.: İbrahim Ayyıldız

Kutuplaştık hamdolsun

Siyasi partilerin bir işlevi, toplumdaki siyasî ya da iktisadî talepleri yönetime iletmesidir. İlk bakışta teknik bir konu gibi görünen “siyasi parti tipleri”nin de aslında derin toplumsal ve tarihî kutuplaşmaların birer eseri olduğu söylenebilir. Zira geçmişi ve dolayısıyla tarihsel çekişmeleri/kutuplaşmaları nispeten yeni olan ABD’de siyasi yapı 2 büyük parti üzerinden şekillenirken, Avrupa’da daha çok parlamenter yapı egemen olmuş, siyasî parti çeşitliliği sisteme ana rengini katmıştır.

Öte yandan toplumların ayrıştığı/kutuplaştığı konuların da yekpare olmadığı bilinmektedir. Bu bölünmeyi Marksistler sınıf kavgası, Weber statü, liberaller de birey-kolektivite üzerinden okur ve toplumların buna göre ayrıştığını ve belli çıkar grupları meydana getirdiğini iddia eder.

Böylece farklı toplumlarda farklı konular üzerinden ayrışan gruplar, en azından demokratik sistemlerde siyasi partiler yoluyla sesini duyurmaya, bununla da yetinmeyerek, sivil toplumda örgütlenerek lobi-propaganda vs. yollarla, isteklerini iktidar mekanizmasına aktarmaya ya da varlığını sürdürmeye çalışır.

Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: tarihsel süreç göz önüne alındığında toplumdaki ayrışmalar kaçınılmaz birer vakıadır ve siyasî partiler ya da dernek/vakıf/sendikalar da bu ayrışmaları/çıkarları bünyesinde toplayan birer araçtır. Siyasetin tanımı yapılırken de “uzlaşma” ve “çatışma”dan yola çıkılır ve bu iki kavramı bir arada kullanan tanımlara ulaşılarak, çıkarların vakıa olduğu ve siyasetin varlığının bunları çatışmaya varmadan çözme yöntemi olduğu sonucuna varılır.

Hal böyleyken siyasetin salt varlığının bir “uzlaşma” olduğu da, çağımızın liberal demokratik sisteminde hak ve özgürlüklerin alanının bu siyaset/uzlaşma sonucu belirlendiği de pekâlâ söylenebilir. Bu durumda hak ve özgürlüklerin sadece siyasî iktidarca kabul edilmesi gereken bir değer değil, aynı zamanda sonuçlarından bağımsız olarak “kullanılması”nın tabii olduğu da kabul edilmelidir. Bu konulara döneceğim.

Türkiye siyasetinde son yılların en sık kullanılan terimlerinden birkaçı “kutuplaşma” ve “uzlaşma” oldu. Zira AK Parti’li yıllarda Türkiye’nin kutuplaştığı, bunda siyasî iktidarın politikalarının da etkili olduğu savunulageldi. Yer yer iktidarın “gerilim siyasetini sürdürdüğü”nden dem vuruldu. Bu gerçekten öyle mi, ya da öyle olsa bile bunun salt “kötü” olup olmadığı, “uzlaşma”nın ne olduğu ya da bir siyasi ilke olup olmadığı da tartışmaya değer. Ama bunun sadece son yıllarda olduğu ya da geçmişte olmadıysa neden olmadığının da üzerinde durulması gerekir. Az önce değinildiği gibi toplumdaki ayrışmaların, çıkar mücadeleler birer vakıadır ve tabiidir de. Hal böyleyken neden kutuplaşmadan rahatsızlık duyulmakta?

Naçizane Türkiye’nin son yıllarda kutuplaştığı görüşünü ben de paylaşıyorum. Ancak geçmişte eğer kutuplaşıl(a)mamışsa, asıl bunun sağlıklı ve tabiî olmadığı kanısındayım. Bunu daha iyi anlayabilmek için bir an için tek partili yılları, “olağan dönem” olan askeri darbe yıllarını ve “olağanüstü dönem” olan sivil yönetimli yılları düşünelim. Tüm bu dönemlerde toplumda var olan çıkar ve talepler ya siyasi yolla yönetime hiç aktarılamadı, ya da eli kolu vesayet kurumlarınca de facto ve de jure bağlanmış olan iktidarlarca siyasete aktarılamadı. Siyaset her an “demoklesin kılıcı” başında sallanır buldu ve yönetimde kalabilmesi için vesayetle anlaşması gerektiğine hükmetti. Böylece kendine oy veren seçmenlerin isteklerini, “aslında hakiki Atatürkçülerin kendileri olduğu”nu ispat etmeye çalışarak mahcup bir edayla savunmaya çalıştı. Bu gayri tabii durumun sağlıklı olduğu düşünülebilir mi?

İlginç bir şekilde, Türkiye’de merkez sağ iktidarlar tüm bu vesayetle uzlaşma çabalarına rağmen sürekli olarak gizli birer ajandaya sahip olmakla suçlandılar. Tıpkı Avrupa’ya çalışmak için giden ve çok daha az maaşa çok daha fazla çalışan işçilerden duyulan sınıfsal/iktisadi rahatsızlığın kültürel, dinî ve adlî konularda yapılan eleştirilerle perdelenmesi gibi Türkiye’de de ne zaman mütedeyyin kesimi ilgilendiren konular birer siyasaya dönüşse toplumun kutuplaştığı, diğer kesimin kendisini baskı altında hissedebileceği, bu nedenle de mevcut somut baskıların bir süre daha, “Türkiye hazır olana kadar” devam etmesi gerektiği, dillendirilerek perdelenmekte, dinî/sınıfsal olana ilişkin antipatiye toplumsal gerekçeler bulunmaya çalışılmaktadır.

