.: Ünsal Çetin

Kurak Işık

(Otobiyografik bir deneme).

Alışık olmadığı yaşam tarzını bu kadar çabuk benimsemesine şaşırıyordu. Asteğmen adayı 428 kişilik bir kümeyle milim sapmayan bir yaşam tarzı ortaklığıydı bu.

Daha önce asla aklına gelmeyen bir bedensel hareketlilikle başa çıkıyordu. İnsan vücudunun yapabileceklerini hiç bu kadar fark etmemişti. Esasen, o vakte kadar spordan uzak yaşadığı için bir bedeni olduğunu bile adeta hiç hissetmemişti. Şimdi hissediyordu. Gece idrarını yapmak için kat ettiği koridorda başlayan bacak kası ağrıları merdiven basamaklarında bıçak kesmesi gibi azıyordu. Ağustos sıcağında Eğirdir gölü kıyısından başlayan yokuş yukarı uygun adım koşu kalbinin deli dumrula dönmesine sebepti. En iyi sürünen Timsahlar takımının kolları ve bacakları yara bere dolu bir üyesiydi. Onu bir yıllık sessiz buhrandan kurtaran bu bedensel farkındalığa şükrediyordu.

Hayat onun için unutamadığı sahnelerdi. Buradan da aklında kalan, çok sonraları bile uykularında tekrarlayacak sahneleri alıp götürecekti kendisine.

Gece bir başka diye düşünürdü traverslerde. Daha önce geceleri hiç uyanık kalmazdı. Şimdi hem uyanıktı hem de tabana kuvvet yürüyordu. Dolunay onun gecesini süslerdi. Bazı geceler, sararmış çimle kaplı çayırlarda, otlara yansıyan ay ışığının ortamı neredeyse gündüz gibi aydınlatabildiğini fark ederdi. Gecenin bu kadar aydınlık olabilmesi ne güzel diye düşünürdü. Ve sonra bunu düşünebilmesine sevinirdi.

Bazı geceler, ay ışığı hiç yoktu. Sararmış çayırlar da. Zifiri karanlık sözlük anlamından çıkıp onun için gerçek olurdu. Bir metre önünde yürüyen tim arkadaşını bile göremezdi. Durduğunu fark edemediği için ona çarpardı hatta ilk başlarda. Geceyi hiç bu kadar siyah görmemişti. Kaytarıp gece kamuflajı yapmayan beyaz tenli arkadaşının bile ne elini ne de yüzünü görürdü. Karanlık bu kadar güçlü olabiliyordu demek ki. Bu kadar kör karanlıkta yürürken, kulaklarının keskinleştiğini anlardı. Yanı başında uçurumdan yuvarlanan ufak taşları göremez ama duyabilirdi ancak. Bu sayede, önünde yürüyen arkadaşının ayak seslerine dikkat kesilmeyi ve ona çarpmamayı öğrendi çok geçmeden.

Hayat herkese işte böyle tuhaf yetenekler kazandırıyordu. Hayat şekilsiz, kalıba sığmayandı. Hayat tek başınaydı. O tek başınalıkta öğreniyordun ya da öğrenmiyordun.

Travers sonrasında, gündüz uyuyabiliyordu. Uyumak ne demek! Gün ortasında kütük gibi uyuyabileceği de tahmin ettiği bir şey değildi. Bir cumartesi akşamı, yirmi dört saatten fazla süren bir yürüyüşten sonra, nihayet kışlanın asfalt yoluna vardı. Diğer arkadaşları gibi, dağlık araziye ayarlı bacakları düz yolda bir birine dolandı. Demek ki böyle de olabiliyordu. Dağdayken keçi gibi yürüyebilirdin ama düz yolda sendeleyebilirsin. ‘Denizleri aşıp derede boğulmak’ boş yere söylenmemişti. İnsanlık haliydi bu. Sonraki sabah uyandığında gün halen cumartesi sanmıştı. Başını yastığa nasıl koyduğunu bile hatırlamıyordu. Yurttaş Kane ona ‘bugün pazar ve yarın eğitime devam’ demişti.  Avukat Bülent, Yurttaş Kane ve o botanik bahçesindeki güya sahiplendikleri köşeye çekildiler. İkisi konuşurken o yine uyuklamaya çalıştı. Çünkü Kane ve Avukat hayata karşı daha dayanıklıydı.

Yıllar geçti. O sahneler gündüz vakitlerinde arada bir aklına gelirdi. Geceleri ise rüyasında yine asker olduğunu görmek ve hatta bazen çok huzurlu bir rüyayı askerliğine ait bir sahne içinde görmek garibine giderdi.

Bu sefer, Büyük Okyanusun kıyısındaydı. Baştan aşağı siyahlar giyinmişti. Çıplak ayakla sahilde yürümeye başladı. Eğirdir gölünün kıyısından Los Angeles sahil şeridine, yedi yıl daha yaşlıydı. Kumların üzerinde bağdaş kurdu, Okyanusu seyre daldı. Dalgalar çok büyüktü. ‘Ben okyanusum’ der gibiydi bu azametli dalgalar. Kesinlikle göl ve okyanus ayrı şeyler diye düşündü. Eğirdir’de her sabah yemekhanenin kendi sicil numarasına ayrılmış sandalyesine otururdu kahvaltı yapmak için. Sol tarafındaki pencereden gölün manzarasına bakardı ve dinlenirdi ruhu. Çünkü göl çoğu sabah bir kâsenin içindeymiş gibi sessiz ve dalgasız olur, düz bir maviliğe bürünürdü. Bir bardaklık çay istihkakı vardı. Bu bir bardaktan aldığı keyfi çoğaltan şey işte gölün bu sükûnetiydi.

Aydınlık ve karanlık. Ay ışığı ve gün ışığı. Göl ve okyanus. Görmek ve duymak. Dağdaki patika ve asfalt yol. Hayatta hepsi lazımdı.

Bir hürriyetperverdi. İşte bu yüzden hayatının o dönemine ait birçok şeyi özlüyor olmasını da şaşkınlıkla karşılıyordu. Eğirdir gölünü izleyerek içtiği tek bardaklık çay şimdilerde lüks bir ofiste Maslak ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü manzarasına karşı içtiği Americano’dan daha lezzetliydi. Botanik bahçesindeki serinlik ve eğitim arasında yediği lahmacun ve daha bir dolu şey de hayatının unutulmaz lezzetleriydi. Yetmiş erkeğin aynı anda gülmesinin çıkardığı dehşet verici ve neşeli ses onun için artık mazide kalan bir kardeşlik duygusunu temsil ediyordu. Şimdi binlerce kişinin çalıştığı bir yerde öğle yemeğini tek başına yemeyi tercih ediyordu.

Ama en çok ay ışığını çoğaltan ve sararmış otların gözlerine yansıttığı ışığın görüntüsünü özlüyordu. Sararmış ot denen şeyin de büyük bir nimet olacağını biliyordu. Hayattaki az sayıda kurak ama çoğaltandı o.

Ve bunu bilmeyen insanların var olabildiğini de düşündü. Bunu bilmeden başka insanların hayatlarında karanlık, dolunay ya da kurak bir ışık olabilen insanlar.

Ayrıca bakınız...

15 Temmuz direnişine rağmen hâlâ darbe mümkün mü

15 Temmuz direnişine rağmen hâlâ darbe mümkün mü?

Önce birincisinden başlayalım. 15 Temmuz darbe girişimi durduk yere ortaya çıkmadı. FETÖ’cülerin de içerisinde yer ...