.: Your Name

Komutanım! İstediğimiz Sorudan Başlayabilir miyiz?

Cumhuriyet tarihinin belki de en ilginç ama diğerlerine oranla aynı zulümlerle aynı haksızlıklarla olgunluğa ulaşmış darbelerinden biri de 28 Şubat’tır. Kamuoyunda daha çok “post modern darbe” olarak nitelenen bu zulüm yıllarının ilginç olan tarafı belki de doğrudan bir dini ya da dinî inanca sahip insanları hedef almasıdır. Militarist ve baskıcı bir zihniyetin sistematik bir şekilde devlet ideolojisini diğerlerine dayatmak üzerine kurulan bu işkence yılları cumhuriyet tarihinin kara lekelerinden biridir. Haksız tutuklamalar, anti-demokratik uygulamalar, hüküm verebilmek için kılıf uydurulan suçlar ve korkunç işkenceler. Bunlar bir yana ayrıca toplumsal yaşamda oluşturulmaya çalışan psikolojik altyapı ve kamuda uygulanan baskıcı yöntemler.

28 Şubat için bugüne kadar çok şey söylendi çok şey yazıldı. Öncelikle hem hafızamızı tazelemek hem de bu riskin her zaman olabileceğini görmemiz açısından iki isimden bahsetmek istiyorum. Bunlardan birincisi on dört yaşında sadece bir mitinge katıldığı için akşamüstü evinden yaka paça kafasına siyah bir boyunduruk geçirilerek gözaltına alınan, sorgu sürecinde hakarete ve işkenceye maruz kalan, çocuk olmasına rağmen idamla yargılanan Yakup Köse. İkincisi ise yargılandığı sırada üniversitedeki bir sınava asker gözetiminde sıraya zincirlenmiş bir vaziyette giren ve bir asker kurşunuyla şehit edilen Hasan Meriç.

Bu korkunç yılların yıl dönümünde, Yakup Köse’nin hapishane hatıraları neticesinde yazdığı Bir Çocuğun Gözünden 28 Şubat Cezaevi Notları kitabını okumaktaydım. Hem kitabın yazarının hem de kitapta ismi geçen Hasan Meriç’in hazin sonu beni hem çok etkiledi hem de derinden üzdü. Kitapta Hasan Meriç ile ilgili geçen bir hadiseyi burada paylaşmak istiyorum:

…aniden kapıda bir astsubay peyda oldu (ilk şok). Hemen arkasından iki tane jandarma er, omuzlarında neredeyse boyları kadar olan o çirkin g3 piyade tüfekleri ve ikisinin ortasında elleri kelepçeli, siyah kalın çerçeveli gözlüğü, hafif sakalı, utangaç-ürkek bakışlarıyla bizim Hasan (ikinci şok)… Sınıftaki İngilizce muafiyet sınavından geçemeyen bahtsız öğrenciler makulesi ağzı açık vaziyette tabi… Bununla bitmez… Askerler Hasan’ın kelepçelerini çözdüler, arada astsubayın buyurgan sesi: çözün! Geç! otur!… Hasan gassalın elinde meyyit misali, usulca en ön sıraya oturdu… En tuhafına geldi sıra; askerlerden biri, neresinden çıkardı hatırlayamadığım bir metrelik zinciri şöyle bir sallandırdı (o ne!) ve bir asma kilit (o an çatısı altında bulunulan mekana en yabancı iki şey)… Asker, Hasan’ın ayağına doğru eğildi, zinciri ayağıyla beraber oturduğu sıranın demirine bağladı, üzerine de kilit! (üçüncü şok). hayvanlar gibi yani!.. Olaya şahit olan İngilizce muafiyet sınavından geçemeyen bahtsız öğrenciler makulesi lal ü ebkem vaziyette… Manzarayı anlamlandırmaya çalışıyorum zihnimde ama kifayetsiz… Bizim Hasan’ın eli cebine gidiyor; kolsuz kırmızı montunun derinliklerinden çıkardığı bir kalem ve de bir silgi… anladık ki ne anladık hasan da sınava girecekmiş!.. Yine yüzündeki o ürkek-utangaç ifadeyle önündeki masaya bıraktı kalem ve silgiyi (hasan da sınava girecekmiş!)… eee n’olacak şimdi? şu astsubay, şu iki şapşal er başında mı duracak maznunun? Astsubay emir verecek herhalde: “başla!”, “diğer soruya geç!”, “bakma etrafına, önüne dön!”, “son cümlelerini yaz!”, “bitti mi? ver bakalım şu kağıdı!”, “hımmm vaziyet kötü, bu kağıt kurtarmaz seni! ben de annarım ingilisçeden, açıköğretimden bitirdim!”, “neyse, al hoca şu kağıdı, kalk sen de bakiim, tak lan kelepçeyi sen de! yürü bakalım!..”, “komutanım, komutanım! peki biz, istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?…

