden dolayı kapatılmaları yolu açık bulunmaktadır. Burada siyasi partilerin kapatılması davasında odak olmaya esas olacak ifade edilen düşüncelerin şiddeti içerip içermediğine bakılmamakta, bu ifadelerin Anayasa’nın 68/4. fıkrasında öngörülen ilkelere aykırı olması, odak olmaya esas olmak açısından yeterli olmaktadır. Kısaca taslak ile Venedik Kriterlerine uyum sağlandığını söyleyebilmek pek mümkün değildir. Diğer yandan kapatma davasının açılması sürecini başlatma konusunda yine inisiyatif Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilmiş bulunmaktadır. Bu şu anlama gelmektedir: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yine hissettire hissettire partiler hakkında delilleri toplayacak, bu durumu sürekli ilgili partiye ve kamuoyuna hissettirmeye devam edecek, muhtemelen AYM yerine, bu kez de sık sık TBMM’nin kapısını aşındırmaya devam edecektir. Bu durumda da yine sık sık parti kapatma konularını tartışmak durumunda kalabileceğiz. Diğer yandan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatma davası sürecini başlatması üzerine karar verme yetkisinin TBMM bünyesinde oluşturulacak bir komisyona verilmesi de isabetli değildir. Burada yapılması gereken şudur: Gerek partiler hakkında kapatma davasının açılması konusunda süreci başlatma, gerekse kapatma davasının açılıp açılmaması konusunda karar verme yetkileri TBMM Genel Kurulu’na verilmelidir.

YARGI NASIL KUŞATILIR?

Bir diğer önemli husus da, siyasi partilerin kapatılmasına sebep olan kişilere ilişkin siyasi yasak azaltılarak sürdürülmekte iken, bu kişilerin milletvekilliğinin düşmesi hükmü kaldırılmıştır. Bu çelişki arz etmektedir. kaldı ki, siyasi yasaklar AİHM tarafından da Sözleşmeye aykırı bulunmuştur. Bu vesileyle, siyasi yasakların da kökten kaldırılmasında fayda vardır. Bir küçük ama önemli öneri de şudur. Daha önceleri AYM, siyasi partilerin parti grubu toplantılarında söyledikleri sözleri, Meclis çalışmaları kapsamında değerlendirilmemekte, burada söylenen sözler yasama sorumsuzluğu dışında görmekte, dolayısıyla da siyasi parti kapatma sebebi kabul edilmekte idi. İşte siyasi parti gruplarında söylenen sözlerin de odak olmaya esas olan faaliyetler kapsamının dışına çıkarılması gerekmektedir.

TBMM ve yürütmenin HSYK ve AYM’ne üye seçmesinin, yargının yürütme ve siyaset tarafından kuşatma altına alınması anlamına geldiği; bunun da hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri ile çeliştiği iddiasına gelince. Bu iddiaların hukuki bir tutarlılığı olmadığı gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırılık görüşü de tamamen çarpıtmadan ibarettir. Şöyle ki; Bir kere gelişmiş batılı demokrasilerde gerek AYM’ne gerekse HSYK benzeri kurumlara siyasi kurumların üye atadıkları görülmektedir. Bunların bir kısmında Parlamento, bir kısmında Cumhurbaşkanı, bir kısmında da her iki kurum birlikte üye ataması yapmaktadır. Peki, bu ülkelerde bu tür bir atama yöntemi niçin benimsenmiştir; bu yöntem bizdekilerin de iddia ettikleri gibi yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkelerine aykırı değil midir; ya da bu ülkeler yoksa bizdekiler kadar doğru olan kuvvetler ayrılığı ilkesini bilmemekte midirler?

