.: Vahap Coşkun

Kamuda Cemaat hiyerarşisi işliyorsa tehlike büyük demektir

17 Aralık’ta gerçekleşen operasyon halen Türkiye gündemini işgal etmeye devam ediyor. Yapılıp söylenenlere bakacak olursak, daha uzun bir süre bu konu üzerinde tartışmaya devam edeceğiz. Star Gazetesi yazarlarından Fadime Özkan ile konuyu enine boyuna değerlendirmeye çalıştığımız röportajı dikkatinize sunuyorum. ****** 17 Aralık sabahı karşılaştığımız durumun ne olduğuyla ilgili olarak Türkiye bir kez daha bir konuda ikiye ayrılıverdi. Bir yanda yaşananları siyasi iktidara darbe girişimi olarak okuyanlar var, diğer yanda bunu sadece bir yolsuzluk ve rüşvet soruşturması olarak görüp “Hükümet üstünü örtüyor” diyenler. Size göre nedir 17 Aralık? İdeolojik, siyasi, parti kimliği veya başka bir aidiyete bağlı kutuplaşmanın keskinleştiği yerlerde, kitlelerde aynı olaya çok farklı tepkiler verirler. Böyle bir durumda her grup, ortadaki olayın kendince önem atfettiği kısmını öne çıkarır ve bunun üzerinden bir tarif yapar. Ama diğer kısımlarına gözlerini kapattığı için olayı bütün boyutlarıyla görmez, görmeyi tercih etmez. Bugün Türkiye’de tecrübe edilen de bu; kutuplaşmanın düzeyi yükseldikçe asgari müşterekler azalıyor ve olayı aynı şekilde tanıma, tanımlama imkânı daralıyor. Hem o hem bu Bu söylediklerinizi 17 Aralık özelinde somutladığımızda, nasıl bir tablo ortaya çıkar? 17 Aralık’ta büyük bir operasyon oldu. Genel olarak hükümet karşıtları, bunu salt bir “yolsuzluk” operasyonu olarak kodladılar ve hükümetin hukuku işletip hesap vermesini talep ettiler. Hükümet ve onun yanında duranlar ise, olayı hükümeti alaşağı etmek için kurgulanmış bir tezgâh olarak gördüler ve önceliği buna karşı çıkmaya verdiler. Oysa buradaki gerçek, “ya o ya da bu”da değil, “hem o hem de bu”da saklı. İktidarı hedef alan bir motivasyon var Yani? Operasyonun bir “yolsuzluk” boyutu var. Ciddi iddialar dillendiriliyor, bunların küçük bir bölümünün bile gerçek olması insanın tüylerini ürpertir. Bu sebeple yapılması gereken, hukuki ilkeler dâhilinde iddiaların üstüne gitmek ve kirli ilişki ağlarını en ince ayrıntısına kadar çözümlemeye çalışmak olmalı. Bu işin dalları kime uzanıyorsa peşinden gitmeli, kamu kaynaklarını ve yetkilerini kişisel menfaati için kullananların gözünün yaşına bakılmamalı. Bu, operasyonun bir yönü, diğer yönünde ise siyaseti dizayn etme çabası var. Operasyonun yapılış şekli ve zamanlaması, AKP’yi hedef alan ve onu iktidardan etmeyi amaçlayan bir motivasyon olduğunu gösteriyor . Hani hükümet devleti ele geçirmişti? “Yapılış şekli” ve “zamanlama” bunun siyasi bir operasyon olduğunu düşünen herkesi ikna eden somut veriler değil mi? Operasyon, Türkiye’nin alışık olmadığı ve herhalde daha önce tanık da olmadığı bir gizlilik içinde yürütülmüş. Devletin tüm kademelerini ele geçirdiği, otoriterleştiği ve hatta diktatörleştiği ithamlarına maruz kalan bir hükümetten gizlenebilen bilgiler, itinalı şekilde medyaya servis edilmiş. Birbirinden farklı üç dosya tek bir dosya gibi kamuoyuna yansıtılmış ve toplumun zihninde bir algının doğması hedeflenmiş. Kabul etmek gerekir ki, bu, dikkat çekici bir operasyon tarzı. Dershanede uzlaşılsaydı bu operasyon olmayacaktı Ya zamanlama? Dosyanın elde tutulduğunu, uygun bir zaman