.: Tayfun Gümüş

“Küçük Güzeldir”

Devletin bireylerin lehine olacak şekilde sınırlandırılmasının gerekli olup olmadığı tartışmaları liberalizmin düşünsel mirasında kendine epeyce yer bulabilmiş önemli ve önemli olduğu kadar da güncelliğini hâlâ koruyan canlı bir tartışma alanıdır. Peki liberalizmin devlete bakışı nasıldır? Liberalizm genelde otoriteye özelde ise devlete her daim şüpheyle bakmaktadır. Liberal gelenek içinde önemli bir yer tutan Kantçı bir bakış açısıyla ifade edecek olursak “insan araç değil amaçtır”. Devletin varlığı ise adalet, iç güvenlik ve ulusal savunma kaygılarından dolayı meşru ve gerekli görülür. Bastiat’nın da dediği gibi buna benzer temel vazifelerinin haricinde devlete bir görev yükleme çabaları devletin insanlar üzerinde birtakım müdahalelerinin gerçekleşmesiyle ancak mümkün olabilecektir. Hayek özellikle adalet bahsinde, Kölelik Yolu’nda ve birçok makalesinde “adil davranış kuralları”ndan bahseder. Ona göre adaletin sağlanması ve aynı zamanda devlete de ilave görevler yüklemek suretiyle, ondan bir nevi bir Leviathan yaratmamak amacıyla devletin görevini adil davranış kurallarının uygulanması ve özgürlüğün tesisi önündeki engellemelerin kaldırılması olarak sınırlamıştır. Dolayısıyla, liberalizm içinde yapılan adalet tartışmaları devletin sınırlarını saptamakla oldukça ilişkilidir. Usulî olarak sağlanan adaletin sonucu ne olursa olsun gidilen, tatbik edilen yol adil olduğu müddetçe sonuç da adil olacaktır. Peki bu nasıl olacaktır? Devlet bu süreçte bir şey yapmalı değil midir? Devleti bir trafik polisine indirmek ne kadar gerçekçi bir düşüncedir? Bu gibi sorular haklı olarak sorulabilmekle beraber bunlara sağlıklı ve mantıklı cevaplar liberal düşünürler tarafından verilmektedir. Onlar, binlerce yıllık tecrübelerin sonucu, kendiliğinden doğan ve gayri şahsi olarak beliren bir piyasa ekonomisinin varlığını adaletin tesisinde olduğu gibi özgürlüğün tesisinde de en yararlı araç olarak görürler.

Klasik liberalizm içinde özgürlükten maksat negatif özgürlüktür. İnsanlar davranış ve uygulamalarında, düşünce ya da dini pratiklerinin yerine getirilmesinde, ifade ya da başkaca da tasarrufta bulunabilirler. Bu tasarruflarında dışarıdan bir insani müdahaleye maruz kalmamaları, daha doğru bir ifadeyle “müdahaleden masun olma” durumu negatif özgürlüğü tanımlamaktadır. Devletin görevi bireylerin tüm bu tasarruflarında negatif özgürlüğün yerine getirilmesini sağlamak için müdahaleleri ortadan kaldıracak bir ortam oluşturarak, adil davranış kurallarının uygulanmasını sağlamaktır. Yukarıda ifade edildiği üzere adaletin tesis edilmesi, iç güvenlik ve ulusal savunmanın sağlanması haricinde devlete yüklenecek herhangi bir sorumluluk insan hak ve özgürlüklerinin alanının sınırlanmasını sonuç verecektir.

