.: Atilla Yayla

Korona Virüs Salgını: İnsanlığın Hâli ve Geleceği

Korona virüsü salgını müthiş bir olay. İnsanlığın durumu ve düşünceleri üzerinde muazzam etkileri olacak bir kriz. Maalesef, bu gidişle, korkarım, birkaç ay içinde, daha önceden hayal dahi edemeyeceğimiz şartlar ve sorunlarla karşılaşmamız mukadder. Yeni şartların ve sorunların sosyal ve siyasal düşüncede kaçınılmaz biçimde yeni yorumlara ve değişikliklere sebep olması da.

İnsanlık ilk defa bir salgınla karşılaşmıyor. İnsanlık tarihi insan nüfuslarını eriten, hayat şartlarını geriye doğru iten nice salgınlarla dolu. Avrupa’da yine Çin’den gelen kara vebanın (1347-1351) nüfusun üçte birini kırıp geçirmesi bunun en iyi hatırlanan örneklerinden. Bugün sıradan bir rahatsızlık olarak gördüğümüz grip salgınlarının bile, milyonlarca insanı öldürdüğü zamanlar yaşanmış. Meselâ, 1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı İspanyol Gribi salgını, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın ölümüne sebep olmuş.

Korona virüsü insanın solunum sistemini tahrip ettiği için ölümcül. Ölümlerin sayısı değil ama seri hâlde vuku bulması, virüsün yayılmasının henüz kontrol altına alınamamış ve virüse karşı etkili bir tedavi sisteminin geliştirilememiş olması insanları korkutuyor. Büyük bir ihtimâlle zaman içinde virüse karşı ilaçlar ve aşılar bulunacaktır. Ancak, bu biraz zaman alacaktır. Bunun daha hızlı olması için zengin ve tıpta ileri ülkelerin elini taşın altına koyması gerekiyor. ABD’nin aşı çalışmaları için bir milyar dolar ayırdığı haberi bu bakımdan memnuniyet verici.

Olayın tıbbî ve teknik taraflarını bir yana bırakalım. Ben bu alanlarda uzman değilim. Ama gördüğüm kadarıyla virüs salgınının sosyal sonuçları ve insan düşüncesi üzerindeki potansiyel tesirleri de yabana atılabilecek cinsten değil. Bu alanda ne gördüğüm üzerine birkaç cümle sarf edeyim.

İnsan dünyadaki canlıların en benzersiz olanı. Akıl sahibi ve değer geliştiriyor. Toplumsal düzen kuruyor. Bu yüzden, diğer canlılarla kıyaslanamaz. Fakat, diğer canlılar üzerinde sağladığı üstünlük ve tabiatı veya tabiatın etkilerini kontrol altına alma yolunda kat ettiği kısmî mesafe insanın dünyanın ve kâinatın efendisi olduğu anlamına gelmiyor. Bu yüzden, abartılı böbürlenmeler, Tanrı rolüne soyunmalar saçma. Gözle bile görülmeyen ve ne olduğu dahi tam olarak bilinmeyen bir virüs insanları amansız bir beka savaşı içine düşürebiliyor.

İnsan sosyal bir varlık. Diğer insanlarla beraber yaşamaya fiziksel ve manevî ihtiyaçlarını karşılayabilmek için muhtaç. Tabiatta tek başına bırakılan bir yetişkin insan ancak birkaç saat kendi başına yaşayabilir. Doğan insan yavruları ise yıllarca bakılmazlarsa hayatta kalamazlar. İnsanın toplu yaşamasının bir mecburiyet olmasından sağlanan yararlar açık. Ancak, topluluklar hâlinde yaşaması insanlar için -sosyal ve siyasal olanları bir yana bırakalım- sağlık açısından sorunlar yaratabiliyor. Virüsün Çin’de bu kadar hızlı yayılmasının nüfus yoğunluğu ile bir bağlantısı olduğu ortada.

Siyasal teoride devletin gerekli olup olmadığı tartışılıyor. Sosyalist ve kapitalist anarşistler devletsiz toplumun mümkün olduğunu iddia ediyor. Sosyalist anarşistleri ciddiye almaya gerek yok, teorileri devletsiz toplumun değil korkunç bir despotizmin kapılarını açacak mahiyette. Bu yüzden, onların kendilerine anarşist demesi gülünç. Diğer taraftan, kapitalist anarşizm de, teorisi sosyalist anarşizmden güçlü olmasına rağmen, bir hayal. Korona virüsü salgını bu gerçeği bir kere daha gösterdi. Çünkü salgın hastalıklarla mücadele edecek bir kamu otoritesine ve kurumuna ihtiyaç var. Piyasa salgın hastalıklarla mücadele etmede yetersiz olabilir, geç kalabilir.  Elbette salgın hastalıklarla mücadele görevi de verilen bir kamu otoritesini o sınırlar içinde tutmanın zorlukları var, bunun farkındayım, ama yine de salgın hastalıklarla mücadele meselesi bir kamu otoritesini gerektiriyor gibi. Sınırlarını aşma tehlikesi var diye devleti salgın hastalıklara karşı mücadelede kullanmaktan geri duramayız.

