.: Mustafa Erdoğan

Kürt sorunu ve Anayasal yurttaşlık

Habermas’ın önerisi, liberal çokkültürcülüğün Amerikan türünden özünde pek farklı değildir. 

“Anayasal yurttaşlık” tartışması Türkiye’nin gündemine ilk defa 1990’ların ilk yarısında girmişti. İlginçtir, bugünkü gibi o zaman da siyasi seçkinlerin aklında Kürt sorununun çözümüne katkı yapmak düşüncesi vardı. Nitekim, bu kavramı resmî gündeme taşıyan zamanın cumhurbaşkanı Demirel daha önce de “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. Üç yıldır gündemde olan ve adı birkaç defa değişen malum “Açılım”la ilgili olarak da zaman zaman “anayasal yurttaşlık”tan söz edilmektedir. Birçok kişi kavramın atıfta bulunduğu siyasi anlayışın Kürt sorununun çözümü için de uygun bir çerçeve sağlayabileceğini düşünüyor.

“Anayasal yurttaşlık” kavramı genellikle çok-kültürlü toplumlarda siyasi kimliği tanımlamanın ve dolayısıyla siyasi sadakat sorununu çözmenin bir yolu olarak takdim edilmektedir. Buna göre, soy ve dil birliğine dayanan geleneksel “ulus” anlayışı günümüz çoğulcu toplumlarındaki siyasi kimlik sorunlarını çözemez. Etnik, kültürel ve dini farklılıkların karakterize ettiği böyle bir toplumda siyasi sadakat kültürel birliğe (“ulusal kültür”e) değil fakat ancak liberal-demokratik bir anayasanın norm ve değerlerine dayanabilir.

Birçok kişi böyle soyut referansları olan bir siyasi kimliğin çoğulcu toplumları bir arada tutabilecek bir sivil bağ olarak işlev göreceğinden ve toplumsal bütünleşmeye hizmet edebileceğinden kuşku duymaktadır. Başta Habermas olmak üzere anayasal yurttaşlık teorisyenleri ise bunun mümkün olduğu görüşündedirler. Çünkü, Habermas’a göre, bu norm ve değerler hem toplumdaki farklı hayat tarzları karşısında tarafsız oldukları, hem de bütün yurttaşların müzakereci bir kamusal tartışmaya aktif katılımı yoluyla şekillenecekleri için, pekâlâ bu işlevi yerine getirebilirler. H abermas’ın “anayasal yurtseverlik” tezi aslında modern demokratik toplumda siyasi kimliği yeniden tanımlama girişimidir. Çokkültürlü demokratik bir toplum etnik-kültürel bir ulus anlayışıyla sürdürülemeyeceğine göre, Habermas, belirttiğim gibi, böyle bir toplumu neyin bir arada tutabileceğini araştırmaktadır. Ona göre, yurttaşlık bağını etnik kökene veya kültürel kimliğe dayandıran anlayış hem günümüz toplumlarının çok-kültürlü yapısına ters düşmekte, hem de demokratik katılım için elverişli bir zemin teşkil etmemektedir. Onun için, demokratik hukuk devletinde yurttaşlığın etnik-kültürel benzerlik yerine, anayasal-demokratik ilke ve normlara dayanması ve bu referansların yurttaşların aktif katılımıyla oluşturulması gerekir.

Aslına bakılırsa, modern ulus-devlet paradigmasını aşma ve yeni bir kimlik ve yurttaşlık referansı oluşturma amacı güttüğü açık olmakla beraber, Habermas’ın projesi gerçekte ne ulusu ne de devleti modern anlayıştan köklü biçimde farklı olarak tanımlamaktadır. Bu haliyle o, ulus-devletin açmazına onun sınırlarını çok fazla zorlamadan siyasal toplumun dokusunu bir ölçüde gevşetmeyi, ama bunu yurttaş katılımını siyasi kimliğin tanımlayıcı bir unsuru haline getirerek yapmayı önermektedir. Bu açıdan bakıldığında, Habermas’ın önerisi, nispeten güçlü demokratik vurgusu dışında, liberal çok-kültürcülüğün Amerikan türünden özünde pek farklı değildir. Bu benzerlik, her iki tasavvurun da illiberal kültürleri kendi “ulus” tasavvurlarına dahil etmedeki çekingenliklerinde daha da belirgindir. Buna karşılık, Habermas’ın tezi mesela Chandran Kukathas’ın liberal olmayan toplulukları dışlamayan son derece gevşek “liberal takımadaları” tasavvurundan daha demokratik olsa da, daha sıkı ve dışlayıcı -dolayısıyla, daha az özgür- bir siyasi birliği öngörmektedir.