kollandığı ve zamanı geldiğinde dosyanın işleme konulduğunu gösteren belirtiler var. Aslında bu operasyon, dershaneler tartışmasıyla ayyuka çıkan bir mücadelenin şimdilik son halkası. Önce dershanelerle, 2004 MGK Kararı’nın yayınlamasıyla ve fişleme iddialarıyla bir mücadele hattı oluşturuldu, ardından söz konusu operasyonla birlikte bu hat tahkim edildi. Dershaneler konusunda bir çatışma olmasaydı veya bir uzlaşmaya varılsaydı, bu operasyon yine de yapılır mıydı? Eğer cevabınız “hayır” ise -ki benim öyle- bu takdirde operasyonun salt hukuki bir gaye ile yapıldığını söylemek imkânsızlaşır. 17 Aralık’ta yaşananın hukukla alakasını bozan, kesen başka şeyler de var mı? Basından öğrenebildiğim kadarıyla, operasyon UYAP’a girilmemiş, UYAP’a başka isimler hakkında dosyalara açılıp soruşturma yürütülmüş. Operasyon kayıtları POL-NET’e yüklenmemiş ayrı bir yerde muhafaza edilmiş. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın verdiği bilgiye göre, operasyon kendisinden gizlenirken medyaya operasyonla ilgili bilgiler ve belgeler aktarılmış. Hukuki olmayan bu tasarruflar, operasyonun siyasi bir amaca matuf bir şekilde yapıldığını işaret ediyor. Yolsuzluklar yargılanır, endişeye mahal yok Şunu da açıklığa kavuşturalım isterim. Ortada yolsuzluk ve rüşvet iddiaları var. Bunlar buharlaşmayacak. Sorgulanması yargılanması da gerekiyor. Bahsedilen yolsuzluk ve rüşvet dosyasının akıbetinden endişe edilmeli midir? Yoksa zaten yargıya ulaşmış bir dosyanın üstünün örtülmesi mümkün değil midir? Endişeyi gerektirecek bir durumun olduğu kanısında değilim. Üç açıdan: İlki, olay kamuoyuna mal oldu. 17 Aralık’tan bu yana iki haftadır tüm toplum buna kilitlenmiş durumda. Medyada haberler akıyor, birbirine zıt yorumlar yapılıyor ve bilgiler-belgeler paylaşılıyor. Artık istenilse dahi bu operasyonu toplumun gözünden kaçırmanın mümkünü yok. İkincisi, bir seçim dönemindeyiz. Muhalefet partileri, toplumun da hassasiyet gösterdiği bu konuyu sürekli olarak gündemde tutacaklar ve unutulmasını engelleyecektir. Ve üç, operasyon yargıya intikal etmiştir. Haklarında iddialar bulunan kişilerin bazıları serbest bırakılmış, bazıları tutuklanmıştır. Halkbank Müdürü ve bakan çocuklarının tutuklamaya itirazları reddedilmiş, tutukluluk hallerinin devamına karar verilmiştir. Yani işleyen bir süreç vardır. Toplumsal ve hukuksal alanda böylesine yaygınlık kazandıktan sonra sözü geçen dosyalarının üstü kapatılamaz. Geç kalınmış değil Yolsuzluk iddiaları kapatılıyormuş gibi bir algı oluşması siyaseten ve hukuken rahatsız edici. Hem darbeyi savuşturmak ve çeteyi kazımak hem de Basra harap olmadan bu algı oluşmadan iddiaları açıklığa kavuşturmak mümkün mü? Yoksa geç mi kalındı? Hayır, geç kalındığını düşünmüyorum. Yolsuzluklarını korunduğu algısını yıkmak için hukuki işletmek, demokrasi dışı yollarla siyasete yön verme girişimlerini karşı durmak için de demokrasiyi tahkim etmek gerekir. Hükümet, bir yandan varsa kendi içindeki çürük elmaları temizlemekten kaçınmamalı, ürkmemelidir. Bu, onun gücünü kırmaz, aksine güç kazandırır. Diğer yandan ise demokratikleşmeye hız vermelidir. Mesela, çözüm sürecini ilerletmeli, sürecin üzerinde durduğu zemini güçlendirmelidir. Hükümetin sorumluluğu budur ve kriz yönetme becerisi de