.: Atilla Yayla

Krizsiz Bir Dünya Mümkün mü?

Toplumların balık hafızalı -yani unutkan, hafızası zayıf- olduğu bir aşağılama veya şikâyet olarak çok sık dile getirilir ama bunun illa da kötü bir şey olması gerekmez. Hatta bazı durumlarda bir nimet olduğu bile söylenebilir. Unutmak yerine göre en büyük şanstır. Unutmak olmasaydı belki de insanlar ve toplumlar ağır felaketler ve başarısızlıklardan sonra hayatını sürdüremezdi, yeni başlangıçlar yapamazdı. Niall Ferguson’un Paranın Yükselişi adlı kitabı bu açıdan çok ilginç bir okuma malzemesi teşkil ediyor.

Ferguson’un işaret ettiği üzere bugünün finans dünyası dört bin yıllık bir ekonomik evrimin sonucu. Borç veren ile borç alan arasındaki ilişki bankaları doğurdu. Onu tahvil piyasaları izledi. Peşinden gelen şirketler, hisse senetleri ve sigortaydı. Bankalar, tahvil piyasaları, hisse senedi piyasaları, sigorta ve ipotekli konut sektörüne (yazar buna mülkiyete dayalı demokrasi diyor) sahip toplumlar bunlara sahip olmayanlardan daha başarılı oldu. Finansal aracılık ekonomik kaynakların feodalizme veya merkezî planlamaya göre daha verimli dağılmasını sağladı. Bu, her insanı ilkel tarımın ağır iş yükünden ve iç karartıcı ağır döngülere esir düşmekten kurtardı. İktisatçı Frederic Muhlmann’nın sözleriyle “finansal sistem ekonominin beynidir… Bu sistem ekonomik faaliyetlerin temeli olan sermayenin, işletmeler ve hane halkı tarafından en üretken şekilde kullanılmasını sağlayan bir koordinasyon mekanizması gibi çalışır. Eğer sermaye yanlış kullanılırsa ya da hiç kullanılmazsa ekonomi verimsiz veya ekonomik büyüme düşük olacaktır.”

Bununla beraber finans sisteminin işleyişi hiçbir zaman sorunlardan –krizlerden-  tümüyle azade olmadı ve olamaz. Finans tarihi iniş çıkışlarla, coşku taşkınlıkları ve panik ataklarla dolu. Finans dünyası bir tür lunapark. İnsanlar finansta ev dolayısıyla ekonomide işler iyi gidince hayatı eğlence gibi görmeye, kötü gidince depresyona girip dünyanın sonunun geldiğini düşünmeye meylediyor.

Krizler insan hayatının bir gerçeği. Geçmişte oldu, gelecekte de olabilir. Üstelik Marksistlerin naif şekilde inandığı gibi sadece kapitalist sisteme değil her sistemde vuku bulabilir. Nitekim sosyalizm kapitalizm gibi arada sırada patlayan devrevî krizlerle boğuşmadı daha ilk gününden itibaren yapısal sorunlar biçiminde boy gösteren daimî krizler içinde yüzdü.

Gezegenimizin -ve dolayısıyla ülkelerin- krizlere karşı kesin bir korunma kalkanı yok. Kısaca gelecek belirsiz ve Ferguson’a göre bunun üç sebebi mevcut:

1) Bir değil birden çok gelecek var ve onlara dair birçok şeyin hesaplanması risklerin değil belirsizliklerin alanına giriyor. Hiç beklenmedik olaylar olabilir ve bu defalarca tekrarlanabilir.

2) İnsan yanılabilen bir varlık olarak lehine değil aleyhine olabilecek tercihler yapabiliyor.

3) Finans sistemi evrimle gelişiyor. J. Shumpeter’in adlandırdığı “yaratıcı yıkım” süreci ekonominin her sektöründe olduğu gibi finans sektöründe de işliyor. Hiç kimse –hiçbir kurum- geleceği kesin olarak bilmiyor. Bazı kurumlar çöküp yok oluşa sürüklenirken yeni kurumlar doğuyor.

Şüphe yok ki ekonomik krizler acı verici; iflaslar, batışlar, varlık kayıpları, işsizlik hatta sefalete düşme krizlerin yarattığı manzaralar arasında. İşler iyi giderken umutları coşan insanlar işler kötüye dönünce umutsuzluğa kapılıyor, neredeyse yaşama sevincini kaybediyor. Ama hayat devam ediyor. İnsanlar sorunlarla baş etmeyi, hayatta kalmayı öğreniyor. Zayıf kurumlar ve araçlar tasfiye ediliyor, yerleri daha yenileri tarafından alınıyor. İnsanlar acılarını unutuyor, geçmişi ardında bırakıyor ve yeni başlangıçlar yapıyor.

Bir evrim süreci olarak finans sisteminin aşırı müdahaleye uğraması, müdahaleler iyi niyetli olsa bile, kötü sonuçlara yol açabiliyor. Devlet desteği finans kurumlarını aşırı risk almaya itiyor. ABD’de olduğu gibi “Batması için çok büyük” mantığıyla koruma, bankacılık sektörünü el değiştirmesi çok zor bir özel mülke dönüştürüyor. Kurtarmalar yanlış kurumların tasfiye edilmesini önlüyor, finans sektörü üzerindeki devlet kontrolünü arttırıyor. Külfeti batışta payı, rolü, katkısı olmayan insanların sırtına yüklüyor. Başka bir deyişle kâr özelken zararı kamulaştırıyor.

Bütün bunlardan çıkacak sonuç devletlerin finans piyasalarından elini eteğini çekeceği değil. Para devlet tekelinde olduğu sürece böyle bir ihtimâl yok. Finans sistemi ve devlet sıkı bir ilişki içinde. Finans piyasalarının doğmasında devletlerin tahville borçlanmasının büyük katkısı var. Ama aşırı devlet müdahaleleri finans sisteminde mutlaka sorunlar yaratır.

Finansal piyasalar bir Alman Cumhurbaşkanının yakındığı gibi “Haddini bildirmemiz gereken bir canavar” değil. Bizi, hepimizi, toplumu yansıtan bir ayna. Aynaya kızmanın âlemi yok. Yapmamız gereken kendimizi düzeltmek. Krizlere teslim olmamak. Ayakta kalmanın ve ilerlemenin yeni yollarını keşfetmeye çalışmak.

Yeniyüzyıl, 22 Kasım 2018