Türkiye’ye gelirsek, buradaki esas olarak etnik ve kültürel kimliğe dayalı geleneksel resmi yurttaşlık anlayışının “takımadaları” tasavvuru şöyle dursun, “anayasal yurttaşlık” anlayışıyla bile uyumlu olmadığı açıktır. Gerçekten de Türkiye’nin sivik anlayışla uyuşmayan yurttaşlık tanımının referansı esas itibariyle etnik-kültürel kimliktir. Türkiye’nin siyasi kimliğini bugün de hâlâ dil, soy ve hatta din birliği tanımlamaktadır. Bu durumun Türkiye toplumunun halihazırdaki heterojenliğine ve kültürel çeşitliliğine uygun düşmediği bellidir. Özellikle Kürtlerin ve Alevilerin kültürel kimlik temelli taleplerine sistemin tutarlı bir cevap üretememesi ve bunun yol açtığı toplumsal barışla ilgili gitgide ağırlaşan sorunların varlığı bunun göstergeleridir. Gayrımüslim azınlıkların maruz bırakıldıkları kimi sivil ve siyasal hak yoksunlukları ve baskılar da şüphesiz aynı dışlayıcı yurttaşlık tanımının sonucudur.

Bu arada, Türkiye’nin “anayasal” (hukukî) olarak bir yurttaşlık tanımının var olmasının buradaki anlamda “anayasal yurttaşlık”la aynı şey olmadığını da özellikle vurgulamak gerekir. Çünkü, bu tanımın kendisi etnik olduğu gibi, genel olarak da Anayasanın ilkeleri evrenselci ve tarafsız değil, yerelci ve “Türklük” yanlısıdır. Kaldı ki, bu anayasal ilkeler demokratik müzakerenin eseri olarak ortaya çıkmış da değildir. Esasen, “siyasi” olanın (siyasi birliğin, siyasi otoritenin ve yurttaşlığın) etnik kimliğe ve kültüre referansla tanımlanması, toplum kültürel bakımdan çoğulcu olsun olmasın, kavramsal bir çelişkidir. Çünkü, etnisite ve kültürün siyasi olanla örtüşmesi -yani, muhafazakârların “devlet-millet özdeşliği” ideali- siyasi birliği sıkıdokulu bir cemaate dönüştürür. Bunun pratik sonucu ise “millet”in -doğrudan doğruya veya temsilcileri eliyle- “fertleri” üzerinde kayıtsız-şartsız egemenliği, kısaca özgürlüksüz bir sözde “demokrasi”dir.

Bu nedenle, “anayasal yurttaşlık”a ilişkin önerinin -yeterince özgürlükçü ve kapsayıcı olmasa da- Türkiye’nin halihazırdaki Türkçü-devletçi-birlikçi statükosunun çoğulculuğun gereklerine uygun hale getirilmesine katkı yapabilir. Çünkü, Türkiye’nin siyasi kimliğini en azından etnik ve kültürel türdeşlik anlayışından arındırılmış bir şekilde ve daha soyut demokratik ilkeler ve normlara referansla yeniden tanımlaması gerekmektedir. Bu çerçevede, yurttaşlığı “Türklük”le tanımlamaktan ve toplumu bir “etnik Türkler cemaati” olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Türkiye’yi, demokratik bir anayasal sistemin norm ve ilkeleri etrafında bir araya gelmiş çoğulcu bir siyasi birlik olarak kavramamızın zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Türkiye’nin genelde daha liberal ve daha demokratik olmasını gerektiren “anayasal yurttaşlık”ın özel olarak Kürt sorununun çözümü için de uygun bir hareket noktası olup olmayacağı sorusu akla gelebilir. Bu sorunun cevabını düşünürken gözden kaçırılmaması gereken önemli noktalar var. Bir kere, “anayasal yurttaşlık” tezi belli bir etnik kimlik sorununa cevap olmaktan çok, genel bir modeldir ve bu modelin, farklı etnik kimliklerin resmen tanındığı bir tür “kimlikler anayasası” öngörmediği söylenebilir. Bu model farklı kimliklerin ayrı kompartmanlar şeklinde yan yana durmasını değil, fakat onların bir tür sivil bağ olarak işlev görecek soyut-anayasal ilke ve değerler temelinde beraberyaşamalarını öngörmektedir. Dolayısıyla, “anayasal yurttaşlık”çı anlayışın bu sorunun çözümüne katkı yapabilmesi için, “Kürt Sorunu ve Yeni Anayasa” başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Türklerle Kürtlerin barışçı bir şekilde bir arada yaşamayı sahiden istiyor olmaları gerekir.

İkinci olarak, “anayasal yurttaşlık” anlayışı açısından mesele etnikkültürel bakımdan tarafsız bir anayasa ve bununla tutarlı bir yurttaşlık anlayışına geçilmesinden ibaret değildir. Bu anayasanın nasıl yapıldığı da aynı derecede önemlidir; yani, bu yeni tanımların ve diğer referans ilkelerin başta Türkler ve Kürtler olmak üzere Türkiye toplumunu oluşturan bütün unsurların kendi aralarında yapacakları demokratik bir müzakerenin ürünü olmaları şarttır. Esasen, böyle bir siyasi kimlik bilincinin -evrensel dahi olsalar- hazır anayasa ve hukuk kalıplarının ithali veya iktibası yoluyla oluşturulamayacağı da açıktır. Başka bir ifadeyle, bütün unsurlarıyla toplumun kendisinin müellifi olmadığı bir anayasa böyle bir birliğin referansı olamaz.

Taraf, 09.08.2011