.: Arda Akçiçek

Kürt Bölgesel Yönetimi, Türkiye ve Petrol

 

CHP’nin Ahmet Davutoğlu hakkında verdiği gensoru önergesi (http://goo.gl/pwGac) şimdiye kadar çok da dikkat çekmeyen ama aslında oldukça önemli olan bir sürecin kamuoyu gündemine gelmesine neden oldu. CHP’nin verdiği gensoruda, Kuzey Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) ile Türkiye arasında kurulan ilişkinin hem ahlaki, hem hukuki, hem siyasal hem de güvenlik açısından sorunlu olduğunu belirtmesinin ötesinde, bu gensorunun, kurulmaya çalışılan ekonomik ilişkinin referans noktalarını görmemize yardımcı olmasından başka bir önemi yok gibidir.

CHP, taraflar arasındaki enerji anlaşmasını (eğer varsa) ahlaki açıdan sorunlu bulmuş; çünkü petrol taşımacılığı ve inşaat sektöründe faaliyet gösteren iki şirket Başbakan’a yakınmış ve şimdi yapılan anlaşma çerçevesinde bu iki şirket kazanç sağlıyormuş. Hukuki açıdan sorunluymuş; çünkü anlaşma yapılmış olmasına rağmen TBMM’nin onayına gelmemiş. İlk iddianın kanıtlanmasının mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz; üzerinde durmanın gerekli olmadığı açık. CHP, ikinci iddiasında haklı olabilir; ancak bu sonuçta hukuki, yani teknik bir mesele ve düzeltilmesi mümkün bir durum.

Gensorunun, konunun meşruiyetini sorgulayan kısmı ise kurulan ekonomik ilişkinin siyasi açıdan sorunlu olduğunu iddia ettiği kısmıdır. Bu anlaşmayla KBY’yi – bir devlet olarak – tanımış olacağımız, bu tanımanın Irak’ı bölecek bir sürece gideceği ve Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma politikamızı ihlal edeceği endişesi vardır. Bundan daha kötüsü, bu ilişkilerin Türkiye’yi de bölecek olmasıdır. CHP’nin verdiği gensorunun rasyonel ve barışçıl olmayan kısmı da aslında burasıdır.

Niye mi?

Önce rasyonel olmayan kısmına değinelim: Bugün, Kürt Bölgesel Yönetiminin kontrolünde bulunan bölgede 22 ülke, 50 şirket ve 15 milyar Dolar  civarında enerji yatırımı vardır. Basra Körfezi’nde bulunan birçok Amerikan şirketi, petrol tesislerini Kuzey Irak’a kaydırmaktadır. Türkiye’nin, bölgesinde, özellikle yeraltı enerji kaynakları açısından fakir bir ülke olduğu ve halihazırda İran ve Rusya’ya bağımlı olduğu bilinmektedir. Dünyanın neredeyse en pahalı enerjisini kullanan Türkiye, bu iki ülkeden enerjiyi ciddi anlamda pahalıya almaktadır. Öyleyse, Türkiye’nin, hemen sınır komşusu olan, sahip olduğu kaynakları kullanarak kendine ekonomik ve siyasi kazanımlar sağlamaya çalışan bir bölgenin sağladığı bu doğrultudaki bir avantajı, çok da anlamlı olmayan bir siyasi çıkarım yüzünden görmezden gelmesi ve bölgedeki hareketliliği başka ülkelerin kontrolüne bırakması irrasyonel olmaz mı!

Irak Anayasası, bugün Irak’ın enerji ticaretinden elde ettiği gelirin % 17’sinin KBY’ye bırakılmasını öngörmekte. Ne var ki Bölgesel Yönetim bu miktarı Merkezi Hükümet’ten alamamaktadır. Maliki’nin, Barzaniler’den hoşlanmadığı çok açık ve Bölgesel Yönetimin anayasa tarafından öngörülen payını vermemek konusunda inatçı görünmektedir. Nitekim, KBY’nin ekonomik ve siyasi anlamda güçlenmesi Maliki’nin arzuladığı bir gelişme olmayacaktır. Bu nedenle Irak’ın bölünebileceği iddiasını ortaya atarak duruşunu meşrulaştırmaya uğraşması doğal bir çabadır. Öte yandan Merkezi Hükümetten hakkı olan payı alamayan Bölgesel Yönetim, doğal olarak başka bir alternatife yönelerek  elindeki en güçlü kartı oynamayı tercih etmektedir. Enerji ticaretiyle hem ekonomik hem de siyasi avantaj elde etmeyi beklemektedir. Nitekim Erbil’in son yıllarda yakaladığı gelişme,  hevesleri de arttırmaktadır. Buna rağmen, Bağdat, Irak’ın tüm petrolleri üzerinde tek egemen ve yetkili olduğunu iddia etmeye devam etmektedir.

