.: Mustafa Erdoğan

Kürt açılımı: Ümitler ve tereddütler

Hükümetin “Kürt Açılımı” hem ümitler hem de tereddütler doğuruyor. Gerçi “açılım”ın kapsamı henüz netleşmiş değil ve üstelik ilk izlenimler bunun güvenlik perspektifinin ağır bastığı bir girişim olacağı yönündedir, ama yine de hükümetin bu meselede samimi ve kararlı olduğu görüntüsü iyimser bir hava yaratmaktadır.
Ama bu iyimserliği paylaşmayanlar da var. Şüphesiz, hükümetin başlattığı bu sürecin eksik-gediklerine dikkat çekmekte ve bu esnada yapılan hataları eleştirmekte bir yanlış yok. Fakat görünen o ki, “Kürt Açılımı”na muhalefet partilerinden ve medyadan yöneltilen bazı itirazlar bu çerçeveyi çok aşıyor. Bu itirazları gördükçe insan “bunlar Kürt Açılımının akamete uğramasını istiyorlar” diye düşünmekten kendini alamıyor.

Polis Akademisi’nde yapılan “çalıştay” ve ona katılan gazeteciler hakkında söylenen ve yazıp-çizilenlere bakın meselâ. Bilmem kaç “hain” veya “kötü” adamdan, “yandaş gazeteciler”den filân söz edenler var. Bu girişimi vesile edinip Kürt sorununun çözümü hakkındaki görüşlerini açıklamak yerine, çalıştayı  ve bu süreçteki diğer görüşmeleri karalamayı tercih edenlerin çözüme samimi olarak katkıda bulunmak istediklerine nasıl inanabiliriz?…

Söz konusu “çalıştay”a katılanları bütün medya organlarını temsil etmediği doğrudur. Onun için, bu açılımın “sağlığı” bakımından daha geniş kesimlerin görüşlerine başvurulmasına elbette ihtiyaç vardır. Esasen, daha sonraki gelişmeler hükümetin de bu konuda aynı görüşte olduğunu gösterdi. Bu arada sayın Başbakanın DTP yetkilileriyle yaptığı görüşme iyimserlik havasını pekiştirmiştir.

Öte yandan, acaba bu tür müzakere ortamlarının medyanın ve hatta akademyanın tam bir temsiline dayanması zorunlu mudur?… Öyle ya, Kürt sorununun çözümü konusunda esasen bir fikri olmayanların, dahası, şimdiye kadar yazıp-söyledikleriyle böyle bir sorunun varlığını kabul etmediklerini ve statükonun olduğu gibi muhafazasından yana olduklarını belli etmiş olanların bu sürece bir katkısı olabilir mi?…

Nitekim, hükümetin “dışlayıcı” tutumunu eleştirenlerin çoğunun Kürt sorunu hakkında halâ yazıp-çizdiklerine bakarsanız, bunların dışlanmış olmalarının pek de bir kayıp olmadığını anlayabilirsiniz. Halâ işin “gırgırında” olan, meselenin ciddiyetinden uzak üslupla yazıp-çizen veya AKP’ye karşı önyargılarının gözlerini neredeyse kör ettiği gazeteci taifesini bir yana bırakıp, daha “suret-i haktan” görünenlere bakalım.

Meselâ, CHP liderinin sözlerinden aldıkları ilhamla, bu sürecin “çözülme” ve “ayrışma”yı tetikleyebileceği endişesini dile getirenler var. Bunları okuyunca, insanın, “bunlar şimdiye kadar nerede yaşıyorlardı acaba?” diye sorası geliyor. Çözülme ve ayrışmayı asıl tetikleyenin bugüne kadar izlenen inkâr ve milliyetçilik politikaları olduğunu, çözümsüzlük devam ettiği sürece de bu riskin büyüyeceğini görememesi için insanın kendisini nasıl şartlandırmış olması gerekir acaba?… Sorunu olan insanlarla konuşup-görüşmek, onlarla diyalog kurmak mıdır ayrıştırıcı olan, yoksa onlara kulaklarını tıkamak mı?…

Evet, bunlar “Kürt Açılımı”nın karşılaştığı ve daha da karşılaşabileceği bazı zorluklar. Esasen beklenmedik şeyler de değil. Ama kanaatimce bu meseledeki en büyük zorluk, bu girişimin sonuçları konusunda aşırı iyimser beklenti içine girilmesidir. Çözüm konusundaki iyi niyet ve kararlılık sürdürülse bile bu sorunun bugünden-yarına çözüleceğini kimse beklememelidir.

Aynı şekilde, çözümün “acısız” olacağını da zannetmemeliyiz. Toplumsal sorunlar mekanik arızalar değildir ki, uygun araç-gereç ve uzmanlık becerisiyle kolayca tamir edebilelim. Bu gibi sorunların üstesinden gelinmesinin güvenle seçilebilecek “uygun araç-gereci” ve tartışılmaz bir “tamir” bilgi veya becerisi olmadığı gibi, sonunda “tam sıhhat”e kavuşulacağının da garantisi yoktur.

Star, 06.08.2009