burada kendini gösterecektir. HSYK’nın yaptığı yargıya müdahaledir Süreç devam ederken peş peşe gelişmeler oldu ve yeni bir yargıya müdahale tartışması doğdu. Neyin yargıya müdahale olduğunu nasıl anlayacağız? HSYK’nın yaptığı açıklama yargıya müdahale midir mesela? HSYK’nın açıklama yapması yanlıştı. Zira Danıştay’da görülmekte olan dava hakkında kendisini bir taraf olarak konumlandırması, yargıya bir müdahale anlamını taşır. Danıştay’daki hâkimler kararlarını verirken HSYK açıklamasından hiç etkilenmemiş olsalar bile, böylesi bir açıklamadan sonra insanlar artık bu kararın özgürce alındığına ikna olmazlar. Türkiye Barolar Birliği adli kolluk yönetmeliğinin iptali için Danıştay’a başvurdu. Danıştay da yönetmeliğin yürütmesini durdurdu. Bunlar yargıya mı yoksa paralel yargıya mı müdahaledir? Hükümetin adli kolluk yönetmeliğini değiştirmesi de hataydı. Zira bu yönetmelik AKP döneminde hazırlanmıştı, AB standartlarını yansıtıyordu ve yapıldığı dönemde de AB’nin takdirini almıştı. Ayrıca telaş içinde atılan bu adımın, mevzuata aykırı olduğu da açıktı. Dolayısıyla Türkiye Barolar Birliği’nin bu değişikliğin iptali için Danıştay’a başvurması ve Danıştay’ın da söz konusu karar vermesi doğaldı. Bunlar, yargıya müdahale olarak değerlendirilemez. Bu yapılanma ülkedeki her birey için büyük tehlike Adliye önünde yazılı açıklama/bildiri dağıtması için Muammer Akkaş’ı HSYK’dan ağabeylerin motive ettiği yönünde bir iddia var. Keza Mehmet Ali Şahin de Yargıtay’da bir üyenin bir dosyayı Fethullah Gülen’e gönderdiğini belirtti geçenlerde. Bu tür “hukuk adamlarının hukuk adına” gibi görünen hamleleri, paralel yapının varlığına delalet eder mi? Eğer bir savcı HSYK’dan bir “abi”nin talimatıyla veya motivasyonuyla hareket ediyorsa ve eğer Şahin’in belirttiği üzere bir Yargıtay üyesi bir dosyayı görüş almak için Gülen’e gönderiyorsa, evet o zaman burada bir paralel yapılanma vardır. Zira bunlar, adı geçen hukukçuların farklı bir hiyerarşiye tabi olduklarını gösterir. Bir hâkim veya savcı görev ve yetkilerini hukuk adına değil de tabi oldukları cemaatin menfaatleri adına kullanıyorsa, bu sadece mevcut iktidar için değil, bu ülkedeki her birey için çok büyük bir tehlike teşkil eder. Böyle bir hâkimin varlığı öğrendiğinde neden harekete geçmediği sorusu bir yana, bugün Şahin’e çok önemli sorumluluk düşüyor, iddia olunan paralel yapılanmanın deşifre edilmesi için bu hâkimin kimliğini ilgili mercie bildirmelidir. Seyfi Oktay ve Moğoltay açıkça söylemişlerdi Yargıdaki yeni bir yapılanmadan bahsediyoruz ama bunun ilk kez olmadığını da biliyoruz. Yargıda kurucu ideolojiye göre oluşmuş zaten bir paralel yapılanma yok muydu? Mevcut durum yargıdaki vesayetin el değiştirdiğinin resmi olabilir mi? Bakın, yargının ne denli mühim olduğu açık. Bu itibarla her iktidar ve güç odağı, yargı içinde mümkün mertebe kendi kadrolarının yer almasını ister. Evvel ahir böyledir bu. Kendi bakanlıkları döneminde Seyfi Oktay ve Mehmet Moğoltay bunu açıkça dillendirmişlerdi, ama aşağı yukarı tüm iktidarlar ve bakanlar bunu yaparlar. 