BİZDEKİ MODELİN EMSALİ YOK

Bütün bu soruların cevabı hayırdır. Bizdeki iddia sahiplerinin öngördükleri kuvvetler ayrılığı anlayışı dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. En katı kuvvetler ayrılığının olduğu ABD’de bile, karşılıklı denge-fren mekanizması mevcuttur ve bu bağlamda Federal Yüksek Mahkemenin bütün üyeleri Başkan tarafından atanır, Senato tarafından onanır. Kuvvetler ayrılığının daha yumuşak olduğu parlamenter sistemde ise kuvvetler arasında bir işbirliği ve karşılıklı etkileşim söz konusudur. Bu bağlamda yargı ile alakalı olarak şu söylenebilir. Yargı hem yasamanın hem de yürütmenin işlemlerini denetler ve hukuka aykırı bulursa iptal eder. Yasama ve yürütme de yargı kurumlarına atama yapmak suretiyle karşılıklı etkileşim ve denge sağlanmış olur. Nitekim diğer parlamenter rejimlerde de benimsenen sistem bu şekildedir. Bütün kuvvetlerin birbirinden tamamen bağımsız olması, birbirinden bağımsız güçlerin sürekli çatışma içerisinde olması neticesini doğurabilecektir. Oysa devlet yönetimi, ancak koordinasyon ile mümkün olur. Bu da karşılıklı etkileşim ve fren denge mekanizmasını, bir kuvvetin diğerine hükmetmesini engelleyici mekanizmaların varlığını lüzumlu kılar. Bu da, yargının iptal gücüne karşı, bu gücün, atamalar yoluyla dengelenmesini gerekli kılar. Dahası, bu kurumların içerisinde sağlanması gerekli çoğulculuk ancak bu yolla sağlanabilir.

Bizdeki iddia sahiplerinin düşüncelerinin esas alınması halinde ortaya şöyle bir manzara çıkacaktır: Yasama yürütmeyi etkileyebilir; bu yolla hükümeti ve bireysel olarak her bir bakanı güvensizlik oyu ile düşürebilir, yürütme de yasamanın etkinliklerine katılır, kanun tasarısı sunar, genel kuruldaki oylamalarda oy verir; bu şekilde yasama ve yürütme arasında karşılıklı etkileşim ve işbirliği, kuvvetler ayrılığı ilkesi ile uyumlu bir şekilde gerçekleşmiş olur. Yasama ve yürütme ile yargı arasındaki ilişkiye gelince; bu durumda yargı her iki kurumun her türlü işlemini iptal edebilecek iken, bu iki kurum yargıya karşı etkileşim ve işbirliği bağlamında hiçbir işlem yapamayacaktır. Bu da, yargının her iki kurum üzerinde tek yanlı üstün bir güce sahip olması anlamına gelecektir. Bu iddiayı savunmanın neticesinde, her iki güç üzerinde tahakküm kuran, icabı halde Anayasayı bile takmayan, fakat bu tutumu karşısında da bu güce karşı hiçbir şeyin yapılamadığı bir yargı kurumu ortaya çıkacaktır. Bir kişinin, hem parlamenter sistem içinde bir kuvvetler aykırılığı ilkesini savunup hem de taslağa karşı geliştirmiş oldukları iddialarını kuvvetler aykırılığı bağlamında meşrulaştırmaya çalışmaları tamamen çelişki arz etmektedir. İçinde yer aldığımız yumuşak kuvvetler ayrılığı ilkesi, yapılmak istenen değişiklikle tamamen uyumlu görünmektedir. Bütün bunlara rağmen, taslakta öngörülen değişikliklerin yargının kuşatılması anlamına geldiği iddiasında bulunmak, esasen kuvvetler dengesini yargı lehine bozan mevcut çarpık düzenin sürdürülmesinde cansiperane ısrarcı olmak anlamına gelir.

Esasen yapılması gereken tam teşekküllü demokratik sivil bir anayasadır. Ama bunun kısa vadede gerçekleşmesi şimdilik mümkün görülmüyor. İleri demokrasiler standardının yakalanabilmesi için, yukarıda izah ettiğim uyarıları da dikkate alarak taslağın kabul edilmesi; bununla yetinmeyip ileriki dönemlerde ya yeni baştan bir anayasanın yapılması ya da en azından peyder pey anayasa değişikliklerinin yapılmasına devam edilmesi gerekmektedir. Ta ki Anayasa askeri vesayeti öngören ruhundan kurtulıp, baştan sona demokratikleşinceye kadar.

Yenişafak, 31.03.2010