.: Mustafa Erdoğan

Kürt sorunu ve yeni anayasa (II)

Anayasa, bir topluluğun kendisini bir halk olarak kurduğunu simgeleyen bir pakttır. Bunun için de birarada yaşama iradesi, milliyetçi ve birlikçi olmamak gereklidir.

Geçen yazıda, başka nedenler yanında, Kürt sorununun çözümünün imkân dahiline girebilmesi için de “yeni anayasa”nın şart olduğunu, ama bunun da her şeyden önce Kürtlerin Türkiye’de “Türkler”le birarada yaşama iradesine sahip olmalarına bağlı olduğunu yazmıştım. Şimdi, o yazıda dile getirdiğim rezervleri bir yana bırakıyor ve söz konusu iradenin var olduğunu farz ederek anayasa meselesine geçiyorum.

Anayasa, her şeyden önce, bir topluluğun kendisini bir “halk” veya “siyasi bir heyet” olarak kurduğunu simgeleyen bir pakttır. Anayasanın bir “sözleşme” olması işte bu siyasi birlik iradesinin bir uzantısı olarak anlaşılmalıdır. Bu demektir ki, anayasanın içeriği üzerinde uzlaşma sağlayabilmek için, onu oluşturacak nüfusun içinde ortak bir birlik tesis etme konusunda herhangi bir tereddüt olmaması gerekir. Açıktır ki, sahiden bir birlik oluşturma iradesi taşımayan unsurların anayasanın içeriğini belirleyecek bir “sözleşme” üretmeleri mümkün değildir. Öte yandan, bu yolla yapılacak bir anayasaya bağlı kalmak da anayasayla ortaya konmuş olan beraber yaşama iradesinin ve bu yönde yapılmış olan taahhüdün gereğidir.

Türkiye örneği üzerinden konuşursak, “yeni anayasa”nın Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırması işte ancak böyle bir zemin üzerinde mümkündür. Kürtler yeni bir anayasa yapma konusunda “Türkler”le bu anlayış doğrultusunda birlikte hareket ederlerse çözüm için gerçekten de ilk ve en büyük adım atılmış olur. Çünkü, insanlar yapılmasına katıldıkları süreçlerin sonunda üretilen kararları benimseme ve onlara uyma konusunda daha büyük bir isteklilik gösterirler. Bu demektir ki, Kürtlerin bu iradeyi göstererek Türklerle birlikte ortak bir siyasi birlik altında yaşamanın çerçevesini belirlemeleri bu çerçevenin (anayasanın) içeriğinin ne olacağından daha önemlidir. En azından bu meselede, meşhur deyimle, “usul esastan önemlidir.”

Burada, habire Kürtlerin ne yapması gerektiğinden söz etmekle, ilk bakışta sanılabileceğinin aksine, onları tek taraflı bir ödev altına sokmak istiyor değilim. Çünkü, bu meselenin diğer yanında hem “Türkler”in de aynı ödev altında olması var, hem de Kürtlere terettüp eden ödevin de bir “hak” tarafı var. Şöyle ki: Sözünü ettiğim birliğin sahici olması sadece Kürtlerin değil, Türklerin de Kürtlerle beraber yaşamak istemelerine ve ortak girişimin eseri olacak olan “sözleşme”nin şartlarına uyma iradesini göstermelerine bağlıdır. Öte yandan, burada Kürtlerden yana sadece bir “ödev”den değil, fakat aynı zamanda bir “hak”tan da söz ediyorum: İnsanların kendilerini bağlayacak olan kural, kurum ve politikaların belirlenmesine katılmaya hakları vardır. Tersinden söylersek, hiç kimse yapılmasına katılmadığı bir karar uymaya zorlanamaz. Aksi halde özgürlükten değil tahakkümden söz etmiş oluruz.

Bütün bu anlatmaya çalıştığım şey, epey bir zamandır Türkiye’nin gündeminde olan “yeni anayasa” çerçevesinde özellikle anlamlıdır. Türkiye toplumu -belki 1921 Anayasası hariç- tarihinde ilk defa kendisini hukuki-siyasi bir kimlik olarak tesis edecektir. Çoğu kimse -özellikle de Türkler- eminim bunun aksini düşünüyordur. Onlara göre, “Türk milleti (veya “Millet/Milletimiz”) kendisini ilk defa siyasi bir heyet olarak inşa edecek konumdaki nevzuhur bir toplum değildir; Türkiye Cumhuriyeti zaten Türk milletinin siyasi birlik oluşturma iradesinin eseridir.” Kanaatimce, bu görüş iki nedenle kusurludur.