11 yılık AKP döneminde, önceki yapının bütünüyle tasfiye olduğu söylenemez ama önemli bir oranda değişim yaşandığı da inkâr edilemez. Bunu açalım… İki düzlemden bahsedebilirim. İlk düzlem, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve HSYK’dır. 2010’da yapılan halk oylamasıyla, AYM ve HSYK’nın üye sayısı ve üye profili değişti. AYM’nin 11 olan üye sayısı asil 17’ye, HSYK’nın 7 olan üye sayısı 22’ye çıktı. Ayrıca üyelerin geldiği kaynaklar da çeşitlendirildi. Bu değişikliklerden sonra AYM ve HSYK’da yerleşik bulanan Kemalist düşünce/yapı önemli oranda bir değişime uğradı. Cemaat yargıda nasıl etkin oldu? Ya ikinci düzlem? Bu da, mesleğe yeni alımlardır. Hâkim ve savcılar iki basamaklı bir imtihandan sonra mesleğe alınırlar. Adaylar önce merkezi olarak yapılan yazılı bir sınava, ardından da mülakata girerler. Açık söylemek gerekirse mülakatlar, iktidarların kendilerine yakın bulduklarını seçip, karşıt veya uzak bulduklarını elemelerine yarar. Geçen gün bir tartışmada Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, yazılı sınavda ilk 10’a giren öğrencilerden sadece 6’sının, ilk 100’e giren öğrencilerden ise 50 küsurunun hâkim ve savcılığa alındığını söylüyordu. Yani Türkiye’de ilk 10’a girecek kadar hukuk bilgisine sahip olsanız da, bu sizin hâkim ve savcılığı alınmanıza yetmeyebiliyor. Zira burada başka kriterler –etnik, mezhebi ve ideolojik kimlik gibi- devreye giriyor. Kendi öğrencilerimin deneyimlerine bakarak, son 10 yıl için şunu söyleyebilirim: Kürt, Alevi, solcu-demokrat olmak veya böyle bilinen bir aileden gelmek önemli bir dezavantaj, muhafazakâr-mütedeyyin olmak veya bu kimliğiyle maruf bir aileden gelmek önemli bir avantaj oluşturuyor. Bu da Gülen Cemaati’ne çok büyük bir imkân sunuyor. Neden? Çünkü Gülen Cemaati, öteden beri eğitime çok büyük bir yatırım yapıyor, çok sayıda elemanı, büyük bir potansiyeli var. İktidarda muhafazakâr bir partinin varlığı, cemaate mensup kişilerin yargı mekanizması içinde giderek fazla yer alması sonucunu doğurdu. Sonuç itibariyle Cemaat, yargı içinde çok etkin bir konuma geldi. Sorun 7 Şubat’ta AK Parti “tehlike”nin farkında değil miydi? Ama önceleri askeri vesayet karşı birlikte tutum alınmıştı. Askeri vesayetin geriletilmesinde AKP ve Cemaat ortaklığı önemli bir rol oynamıştı. Dolayısıyla Cemaat’in yargı mekanizmaları içinde güçlenmesi çok önemli bir problem teşkil etmiyordu. Ne zaman ki 7 Şubat hadisesi oldu, AKP bunun kendisi için de bir soruna tekabül ettiğini anladı. Ama o güne gelinceye kadar Cemaat, yargı içinde önemli bir güç temerküzü sağlamıştı. Kamuda Cemaat hiyerarşisi işlerse Peki, yargı içindeki bu paralel yapı hukuk dairesinde kalınarak nasıl tespit edilecek ve temizlenecek? İnsanların bir yapıya üye olduğu nasıl anlaşılacak? Yanlış anlamlara mahal vermemek için bir hususun altını çizmek gerekir. Cemaatler, toplumsal bir gerçektir. Nasıl ki bazı insanlar hayatlarına kendi bireysel tercihleriyle yön veriyorsa, herhangi bir kolektif yapıntıyla sıkı ve gevşek bir ilişki içinde olmamayı tercih ediyorsa, bazıları da bir cemaat içinde olmayı kendisi için daha doğru bulabilir. İnsanların cemaatlere mensup olmaları meşrudur ve bunda herhangi bir sorun yoktur. Sorun; kamu görevini ifa edenlerin görev yetkilerini kamu adına değil cemaat adına kullanmaları, kamu hiyerarşisini değil cemaat hiyerarşisini esas alarak davranmalarıdır. Bu tür davranışları gösterenler tespit edilmeli ve haklarında gerekli işlemler