Bu kapsamda liberalizm, felsefi kökeni itibariye antik çağlara kadar uzansa da modern dünyada bir ideoloji olarak ortaya çıkmasından beri insan hak ve özgürlüklerinin yaşanması için gerekli ortamı oluşturmanın devletin esas vazifesi olduğu iddiasındadır. Dünyada anayasacılık hareketlerinin başlaması, öncesinde ve sonrasında sürdürülen entelektüel faaliyetler hep bu yöndedir. Biraz evvel ifade edilen piyasa ekonomisine dönecek olursak şayet, binlerce yıllık tecrübe ve bilgi birikiminin sonucu kendiliğinden oluşan bu düzen kendi içinde bir düzen de getirmektedir. Arz-talep dengesi, özgürlük ve adaletin tesisi hep bu düzenin unsurlarıdır. Piyasa ekonomisi de bizatihi özgürlüğün tesisinde başat bir unsurdur. Bunu açıklayabilmek için bu düzenin tersi olan “kumanda ekonomilerine” bakmak lazım gelecektir. Bu ekonomiler merkezi hükümet tarafından idare edilirler. Malın ne kadar olacağına, kimlere dağıtılacağına ve ne zaman tedarik edileceğine onlar karar verirler. Bu durumun özgürlüğü ortadan kaldırıcı bir ortam yaratması bu ekonomilerin genellikle sosyal adaleti uygulayan, sosyal devlet politikalarının ürünü olmasıdır. Yani herkesten “yeteneğine göre alınır, ihtiyacına göre verilir”; “en zayıf olanın durumu maksimize edilir” gibisinden nazariyeler doğrudan devlet müdahalesini gerektiren uygulamalar olduğu için özgürlüğü kısıtlayıcı bir iklim oluşturmaktadır. Oysa piyasa ekonomisi bir devlet müdahalesine gerek duymadan kendi içinde özgür bir ortamı oluşturmaktadır.

Liberalizmin devleti negatif özgürlüklerin sağlanması için insanların davranışlarında her türlü müdahaleden masun olmalarının yolunu arayan ve güvenlik konusunda birtakım sorumlulukları olan bir devlettir. Bunu sağlamak için adalet ve özgürlük konularındaki tartışmalarda, entelektüel çalışmalarda mütemadiyen devletin insanların lehine olacak şekilde sınırlandırılmasını savunmuştur. Bunun olabilmesi için en önemli etken olarak devletin ekonomiye Keynesyenci usulde ya da daha katı bir biçimde yapacağı müdahalelerinin önüne geçilmesi için piyasa ekonomisini ve doğal olarak özel mülkiyeti, hukukun hakimiyetini, sözleşmelere riayeti ve de malların, özel mülkiyetin gönüllü transferini çok önemli görmüşlerdir. Dolayısıyla Liberalizmin devleti “sınırlı” bir devlettir.

                                                             

               

                “En iyi hükümet en az hükmeden hükümettir.”

                                    Henry David Thoreau

 

 

İçinde yaşadığımız, özellikle iç güvenlik, adalet ve ulusal savunma kaygısıyla var olmasına müsaade edilen ama bundan daha fazla bir rolün kendisine verilemeyeceği ve verildiği takdirde ise birtakım problemlerin zuhuruna sebebiyet verebilecek bir kurumdur. Liberalizm diğer ideolojilere göre daha gevşek ve henüz tamamlanmamış; bireyi, özgürlüğü, sınırlı devleti ve piyasa ekonomisi savunusunu merkezine alan bir ideoloji olduğundan bu kapsamda liberal düşünceye göre bireyin bizatihi kendisi bir değerdir. Toplumun fayda ve beklentilerine bireyler feda edilemez. Özgürlük açısından bakıldığında ise müdahalesizlik ilkesi özellikle klasik liberaller tarafından esas alınır. Bu bağlamda dışarıdan müdahaleden masun olma anlamında negatif özgürlük söz konusudur. Peki John Locke’un insan doğasına yönelik müspet bakışları mı yoksa Thomas Hobbes’ın savunduğu şekliyle “insan insanın kurdu” olma durumu mu esas alınmalıdır? Liberalizm tezi daha çok Locke’çu anlayışa dayanmakta, devlete biraz şüpheci yaklaşmaktadır. Bastiat’nın