Birincisi, burada sözünü ettiğimiz, “millet”in kültüreltarihsel kavranışı değil, hukuki-siyasi bir varlık olarak “millet” veya kısaca siyasi toplumdur. Esasen, Türkiye’deki temel mesele -Kürt ve azınlık sorunlarına ilişkin bildik yansımalarıyla birlikte- “millet”in öteden beri kültürel olarak tanımlana gelmiş olmasıdır. İkinci olarak, yapılış tarzlarını göz önüne aldığımızda, Cumhuriyetin hiçbir anayasası toplumun kendisini siyaseten inşa ettiği belgeler değildir; bunlar, esas itibariyle, devletin kendisine uygun bir “millet” devşirmesine dayanaklık eden belgelerdir. Bugün eğer yapabilirsek, -Türkler, Kürtler ve diğer unsurlarıyla birlikte- Türkiye toplumu olarak ilk defa kendimizi yine kendimizin belirlediği siyasi ilkeler etrafında bir birlik olarak kurabileceğiz.

Bütün bunlardan sonra, çoğu kimse, “Peki öyleyse, bizim nasıl bir anayasaya ihtiyacımız var?” diye soracaktır. Bu haklı bir soru olabilir, ama eğer bununla kastedilen muhtemel anayasanın içeriğinin ayrıntılarını ortaya koymak ise, benim burada bunu yapmaya kalkışmam baştan beri söylediklerimi inkâr etmem demek olurdu. Çünkü, oluşturulması düşünülen siyasi birliğin kuralları “bilimin otoritesiyle” -veya başka bir otorite tarafındandayatılamaz; bunlar ancak bu birliği oluşturanlarca müzakereci bir süreç içinde belirlenebilirler.

Yine de, anayasanın “kuralları” değilse de ona hâkim olması gereken “ilkeler” hakkında birkaç not düşmek uygun olur sanıyorum. Ben bunları esas itibariyle “negatif” ilkeler -ne yapılması gerektiğini belirtmek yerine, kaçınılması gereken şeyleri gösteren ilkeler- olarak düşünüyorum. Bu çerçevede kaçınılması gereken şeylerin başında, kurulacak siyasi birliğin aşırı “birlikçi” ve milliyetçi olması gelmektedir. “Birlikçi” anlayışa dayanan bir anayasanın farklılıkları birarada tutmak için hiç de uygun bir çerçeve oluşturmayacağı aşikârdır.

Milliyetçilik ise, kurucu unsurlardan birinin -tabii ki, çoğunlukta olanın- kültürel kimliğini – ve hatta siyasi iradesini- öne çıkarmak ve diğer kimlikleri ona tabi kılmak suretiyle, farklı unsurların birarada yaşama iradesini zedeler ve toplumsal barışı tahrip eder. Kürt sorununun çözülmesini konuştuğumuz bir yerde böyle bir tercihin zaten hiç masada olmaması gerekir. Birlikçiliğin başka bir tehlikesi de iktidarı merkezileştirmesi ve onu bütün topluma vesayet edecek geniş yetkilerle donatmasıdır. Onun için, eğer sahiden özgür, demokratik ve çoğulcu bir birlik kurma peşindeysek, merkeziyetçiliğin her türünden uzak durmamız gerekiyor.

Aynı temel yaklaşım, ayrıca, yeni anayasanın mümkün olduğunca “usuli” bir metin olarak tasarlanmasını da gerektiriyor. Bununla, kamu hayatına ilişkin olarak hangi temel siyasetlerin izlenmesi gerektiğini değil, fakat bu siyasetlerin nasıl bir yöntemle kararlaştırılacağını gösteren bir anayasayı kastediyorum. Buna bağlı olarak, “negatif” anayasa, kültürel ve ideolojik içerikten mümkün olduğunca arındırılmış anayasa demektir. Bu iki özelliğiyle birlikte, “negatif” veya “usuli” anayasa bir yandan kültürel çeşitliliğin muhtelif unsurlarına – siyasi olanı dahil- kendilerini ifade için daha geniş alan bırakır, öte yandan partilere ve temsili kurumlara ideoloji ve politika dayatmamak suretiyle topluma demokratik müzakere için daha geniş bir alan bırakır.

Türkiye toplumu olarak, umarım önümüzdeki aylarda hiç değilse bu kadarını başarabiliriz. Hem Kürt sorununun hem de diğer temel sorunlarımızın çözümü için…

Taraf, 27.07.2011