.: Mustafa Erdoğan

Kürt sorunu ve Anayasal yurttaşlık

Hükümetin Kürt sorununun çözümü için başlattığı girişim “anayasal yurttaşlık” kavramını yeniden gündemimize soktu. Birçok kişi kavramın atıfta bulunduğu siyasi anlayışın Kürt sorununun çözümü için de uygun bir çerçeve olabileceğini varsayıyor.

“Anayasal yurttaşlık” kavramı genellikle çok-kültürlü toplumlarda siyasi kimliği tanımlamanın ve dolayısıyla siyasi sadakat sorununu çözmenin bir yolu olarak takdim edilmektedir. Buna göre, soy ve dil birliğine dayanan bir “ulus” anlayışı günümüz çoğulcu toplumlarındaki siyasi kimlik sorunlarını çözemez. Etnik, kültürel ve dini farklılıkların karakterize ettiği bir toplumda siyasi sadakat kültürel birliğe (“ulusal kültür”e) değil fakat ancak liberal-demokratik bir anayasanın norm ve değerlerine dayanabilir.

Böyle soyut referansları olan bir siyasi kimliğin çoğulcu toplumları bir arada tutabilecek bir sivil bağ olarak işlev göreceğinden ve toplumsal bütünleşmeye hizmet edebileceğinden kuşku duyanlara karşı Habermas bunun pekalâ mümkün olduğunu belirtmiştir. Çünkü, ona göre, toplumdaki farklı hayat tarzları karşısında tarafsız olan bu norm ve değerler bütün yurttaşların müzakereci bir kamusal tartışmaya aktif katılımı yoluyla şekillenecektir.

Türkiye’nin esas olarak etnik ve kültürel kimliğe dayalı geleneksel resmi yurttaşlık anlayışının “anayasal yurttaşlık” kavramıyla uyumlu olmadığı açıktır. Türkiye’nin “anayasal” olarak bir yurttaşlık tanımının var olması da buradaki anlamda “anayasal yurttaşlık”la aynı şey değildir. Çünkü, bu tanımın kendisi etnik olduğu gibi, genel olarak da Anayasanın ilkeleri evrenselci ve tarafsız değil, yerelci ve “Türklük” yanlısıdır. Kaldı ki, bu anayasal ilkeler demokratik müzakerenin eseri de değildir.

“Anayasal yurttaşlık”a ilişkin tezin Türkiye’nin çoğulcu yapısına uygun olduğu söylenebilir. Türkiye’nin siyasi kimliğini etnik ve kültürel türdeşlik anlayışından arındırılmış bir şekilde ve daha soyut demokratik ilkeler ve normlarla yeniden tanımlaması gerekmektedir. Yurttaşlığı “Türklük”le tanımlamaktan ve toplumu bir “etnik Türkler cemaati” olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Türkiye’yi, demokratik bir anayasal sistemin norm ve ilkeleri etrafında bir araya gelmiş siyasi bir birlik olarak kavramamızın zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Türkiye’nin genelde daha liberal ve daha demokratik olmasını gerektiren “anayasal yurttaşlık”ın özel olarak Kürt sorununun çözümü için de uygun bir hareket noktası olup olmayacağı sorulabilir. Bu sorunun cevabını düşünürken gözden kaçırılmaması gereken önemli noktalar var. Bir kere, “anayasal yurttaşlık” tezi belli bir etnik kimlik sorununa cevap olmaktan çok, genel bir modeldir ve bu modelin, farklı etnik kimliklerin resmen tanındığı bir tür “kimlikler anayasası” öngörmediği söylenebilir. Bu model farklı kimliklerin ayrı kompartmanlar şeklinde yan yana durmasını değil, fakat onların bir tür sivil bağ olarak işlev görecek soyut-anayasal ilke ve değerler temelinde beraber-yaşamalarını öngörmektedir.

İkinci olarak, “anayasal yurttaşlık” anlayışı açısından mesele etnik-kültürel bakımdan tarafsız bir anayasa ve bununla tutarlı bir yurttaşlık tanımından ibaret değildir. Bunun nasıl yapıldığı da aynı derecede önemlidir; bu yeni tanımların demokratik bir müzakerenin ürünü olması şarttır. Bu ise, şüphesiz Kürtlerin de bu demokratik müzakere sürecine aktif katılımını gerektirmektedir, ama onların bunu herkes için geçerli olabilecek genel ve soyut ilkelere referansla yapmaları beklenir. Yani, “Kürtler” olmaktan ziyade, “anayasal bir demokrasi”nin yurttaşları olarak…

Star, 20.08.2009