Konunun tarafları yalnızca Bağdat ve KBY değildir elbette. ABD halihazırda konrolü elinde tutarken, İran faktöründen dolayı Bağdat’ın yanında olmak durumunda kalmaktadır. Güçsüz bir merkezi Irak hükümeti bölgede İran’ın elini güçlendirecekken bu, son noktada ABD’nin çıkarlarına ters düşecektir. Bu nedenle ABD, Türkiye’nin, KBY ile kurmaya çalıştığı ilişkilerde Bağdat yönetimini aşması konusunda rahatsız durumda. Bunun yanında, Kuzey Irak’a taşınmaya başlayan ABD petrol şirketleri de farklı bir amacın göstergesi olarak algılanmalıdır.

Bir başka aktör olan Türkiye ise dış politika ve enerji politikasında rasyonel davranmayı tercih etmektedir. İran ve Rusya arasında sıkışmış olan Türkiye, daha ucuz ve masrafı az enerji almayı istemekte, dolayısıyla hemen sınırında duran bir alternatifi değerlendirmeye çalışması mantıklı durmaktadır.

Tartışmanın önemli bir diğer boyutu, enerji alışverişi dolayısıyla Türkiye ile KBY arasında artan ikili ticari ilişkilerin uzun vadede istikrar getirebileceğinin görülememesi. Türkiye, zaten uzun yıllardır Kuzey Irak’la ticaret yapmaktadır. Halihazırda yüzlerce Türk şirketi bölgede faaliyet göstermektedir. Nitekim, Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın uzun vadede Türkiye-Irak ilişkilerine önemli katkılar sağladığı da bir gerçek.  Kuzey Irak’tan Türkiye’ye giren petrol hem Türkiye’yi hem de Irak’ı değiştirmiştir. Kısa bir süre önceye kadar bölgedeki Kürtlerle (KBY’yle) muhatap olmaktan çekinen Türkiye, ticaret sayesinde –zaten bölgede siyasi ve sosyal bir gerçeklik olan- Kürt Bölgesel Yönetimiyle iyi ilişkiler kurmak yönünde olumlu adımlar atmaya başlamıştır. Yani aslında çoğu zaman anlamı olmayan siyasi kaygılar nedeniyle belirli avantajlı durumları görmezden gelmek gibi irrasyonel ve çatışmacı bir tercih yerine, ilişki kurup barışçıl bir süreçte ticaret yaparak kazanım elde etme alternatifini kullanmayı istemektedir.

Bu süreçten birkaç önemli sonuç çıkarmak mümkündür: Herşeyden önce, enerjinin ciddi bir siyasal unsur haline dönüştüğü günümüzde, Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda bir enerji politikası üretmesi ve bununla bağlantılı bir dış politika belirlemesi kadar normal bir durum yoktur. İkincisi, bu anlamda KYB ile geliştirilecek ticari ilişkiler, tıpkı son yıllarda Erbil’de olduğu gibi, bölgenin gelişmesine ve refahın artmasına katkı sağlayacaktır. Buna ilaveten, yapılacak enerji ticareti uzun vadede bölgenin istikrarlı bir hale gelmesine ve barışa destek sağlayacaktır. Oluşturulacak karşılıklı bağımlılık hali, daha az sorun çıkmasına yol açacak; sorun çıksa bile barışçıl yollardan çözümlenmesi gerektiğini hatırlatacaktır.  Irak’ın bölüneceğini, bunun Türkiye yüzünden olacağını ve ardından da Türkiye’nin akıbetinin de aynı olacağını öngörmek için elimizde hiçbir veri yoktur. Söz konusu durum bir ihtimalse, bu ihtimal her ülke için geçerli olabilir. Öte yandan, Türkiye’nin bölgede böyle bir girişimde bulunmuş olmasının güvenliği ortadan kaldıracağına yönelik argüman da yeterli değildir. Tam aksine, bu tarz bir ilişkinin daha çok güvenlik yaratacağını söylemek mümkündür. Bölgedeki çıkarlarının tehlikeye düşmesini istemeyen taraflar, bölgenin güvenliğini de tehlikeye atmayacaklardır. Öyleyse, Türkiye’nin rasyonel davranıp kendi çıkarlarını korumaya ve enerjiyi daha ucuza almaya, bu anlamda Rusya ve İran’a bağımlılığını azaltmaya çalışmasında; buna ilaveten, barışçıl yollarla ticaret yaparak ilişkilerini düzeltmeye uğraşmasında ne gibi yanlış vardır!