 “Bana iktidara sahip olma gücü verdiniz. Bu gücü yalnızca zor kullanmanın müsaade edilir olduğu alanlarda kullanmalıyım. Sadece bir tane böyle bir yer vardır: adaletin gerçekleştirilmesi. Her bireyin hakları tarafından belirlenen alanda kalmasını isteyeceğim. Her biriniz gündüz özgürlük içinde çalışabilir ve geceleri barış içinde uyuyabilir. Sizin şahsınızın ve mülkiyetinizin güvenliğini kendim üstleniyorum. Bu görevi üstlenmeyi taahhüt ediyorum, fakat başka hiçbir görev üslenmiyorum. Aramızda hiçbir yanlış anlama olmasın. Üstlendiğim görevi yerine getirebilmem için, düzeni muhafaza ve adaleti tesis edebilmek için az miktarda vergi ödeyeceksiniz. Fakat, aynı zamanda, unutmayın ki, her biriniz geçiminizden ve gelişiminizden kendiniz sorumlusunuz. Artık bana gözlerinizi çevirmeyin. Benden size zenginlik, iş, kredi, eğitim, din ve ahlak vermemi beklemeyin. Unutmayın ki sizi geliştirecek güç kendi içinizdedir. Ben ancak zor yoluyla ilerleyebilirim. Sahip olduğum her şey mutlaka sizden gelir, bundan dolayı, hiç kimseye bir başkasının bahasına olacak bir gelişme sağlayamam. Tarlalarınızı ekin, üretiminizi yapın ve mahsulünüzü ihraç edin, iş ilişkilerinizi yürütün, kredi düzenlemelerinizi yapın, serbestçe hizmet alın, çocuklarınızı eğitin, onlara isim verin, sanatı geliştirin, beyinlerinizi geliştirin, duygularınızı inceltin, birbirinizle bağlarınızı kuvvetlendirin, endüstriyel işlerle ve hayır işleriyle ilgili birlikler kurun, genel iyilik için olduğu kadar bireysel iyilik içinde gayretlerinizi birleştirin, eğilimlerinizi takip edin, kaderinizi insani donanımlarınıza göre yerine getirin, değerlerinizi ve öngörülerinizi izleyin. Benden yalnızca iki şey bekleyin: Özgürlük ve güvenlik ve bilin ki bu ikisini kaybetmeksizin benden bir üçüncü şey isteyemezsiniz.” (Frederic Bastiat, Economic Harmonies, 1964, s.87-88.)