Hasan’ın üniversitede girdiği ilk ve son imtihanıydı o. bir daha kimse görmedi onu okulda, yanında iki şapşal er ve başlarında bir astsubayla beraber. Merak ediyorum şimdi, kaç almıştı o sınavdan acaba? Sonucunu öğrenebilmiş miydi? İyi not alıp da sevinmiş, kötü alıp da “finalde kurtarırız baba, olmadı büt var” demiş miydi içinden, hapishanede dört duvarın arasındayken? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz tabi ama bildiğim bir şey var, hem de çok acı…
Birkaç sene sonra, 2000′ in başlarıydı zannedersem, gazetelere küçük bir haber: “jandarma, bandırma cezaevine baskın düzenledi: 1 ölü”

Onların bu korkunç dönemlerde iliklerine kadar hissettikleri haksızlıklar, zulümler ve işkenceler sırasında ben İstanbul’da çocukluğumu yaşamaktaydım. Her ne kadar o dönemlerde çocuk olsam da, o tarihlerde unutamadığım bir hadiseyi size anlatmak istiyorum. Henüz ilkokula gitmekteyken her zamanki gibi bütün öğrenciler olarak sabahtan okul bahçesinde dışarıda sıraya dizilmiştik. Yalnız o günleri diğerlerinden farklı kılan şey Atatürk büstünün üstünün bir örtüyle kapatılmasıydı. Önce nedenini anlamamıştım ama rüzgârın kuvvetli bir şekilde esip kaldırdığı örtünün altında, büste yazılmış şeyleri görünce bu örtünün oraya neden konulduğunu anladım. Büste, çeşitli küfürler ve hakaretler yazılmış ve imza olarak da birtakım dinî kavramlar kullanılmıştı. Müdürün adeta savaş ortamındaymışız gibi komutan edasıyla yaptığı konuşma bizim de askerî bir kıtaymışız gibi dizilmemiz, andımız, İstiklal Marşı, saygı duruşu vs.

Bu yaşadıklarımı bir çocuk olarak o dönemde değerlendirmemin bir imkânı yoktu. Ne yaptığımızı neden yaptığımızı ve bütün bunların neden yapıldığını hiçbirimizin hatta okulun en zekisinin bile o yaşta değerlendirebileceğini düşünmüyorum. Ancak bugün yaşadığım tecrübe ve bilgi birikimi sayesinde bunların neden ve kimler tarafından yapıldığını çok iyi anlıyorum. Ortalıkta suç yokken suç yaratanlar ortalıkta düşman yokken düşman yaratmış. Toplumu da bu kesimin –sözde- yaptıklarına dair psikolojik olarak etkilemeye çalışmıştı. Bütün bu kargaşa ortamında medyanın demokratik bir tutum sergileyemediğini de bugün arşivlerden gördüğümüz kadarıyla bilmekteyiz. İşte yaratılan bu ortamda İslamcı cihatçı –hatta terörist- dedikleri insanlara işkence edenler militarist bir statükoyu, baskıcı bir ideolojiyi savunanlardır. Bugün bile hâlâ bu insanların kalıntılarına rastlamaktayız.

Bir daha böyle korkunç dönemler yaşamamak dileğiyle, Allah 28 Şubat zulmünde şehit olanlara şefaat, sağ kalanlara mücadele ve azim versin.

Kaynaklar:

Yakup Köse, Bir Çocuğun Gözünden 28 Şubat Cezaevi Notları, Kökler Derneği Yayınları, İzmir 2014.

https://eksisozluk.com/ibda-c–38360?focusto=8673914 (27.02.2019)

Musa Yanık, 28 Şubat 2019