.: Ahmet B. Arpa

Kriz Durumunda Fiyat Yükseltmek

Bu yazı 4 Temmuz 2016 tarihinde Hür Fikirler’de yayınlanan aynı başlıklı yazımın Covid-19 salgını bağlamında güncellenmiş halidir.

Çin’de başlayan ve merkez üssü Avrupa’ya kayan koronavirüs salgını bariz bir halk sağlılğı problemi olmasının yanı sıra ekonomik bir problem olarak da insanlığı tehdit ediyor. Hastalıkla mücadele etmek için uygulamamız gereken sosyal mesafe ve karantina pek çok ekomomik aktiviteyi durdurmuş halde. Özellikle kuru bakliyat ve hijyen ürünlerindeki aşırı talep marketlerdeki reyonların boşalması ve dezenfektan, kolonya, maske gibi ihtiyaçların bulunamaması ile sonuçlandı.

Talep artışının doğal bir ekonomik sonucu olan fiyat artışı neredeyse bütün dünyada tepkiyle karşılandı. Gıda, hijyen ürünleri ve bazı tıbbi ekipmanlarının fiyatlarını artıranlar hukuki yaptırımlara maruz kaldı. Örneğin Türkiye’de Mali Suçları Araştırma Kurulu “haksız fiyat artışı ve stokçuluk yapmak suretiyle haksız kazanç elde eden firmalar” hakkında inceleme başlattığını bildirdi. ABD’de ve Avrupa ülkelerinde fiyat yükseltmeleri yüzünden hapis cezası alan insanlar oldu. Siyasetçiler bu firmaları krizi fırsata çevirmekle, insanî duygulardan uzak olmakla ve çıkarcılıkla suçladı.

Peki bir kriz durumunda satıcıların fiyatları yükseltmesi gerçekten ahlâksızca mıdır? Eğer ahlâksızca ise devlet, kriz durumlarında fahiş fiyatları yasaklayarak, örneğin marketleri, eczaneleri ve hijyen ürünleri tedarik eden firmaları bir tavan fiyat uygulamaya zorlamalı mıdır? Bu sorulara cevap aramadan önce fahiş fiyatların ortaya çıkmasının nedenlerini anlamamız gerekir.

Fiyat artışının talebe etkisi

Kriz durumunda fiyatların yükselmesi, talepteki ani artışın bir göstergesidir. Fiyatı yükselen mal ya da hizmetleri daha çok insanın satın almak istediğini fakat yeterince satıcının olmadığını gösterir. Bu durumda herkesin istediği bu malları kimin satın alacağına bir şekilde karar verilmelidir. Fiyatların tüketiciler üzerindeki etkisi, kimin gerçekten ihtiyacı olduğunu ve kimin o mal olmadan da idare edebileceğini belirlemesidir. Nasıl ki hastanelerin acil servisleri triyaj uygulamasıyla hastaları sınıflandırıp durumlarının aciliyetine göre sıraya koyuyorsa, fiyatlar da aynı şeyi mallara ihtiyaç duyan insanlar için yapar.

Yüksek fiyatlar tüketicileri o hizmete gerçekten ihtiyaç duyup duymadıkları konusunda ikinci bir kez düşünmeye teşvik eder. Alacakları hizmetin istenen fiyata değmeyeceğini düşünenler, yüksek fiyatı ödemeye razı olmayarak alternatifler aramaya yönelecektir. Bu sayede ilk gelenin değil gerçekten ihtiyacı olanın istediği hizmete erişebilmesinin önü açılacaktır. Aynı durum hammaddeler için de geçerlidir. Kolonya ve dezenfektan üretiminde kullanılan etil alkolün fiyatının yükselmesi, bu maddeyi alkollü içecek üretmek için kullanan firmalara, fiyatlar tekrar düşene kadar üretimi yavaşlatması bilgisini vermektedir.

Yüksek fiyatların devlet müdahalesi ile engellenmesi, başka alternatifi olmayan tüketiciler daha oraya gidemeden bütün hizmetlerin düşük fiyattan satılmasına neden olacaktır. Evde yeterince dezenfektanı olan tüketiciler ihtiyacından fazlasını satın alarak ihtiyacı olan insanların bu malları bulamamasına neden olacak, alkollü içecek üreten firmalar etil alkolü satın almaya devam ederek dezenfektan ve kolonya üreten firmaları üretimden alıkoyacaktır. Üstelik bir devlet müdahalesi ile fiyatlar bastırıldığında bir karaborsanın ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazdır.

Fiyat artışının arza etkisi

Fiyat artışının ikinci etkisi ise satıcılara üretimi arttırma sinyali vermesidir. Yüksek fiyatlar satıcılara, hangi mallara en çok nerede ihtiyaç duyulduğunu söyler. Aynı zamanda, ortaya çıkan kâr fırsatı onlara herkesin kaçmaya çalıştığı kriz bölgelerine gitmek için bir müşevvik (incentive) verir. Hem mal ve hizmetlerin onlara daha az ihtiyaç duyulan (fiyatların daha düşük olduğu) yerlerden getirilip satılmasını sağlar hem de üretimin artmasını. Bugün olduğu gibi, tekstil firmaları kıyafet yerine maske üretir, alkollü içecek firmaları dezenfektan üretir, otomobil fabrikaları solunum cihazı üretir. Üretim imkânları eğrisi üzerinde acil ihtiyaçlara doğru bir kayma olur.

Daha çok satıcının krizde ihtiyaç duyulan malları üretmeye başlamasıyla, rekabet artar ve nihaî olarak fiyatlar geri düşmeye başlar. Yeni denge noktasındaki fiyat kriz öncesiyle aynı olmayabilir fakat en azından fahiş fiyatlar devam etmeyecektir. Bu sayede tüketiciler daha çok sayıda mala daha düşük fiyatlarda erişim sağlar. Yani yüksek fiyatlar, nihayetinde arzın talebi karşılamasını sağlar ve büyük oranda geçicidir.

Kriz durumunda yüksek fiyatlar yasaklanmazsa mal ve hizmetlere sadece zenginlerin erişebileceği, yoksulların o fiyatları ödeyemeyeceği iddia edilebilir. Fakat daha zengin olanların daha yüksek fiyatları ödemeye razı olması, kâr fırsatı gören daha çok satıcıyı bölgeye çekecek ve aynı şekilde fiyatların bütün tüketiciler için düşmesine katkı sağlayacaktır. Fiyat yükseltmenin yasaklandığı bir yerde yoksul birisinin bulabileceği tek şey boş market raflarıdır.

Bütün bunlara baktığımızda fiyat yükseltmeyi yasaklamak ilk bakışta daha ahlâklı bir seçim gibi görünse de bu tüketicilerin acil ihtiyaçlarını karşılamasını sağlamaz. Devletin, krizde ortaya çıkan kıtlığa bir çare bulmadan fahiş fiyatları yasaklaması bir çözüm değildir. Hatta, tüketicilerin daha dikkatli karar vermesine ve arzın yükselmesine yarayan müşevvikleri yok ederek kriz bölgesindeki insanlara daha büyük zarar verir. İktisadi kıtlık gibi değiştirilemez bir gerçeklikle savaşmanın tek yolu serbest girişim ve ticarettir, daha çok devlet müdahalesi değil.