şeklindeki veciz ifadelerinden de çıkaracağımız şekliyle, liberalizmin devletinde devlete ait olduğu düşünülen ya da başka bir ifadeyle, daha önce de çok kez değinildiği gibi devletin varlığını meşrulaştırabilecek birkaç alan vardır. Bunlardan birisi olan ve Weber’in ifadesiyle devletin “meşru güç kullanma tekeline sahip” olduğu bir alan vardır ki bireyler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde, piyasa ekonomisinin varlığını sağlıklı bir şekilde idame ettirebilmesinde, insanların özgürlüğünü yaşama haklarının ve mülkiyetlerinin garanti altına alınmasında oldukça elzemdir. Bu alan “adalet”tir. Adaletin sağlanması devletin sorumluluğundadır. Eğer öyle olmasaydı herkes kendi adaletini sağlamak zorunda kalırdı. İnsanların özgürlüklerini garanti altına alıp dışarıdan müdahalelere karşı bireyleri koruyabilecek, özgür bir ortamın oluşmasını sağlayacak olan bir kurumsal yapıya ihtiyaç vardır. Başkalarının hak ve hukukuna tecavüz etmeden insanların istediğini yapabilmesi ve istediklerini yaparken de dışarıdan herhangi bir müdahale ile karşılaşmamaları özgürlüğün gerçekleştirilebilmesi adına çok önemlidir. İşte bu özgür ortamı garanti altına alacak olan devlettir. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus, devletin bu ortamı sağlarken bireylerin özgürlüğünü hiçbir şekilde kısıtlamaması gerektiğidir. Aynı şekilde iç güvenlik de devletin diğer önemli bir görevidir. İnsanların terörizm, mülkiyete saldırı vs. gibi herhangi bir iç tehdide karşı güvenliğinin garanti altına alınması güvenlik bağlamında önemli bir noktadır. Ulusal savunma konusunda da insanların güvenliğini sağlamak için kurumsal bir yapıya ihtiyaç olduğu aşikârdır. Devletin bu hizmetleri sağlayabilmesi adına kuşkusuz finansmana ihtiyacı vardır. Bunun için de halktan vergi toplayacaktır. Bu durum ise bireylerin özgürlüğüne müdahale teşkil etmez. Ancak bu alanların dışında insanların kendilerini geliştirmesi, geçimlerini sağlamak için finansman kaynaklarını kendilerinin yaratmaları, geleceklerine yatırım yapıp sanat, kültür, hayır ve din işleri ile meşgul olmaları tamamen kendi tekellerinde olan ve devletin müdahalesine açık olmaları çok uygun bulunmayan alanlardır. Bastiat’nın ifadesiyle diyelim ki insanlar devlete daha fazla görev yüklemeyi, ondan toplumdaki eşitsizlikleri, işsizlik durumlarını, sınıfsal ayrımları gidermesini; din eğitimi ya da “milli eğitim” gibi yukarıdaki sorumluluklardan daha fazlasına sahip olmasını istemiş olsunlar. İşte o zaman devlet diyecek ki “Benden yalnızca iki şey bekleyin: Özgürlük ve güvenlik ve bilin ki bu ikisini kaybetmeksizin benden bir üçüncü şey isteyemezsiniz.” Yani diyor ki Evet, kuşkusuz bu dediklerinizi sağlayabilirim ama bana daha evvelce verdiğiniz bu iki alandan ya topyekûn ya da kısmen feragat etmeniz lazım. Benden eğitim isterseniz sizin için eğitim olanaklarını artırır ve sizin için onu kullanışlı hale getirebilirim. Ancak içeriğini ben belirler ve neyi öğrenmeniz gerektiğinin sınırlarını ben çizerim. Bu haliyle artık eğitim konusunda bütünüyle ‘özgür’ sayılmamış olursunuz. Aynı şekilde benden geçimini sağlayabilmeniz adına bir şeyler yapmamı isteyebilirsiniz. Bu konuda sizlerin refah düzeyinizi artırmak için izleyeceğim politikaları yalnız ben belirlerim. Benden yeni olarak ne isterseniz, öncekilerden ödün vermeden istediğinizi yapmam mümkün değildir.” Bu kapsamda liberalizmin devletin varlığı kabul edilen ama sınırları adalet, iç güvenlik ve ulusal savunma görevleri ile çizilmiş, insanlar için bu üçüne ulaşabilmek için “araç” olarak görülen bir kurumdur. Bu tabiî ki klasik liberallerin devlete karşı bakışlarını yansıtan bir anlatıdır. Anarko-kapitalistler gibi devletin varlığının bile sorgulandığı, anarşizme yakın bir düşünceyle hiç olmamasının daha iyi olduğunun savunulduğu başkaca da bakışlar vardır. Ama tarihsel gerçekler göstermiştir ki devletin hiç olamaması içinde çeşitli sakıncaları barındıran ve pratikte pek de mümkün olmayan bir tezdir. Bu kapsamda, klasik liberallerin savundukları “sınırlı devlet” tezi yani devletin birtakım görevler çerçevesinde sınırının belirlenmesi, buna aykırı olan davranışlarda bulunduğunda ise “direnme hakkının” kullanılmasının ve bu sayede devletin tekrar asli hüviyetine döndürülmesinin salık verilmesi akla ve vicdana daha muvafık gözükmektedir.

 

* “Küçük Güzeldir” Sevgili Hocam Prof. Dr. Bekir Berat Özipek’ın “Devlet: Teorik Bir Analiz” kitabında da detaylı bir şekilde ele alınan Liberal gelenekte devletin küçük olanının makbul olmasını refere eden cümle.