Yukarıda, özgürlüğün liberal demokrasilerde sadece bir değer olmadığı, aynı zamanda bunun kullanılmasının da tabiî sayılması gerektiğini belirtmiştim. Bu, Türkiye’de son yıllarda AK Parti hükümetinin toplumu kutuplaştırdığı, bu nedenle de mevcut siyasalarını değiştirmesi gerektiği yönündeki eleştiriler düşünüldüğünde önemli bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Dinî-siyasî-ideolojik-kültürel farklılıklar ekseninde çeşitli cemaat, dernek, vakıf, sendika, siyasî parti altında toplanıp baskı grubu oluşturulamayacak, çıkarlar siyasî kanallara aktarılamayacak, ya da bunlar birer hak olarak tanınmış olmakla birlikte “kullanılmasalar iyi olur” denilecekse, hak ve özgürlüklerin “salt” varlığı bir anlam ifade edecek midir?

Yine yukarda toplumsal grupların ve ayrışan çıkarlarının birer vakıa olduğu, sivil toplum örgütlenmelerinin ve bu arada siyasî partilerin ise bunları aktarmada birer araç olduklarına değinildi. Toplumsal farklılık ve çıkarların siyasete kanalize edilebilmesinin hak olarak kabul edilip bunun kullanılmamasının iyi olacağı söylenecekse bu örgütlere gerek kalır mı?

Sivil toplumun gelişmesini olumlayıp/destekleyip bu durumun doğal sonucu olarak, hâlihazırda var olan kutuplaşmanın kendine bu alanda yer bulmasının “zararlı” ya da “tehlikeli” kabul edilmesi apaçık çelişkidir.

“Kutuplaşma” ve “uzlaşma”nın Gezi olayları sonrasında da sıkça gündeme geldiğine şahit olduk. Ancak bu defa bu kavramları kullananlar sivil-asker bürokrasi ve onun dayandığı toplumsal tabandan ziyade (çünkü bunlar “uzlaşma”dan çok direk hükümetin/Erdoğan’ın istifasını istedi) sol-liberal çevreler oldu. Yani daha 3-4 yıl önce yaşanan Cumhurbaşkanlığı krizi sırasında sivil-asker vesayet ve onun siyasi uzantılarınca dillendirilen, ‘Cumhurbaşkanı’nın kim olacağı uzlaşmayla belirlenmeli, AKP tek başına bunu belirleyemez’ dayatmasına, ‘demokrasilerde uzlaşma siyasi yapı ve hukuki düzenin varlığıdır. Anayasa Cumhurbaşkanının ve onun nasıl seçileceğinin belirlemiştir ve bu hâlihazırda zaten uzlaşma demektir’ diyerek karşı çıkanlar Gezi Parkı için, ‘Hükümet bu konuda uzlaşmalı, bunu tek başına belirleyemez’ demeye başladı. Bu da bize, “sivil siyasetin önü açılsın, bürokratik vesayet gerilesin” diyen sol-liberallerin aslında siyasete duydukları güvensizliği ve “vesayet” eleştirilerinin “samimiyetsizliğini” göstermektedir. Kemalist güruhun, Türkiye’nin demokrasiye henüz hazır olmadığı, dolayısıyla da şartlar olgunlaşıncaya kadar bürokratik vesayetin sürmesi gerektiğini, siyasetçilerin sahtekâr, halkın cahil olduğunu söylemesi gibi sol-liberaller de Gezi olayları sırasındaki, ‘siyasetin halkı (burada gençleri) anlamadığı’, ‘Türkiye’de henüz “uzlaşma” kültürünün oluşmadığı’, ‘Erdoğan’ın buna çok uzak olduğu’ yönündeki kanaatleriyle kendi ‘vesayet’ jargonlarını oluşturdular.

Son olarak “kutuplaşma” söylemine karşı verilen tepkilere değinmek gerekir. Zira, toplumun kutuplaşmadığının Türkiye’de önemli bir kesim tarafından savunulmak zorunda hissedilmesi oldukça ironiktir. İroniktir zira kutuplaşma demokrasinin doğal çıktısı iken, bunun antidemokratik olduğu savunulabilmekte, kendisine karşı eleştirinin yapıldığı kesim ise kutuplaşmanın, dolayısıyla da aslında bunu sağlayan demokrasinin olmadığını demokrasi adına kanıtlamaya çalışmaktadır.

 

İngiliz Parlamentosu’nun yalnızca kadını erkek, erkeği kadın yapamayacağı, bunun dışında kudretinin yetmeyeceği bir konunun olmadığı söylenir. Aynı İngiltere’nin ve anglo-Amerikan dünyanın insan hak ve hürriyetlerini en iyi garanti altına almış ülkeler olması çelişki midir? Bu sorunun yanıtı bu yazının konusunu aşar. Ama Türkiye özelinde, Sivil-asker bürokratik “devlet” mi, “sivil siyaset” mi özgürlüklerimizi daha iyi garanti altına alır sorusu daha uzun yıllar sorulmayı hak edecek gibi görünüyor.