yapılmalıdır. Tespit ve temizlikte neye dikkat edilmeli? Evet elbette, ama nasıl? İki durum söz konusu olabilir burada: İlki, demin de bahsedildi, dosyayı cemaat liderine gönderme veya bir cemaat büyüğünün telkiniyle açıklama halidir. Burada bağlantı açıktır, kişilerin tespiti rahatlıkla yapılabilir ve haklarında gerekli yasal işlemlere başvurulabilir. Ama bu örnekler, nadirattandır. İkincisi, böylesine açık bir kanıtın olmadığı durumlardır ki, burada tespit, hem zahmetli, hem de tehlikelidir. Bu nedenle bu sorunun çözümünün hazır bir reçetesi yoktur; Bu durumda yapılması gereken; dikkatli olmak, insanların haklarına saygı göstermek ve uzun vadede kişilerin istismarını asgariye indirecek bir sistem kurmaya çalışmaktır. Mesela işe, hâkim ve savcı alımlarının liyakat esasına göre yapılmasını temin etmekle başlanabilir. HSYK’daki yanlış yapının sorumlusu Anayasa Mahkemesi Hükümetin yüksek yargıya ilişkin bir hazırlığının olduğu söyleniyor. HSYK, 12 Eylül referandumunda değiştirilmişti ve üstelik amaç eski vesayetçi yapıyı tasfiye etmek ve HSYK’yı çoğulculaştırmaktı. Halk buna “evet” dedi. Oysa yine sorunlar yaşıyoruz. Bugün yaşadığımız sorunlar 2010’da öngörülemez miydi? HSYK’nın sorunlu bir yapısı var, doğru. Bunun müsebbiplerinden birisi de Anayasa Mahkemesi. Hatırlayacaksınız, anayasa değişikliği teklifinin orijinal halinde, HSYK seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip kişilerin, tek bir adaya oy vermeleri öngörülüyordu. Ancak AYM, bunu iptal etti. Bunun sonucu, blok listelerin seçilmesi oldu ve HSYK içinde arzulanan çoğulculuk gerçekleşemedi. Yine bu bağlamdaki sorunlardan biri, HSYK’nın üye seçiminde Meclis’in devre dışı bırakılmasıydı. HSYK’ya Meclis iradesinin yansıması gerektiği düşüncesi benim de katıldığım bir düşünceydi ve değişikliğin yapıldığı dönemde çokça dile getirildi. Ama siyasi iktidarın tercihi bu yönde olmadı. Yüksek yargı çoğulculaştırılmalı HSYK’nın denetlenemez yargılanamaz oluşu bir sorun olarak görülüyor. Başbakan “HSYK’yı kim denetleyecek?” diye sormuştu. Siyaseti çeşitli kurumlarıyla yargı denetliyor, yargının denetimi eksik mi? Anayasanın 148. maddesine göre HSYK üyeleri görevleri ile ilgili suçlardan ötürü Yüce Divan’da yargılanırlar. Buradaki sorun, HSYK üyelerinin bireysel olarak suç işleyebilecekleri, ama HSYK kurumsal olarak bir suç işleyemeyeceğinin düşünülmesidir. Bu da, doğaldır; yüksek mahkemelerin kendilerinin de kurumsal olarak suç işleyecekleri düşüncesiyle düzenleme yapılamaz. Yargının denetimine dair temel önerim, yargının demokratik meşruiyete kavuşturulmasıdır. Bunun anlamı, yüksek mahkemelerinin teşekkülüne millete iradesinin de katılması, parlamentonun bu mahkemelerin üye seçiminde etkili olmasıdır. Cumhurbaşkanı Gül üzerine düşeni yaptı Kendisi de bir hukukçu, eski bir genel başkan ve faili belirsiz bir siyasi komplonun mağduru olan Deniz Baykal’ın öneri ve temasları oldu biliyorsunuz. Cumhurbaşkanı Gül’ün devreye girmesini istiyor? Cumhurbaşkanı Gül’e yönelik çok eleştiri oldu sessiz kaldığına dair ve çok da çağrı yapıldı devreye girmesi için. Aslında, ben Cumhurbaşkanı’nın üzerine düştüğünü yaptığı kanısındayım. İlk günde hemen Başbakan’a ile görüştü, haklarında ithamlar bulunan bakanların görevlerinden