Diğer taraftan, otoriter-totaliter bir devletin, Çin gibi, salgın hastalıklarla mücadelede zarara sebep olması da bir ihtimâl değil bir realite. Çin virüs haberini kendi toplumundan ve dünyadan saklamaya çalıştı. Enformasyon tekeli bunu mümkün kıldı. Virüsü ilk teşhis eden doktor taciz edildi. Açık bir toplumda virüsün farkına daha erken varılabilir ve belki daha etkili tedbirler alınabilirdi.  Ne var ki hiçbir olay tek yüze sahip değil. Salgın patladıktan sonra bu sefer Çin devletinin özgürlükleri tanımayan bir devlet olması ve insanları karantinaya alma talimatları vermede ve uygulamada pek sıkıntı çekmemesi belki de salgının bir noktadan sonra daha hızlı yayılmasına engel oldu.

Peki, Çin devleti gibi yarı otoriter yarı totaliter bir devlet salgın hastalıklarla niçin mücadele etsin? Vatandaşlarının ölmesini niçin engellemeye çalışsın? Bunun için iki sebep akla geliyor. İlki virüsün siyasî sisteme muhalif ve muvafık olanlar arasında bir ayrım yapmaması. Eğer virüs sadece Çin devletine karşı olanları vursaydı Çin devleti bunu memnuniyetle karşılayabilirdi. İkincisi, ayrım yapmayan virüsün Çin devletinin beşerî temellerini oyması ve de meşruiyetini iyice eritmesi ihtimâlinin egemenleri korkutması. Netice itibariyle her sistemde insan gücüne ihtiyaç var ve vatandaşlarının ölmesi karşısında kayıtsız ve hareketsiz kalan bir devlet yaygın ve onu alaşağı etmeye yol açabilecek isyan dalgalarıyla karşılaşması olasılığını kuvvetlendirir.

Bazı dinlerin müminleri ve bazı ideolojilerin inananları kardeşlik, insanlık, dayanışma, paylaşma nutukları atmayı seviyorlar. Sosyal düşüncede “önce etik vardı” veya “önce hukuk vardı” diyen tipler çıkıyor. Bunların hepsi masal. İnsanlık durumunu asıl belirleyen insan tabiatı ve insanın içinde yaşadığı eko-sistem. Dinler ve ideolojiler insan davranışlarına şu veya bu ölçüde etkide bulunabilir ama tek belirleyici olamaz ve de temel gerçekleri değiştiremez. Dinler ve ideolojiler insan tabiatını ve eko-sistemimizi etkilemekten çok onlardan etkilenmek durumunda. İşte size bir örnek: Dünyada kıtlık bir gerçek iken hiçbir din veya ideoloji özel mülkiyeti ilga edemez ve hırsızlığı meşru ve ahlâklı bir müessese olarak vazedemez…

Korona virüsü, salgının patladığı yer olan Wuhan’dan insanların kaçmak istemesine sebep oldu. Civar yerleşim birimlerindeki insanlar ise kaçanların kendi bölgelerine gelmesini istemedi. Hatta bazı yerlerde yerleşme birimi sakinleri ellerinde sopalarla ve silahlarla kaçan insanların gelmesini engellemek için beklemeye başladılar. Benzer bir vaka Ukrayna’da vuku buldu. Ukrayna’da halk Çin’den kendi vatandaşlarının getirilmesini istemedi.  Onları taşıyan araçlara saldırdı. Aynı etnisiteden, dinden, kültürden insanlar kendi yurttaşlarına karşı canavarlaştı. Bu tutumun her ülkede tekrarlanabileceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Meselâ, bir ülkede X şehrinde korona virüsü görüldüğünde komşu Y şehri sakinlerinin X şehrinden hiç kimsenin şehirlerine gelmesini istemeyeceğinden emin olmamak için sebep yok.

Bir diğer gerçek gerek deprem gibi doğal afetlerin gerekse salgın hastalıkların fakir ülkeleri daha menfi etkilemesi. Zenginleşme hayat şartlarının her bakımdan -beslenme, hijyen, barınma, afetlerle mücadele vs.- iyileşmesi anlamına geliyor. Zengin ülkeler insanların daha güvenli ve konforlu hayatlar yaşamasına daha elverişli.

Korona virüsü dünya ekonomisini de derinden etkileyecek. Mal ve insan hareketleri azalacak ve belki de durma noktasına gelecek. Ülkeler arasında vuku bulabilecek bu kötü durumların ülke içlerinde bile tekrarlanması, yani şehirlerin birbirinden kopması ihtimâli var. Azalan ilişkiler daralan pazarlar, azalan iş bölümü aşağı inen mübadeleler anlamına geleceği için salgın, sürdüğü sürece, dünyanın ekonomik gelişmesini azaltacak, belki de durduracak, hatta dünya ekonomisini küçültecektir.

Bunlar rüşeym hâlinde bazı düşünceler. Kısaca, korona virüsü salgını sosyal ve siyasal teoride yeni ufuklara açılmak için müşevvikler temin edecek gibi görünüyor.…