.: Cennet Uslu

Kandil’den duygusal kopuş

Aysel Tuğluk 1 Eylül 2011’de Kürtlerin Türkiye’den bir duygusal kopuş içinde olduğunu bunun da siyasî kopuşu getireceğini söyledi. Ondan sonra da, çok sayıda kişi Kürtlerin duygusal kopuşundan bahsetti.

Duygusal kopuş ifadesini maruz kaldıkları muamele, yaşadıkları ağır acı ve ortaya çıkan travma sebebiyle Kürtlerin artık kendilerini toplumun geri kalanıyla ortak bir siyasî aidiyet ve kader birliği içinde görememesi olarak tanımlayabiliriz.

Eğer duygusal kopuş denen bir şeyden bahsedilecekse, 90’lar bu kopuşa en çok hizmet eden dönemdir herhalde.

AKP’nin 2000’lerde Kürt meselesinde bir paradigma değişimine gitmesiyle birlikte, Kürtlerin Türkiye ile bağlarının ve Türkiye’ye bağlılığının yeniden kurulmaya başlandığı bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Çözüm süreci bu “duygusal bağlılığı” kurup güçlendirebilecek bir projedir aslında. İlginçtir, tam da bu dönemde, pek çok siyasetçi ve aydın duygusal kopuştan bahsetmeye başladı.

Oysa bu dönemde duygusal kopuş türü bir şeye en çok Eylül 2014’teki Kobani meselesi ile yaklaşılmış olmalı.

PKK’nın kara propagandası ve Hükümetin hataları sebebiyle bu dönemde Kürt kamuoyunda ciddi bir duygusal sarsıntı yaşandı. Ardından PKK-HDP’nin halkı silahlanmaya ve ayaklanmaya davet ettiği 6-8 Ekim Olayları yaşandı.

Kürtler bu kadar yalan ve manipülatif habere, bu çapta bir duygusal sarsıntıya rağmen kendilerine yapılan ayaklanma davetini geri çevirdi.

2013 Nevruz’undaki Öcalan’ın silahlara veda mektubundan bugüne kadar geçen sürede PKK ve uzantılarının Kürtlere yaptığı ayaklanma çağrısı o kadar çok ki sayısını ve bahanelerini hatırlamakta zorlanıyor insan. 7 Haziran’dan sonra ise çağrılar hem keskinleşti hem sayıca arttı.

PKK, zaten gönülsüz yer aldığı süreci 11 Temmuz 2015’te açıkça bitirdi. Kürtler, defalarca “öz savunmasını gerçekleştirmeye, silahlanmaya, devrimci halk savaşına, serhildana” davet edildi.

Kürtlere işte biz hendekleri kazdık ve özyönetimi kurduk, siz de ayaklanın artık denildi. Ayaklanmaya katılmayan siviller çatışmalarda kalkan olarak kullanıldı, yerlerinde kalmaları için tehdit edildiler.

PKK’nın defalarca yaptığı ayaklanma ve iç savaş çağrısını, Kürtler ölümü göze alarak defalarca ve mümkün olan her şekilde reddettiler. Sessizce reddettiler, silahlanmayarak reddettiler, hendeğin başına geçmeyerek reddettiler, çatışmanın olduğu ilçelere kitlesel yürüyüş çağrılarına katılmayarak reddettiler, evlerini işlerini geride bırakıp terk ederek reddettiler.

Kürtlerde bir duygusal kopuş var idiyse, bunu “maddi” veya siyasî kopuşa dönüştürmek için herhalde bundan daha uygun bölgesel ve konjonktürel koşulları bulmaları pek zor olurdu.

Bütün bu reddedişler, Kürtlerin Türklerle birlikte ortak bir siyasî aidiyet ve ortak bir kaderden yana irade koyduklarına kanıt sayılamayacaksa başka ne sayılacak? Bu reddedişler, Kürtlerin şiddet yoluyla değil, sivil siyaset yoluyla hak ve taleplerinin takip edilmesini istediklerine kanıt sayılmayacaksa başka ne sayılacak?

Belki de, Kürtler gerçekten bir duygusal kopuş yaşıyorlardır. Ancak, belki de Türkiye’den değil de, Kandil’den duygusal olarak kopuyorlardır. Savaşı durduk yere başlatan ve üstelik de şehirlere taşıyıp sivilleri ateşe atan, şiddetin ve şehir çatışmalarının amacını ve gerekçesini bir türlü makul ve inandırıcı bir şekilde izah edemeyen PKK’dan duygusal kopuş yaşıyorlardır. Barış için verdikleri kıymetli oyları savaşa meze yapıp üç günde müflis tüccar gibi tüketen HDP’den duygusal kopuş yaşıyorlardır.

Eğer varsa, bu duygusal kopuş Kürtler ve Kandil’in çıkarları ve hedefleri arasındaki bir kopuşun yansımasıdır belki de.

Yeni Yüzyıl, 21.12.2015