.: Abdulkadir Pekel

Kavala ve Demirtaş Davaları: Avrupa Konseyi’ndeki “İhlal Prosedürü”

Osman Kavala, kamuoyunda “Gezi Davası” olarak bilinen davada, “hükümete karşı suç” (TCK m. 312 – “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs”) işlediği gerekçesiyle müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu kararla gündeme gelen Kavala Davası Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılması ile sonuçlanabilecek “ihlal prosedürü”nün başlatılmasına sebep olmuştu.
“İhlal prosedürü” olarak adlandırılan yaptırım süreci Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesine dayanmaktadır. Maddenin dört ve beşinci fıkraları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülen bir davada taraf olan devletlerin AİHM’nin kesinleşen kararlarını uygulamayı reddettiği durumları düzenlemektedir. Böyle bir durumda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (Bakanlar Komitesi), ilgili devlete ihtarda bulunduktan sonra, üçte iki oy çokluğu ile, ilgili devletin Mahkeme kararlarını yerine getirme yükümlülüğünü reddettiği konusunu AİHM’ye intikal ettirme kararı alabilir. AİHM, kararlarının yerine getirilmediğini tespit ederse, “alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesi’ne gönderir.”
Alınacak bu önlemler Avrupa Konseyi Statüsü’nün 8. maddesinde belirtilmiştir. Bu maddeye göre “hukukun üstünlüğü prensibini ve yasal yetkisi altında bulunan her şahsın insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma prensibini” (m. 3) ciddi surette ihlal eden her üye devlet bir süre için temsil hakkından mahrum edilebilir ve Bakanlar Komitesi tarafından Konsey’den çekilmeye davet edilebilir. Bu davet dikkate alınmadığı takdirde Komite, söz konusu üyenin artık Konsey’e mensup olmadığına dair karar verebilir.
Kavala 2013 yılındaki Gezi Parkı eylemlerinde ve 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünde hükümeti yıkmaya çalıştığı gerekçesiyle tutuklanmıştır. AİHM, tutuklamanın hukuki temeli bulunmadığı gerekçesiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Bunun yanında AİHM, Türkiye’nin tutuklama ile Kavala’yı “susturmaya yönelik gizli bir amaç güttüğünü” belirtmiş, bu bağlamda insan haklarını sınırlandırmaya yönelik hükümlerin kötüye kullanılmasını yasaklayan 18. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir (Kavala / Türkiye, BN. 28749/18, T. 10/12/2019, § 232). Buna rağmen, yerel mahkemeler Kavala’yı fiilen serbest bırakmamıştır. Bunun üzerine AİHM kararlarının uygulanmasını denetlemekten sorumlu olan Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini tespit etmesi için Sözleşmenin 46. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca davayı AİHM’ye göndermiştir.
Türkiye’nin Bakanlar Komitesi’ne sunduğu görüşte, Kavala’nın şu an başka bir suçlama (TCK m.328 – “Siyasal veya Askeri Casusluk”) dolayısıyla tutuklu bulunduğu, dolayısıyla aslında AİHM kararının uygulandığı çünkü Kavala’nın, AİHM tarafından incelenen suçlamalar yönünden (TCK m. 312 – “Hükümete Karşı Suç” ve TCK m. 309 – “Anayasayı İhlal”) tahliye edildiği vurgulanmaktadır (Bakanlar Komitesi’nin 02.02.2022 tarih ve CM/ResDH(2022)21 sayılı kararı).
Öte yandan, hakkında bu suçlamalar yönünden tutuklama kararı bulunmaması Kavala’nın fiilen serbest kalmasını temin etmemiştir. Kavala daha ceza evinden çıkmadan, başka bir suçlama ile, “Siyasi ve askeri Casusluk” (TCK m. 328) suçlaması ile tutuklanmıştır. Olayların gelişimi, tahliye kararının hemen ardından Kavala’ya yöneltilen bu yeni suçlamanın sadece onu hapiste tutma ve Bakanlar Komitesi kararlarının etrafını dolanma amacına yöneldiği konusunda ciddi şüpheler uyandırmaktadır. Nitekim geçtiğimiz günlerde açıklanan nihai kararda, Kavala’nın tutuklu olduğu bu casusluk suçlamasından beraat etmesi ve tutuklu olmadığı “hükümete karşı suç” (m. 312) sebebiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması bu şüpheleri kuvvetlendirmektedir.
Bu sebeple AİHM’nin ihlal prosedürü çerçevesinde yapacağı yargılamada, Türkiye’nin görüşlerini kabul etmemesi ve gerekli tedbirlerin alınması için dosyayı Bakanlar Komitesi’ne geri göndermesi muhtemeldir.
Keza AİHM’nin incelediği Demirtaş davasında da muhtemelen benzer bir prosedür işleyecektir. Çünkü o davada da AİHM -Kavala davasına benzer şekilde- tutukluluğun “çoğulculuğu dizginleme ve siyasi tartışmayı sınırlamaya yönelik gizli bir amaç güttüğü” gerekçesiyle 18. maddenin ihlal edildiğine, yani insan haklarına yönelik sınırlama kurallarının kötüye kullanıldığına karar vermiştir (Demirtaş / Türkiye No.2, BN. 14305/17, T. 22/12/2020, § 437) . Bunun üzerine yakın zamanda Bakanlar Komitesi, Demirtaş’ın serbest bırakılması çağrısında bulunmuştur. Demirtaş serbest bırakılmazsa muhtemelen Bakanlar Komitesi’nin bir sonraki adımı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi çerçevesinde yeni bir ihlal prosedürü başlatmak olacaktır.
Avrupa Konseyi ve Türkiye ilişkilerinin bu denli gerilmesinin sebebi son yıllarda yargı bağımsızlığının büyük ölçüde zayıflamış olmasıdır. Hakim ve savcıların atanması, yer değiştirmesi ve görevine son verilmesi konularında Cumhurbaşkanı, adalet bakanı ve Hakimler Savcılar Kurulu vasıtasıyla büyük ölçüde etkili olabilmektedir. Dolayısıyla yargılama sürecinde Cumhurbaşkanı’nın Kavala ve Demirtaş aleyhine suçlayıcı ifadeler kullanması, bu kişilerin serbest bırakılma ihtimalini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.
AİHM’yi ikna edecek yeni deliller ortaya koymadan yerel mahkemelerin Kavala ve Demirtaş’ı serbest bırakmamakta direnmesi, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin dondurulması ya da nihayet sona erdirilmesi ile sonuçlanabilir. Üyelikten çıkarma düşük bir ihtimaldir fakat Türkiye, AİHM’nin Kavala ve Demirtaş kararlarını uygulamayı reddederek gerilimi arttırırsa, Bakanlar Komitesi Türkiye’nin üyeliğini askıya alabilir.