alınması gerektiğini belirtti, Başbakan da bu görüşlere dikkate aldı ve değişiklikleri yaptı. Burada devletin kurumları arasında değil, iktidar ile Cemaat arasında bir çatışma var ve herhalde Cumhurbaşkanı’ndan bu konuda bir arabuluculuk yapması beklenemez. Medyanın kahramana ihtiyacı vardı, Savcı Öz oldu Ergenekon ve Balyoz davalarını yürüten Savcı Zekeriya Öz 17 Aralık Operasyonu’ndan sonra da çok konuşulan bir isim oldu. Üstü örtük olsa da Öz’ün, Türkiye’nin vesayetçi yapısını temizleyen kişi olduğu iddiası ve bu yönde oluşmuş bir algı var. Öz özelinde koca bir camia da vesayetçi yapının tasfiye işlemini kendi hesabına yazıyor. Bu tür büyük davaların kişiselleştirilmesinin rahatsız edici tarafları var. Bu karmaşaya dair siz ne düşünüyorsunuz? Toplumların, toplumlardan da ziyade medyanın kahramanlara ihtiyacı var. Tüm bir süreci bir kişi üzerinden anlatmak ve o kişiyi bir sembole dönüştürmenin cazip bir tarafı var. Öz, Türkiye’nin De Pietro ihtiyacına cevap veriyordu. İtalya’da bir savcı sistemi temizlemişse, Türkiye’de de bir savcı aynısını yapabilirdi. Kişisel özelliklerin etkisini asla inkâr etmiyorum ama böylesine devasa davalarda sonuç alınabilmesi çok sayıda faktörün bir araya gelmesi gerekir. Herhalde herkes, siyasi irade ve toplumsal destek olmasaydı, tüm o davaların altından tek bir kişinin kalkmasının mümkün olamayacağını kabul eder. Yeniden yargılama hangi durumda yapılabilir? Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden yargılanması talebi var, Başbakan’ın ve Yalçın Akdoğan’ın açıklamalarına dayanılarak. Mümkün mü bu? Hangi şartlarda mümkün? Evet, bilhassa Akdoğan’ın yazısına istinaden bazı başvurulur da yapıldı. Ama Akdoğan’ın yazısı nihayetinde bir kanaattir, buna dayanılarak yeniden yargılama yapılamaz. Yeniden yargılama, olağanüstü yargılama usullerinden biridir ve hangi koşullarda yapılacağı kanunlarda açıkça belirtilmiştir. Özetle, iki temel şartı vardır. İlki, davanın kesin hükümle bağlanmış olmasıdır. Dolayısıyla halen devam etmekte olan davalarda –mesela KCK ve Ergenekon’da uygulanamaz. Bir tek kesinleşmiş olan Balyoz’da söz konusu olabilir. Ama burada ikinci şartın da varlığı gereklidir. O da karara esas teşkil hususların yanlışlığının veya sahteliğinin ortaya çıkmış olmasıdır. Yani karar bir tanık beyanına dayanılarak verilmişse bu tanığın yalan beyanda bulunduğunun kesinleşmesi veya karar bir belge üzerinden oluşturulmuşsa bu belgenin sahteliğinin ortaya çıkması gibi. Örneğin, kararda esas alınan tanık beyanının yalan olduğunun veya belgenin sahteliğinin belirlenmesi gibi. Böyle bir durum yoksa yeniden yargılama yapılamaz. Barolar Birliği’nin talebinde sorun var Barolar Birliği’nin de bu konuda girişimleri oldu; Cumhurbaşkanına ve Başbakan’a bazı önerilerde bulundular Barolar Birliği, özü itibariyle, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını ve bu mahkemelerin verdiği tüm kararların yeniden yargılanmaya açılmasını istiyor. Bu, ise bir yasa gerektiriyor; nitekim Barolar Birliği bir maddelik bir yasayla bu yeniden yargılamanın önünün açılmasını istiyor. Ancak burada bir sorun var. Nedir? Barolar Birliği’ni harekete geçiren saik Ergenekon ve Balyoz davaları. Önerilerinde bu davaların tamamının bir oyun olduğu düşüncesi hâkim. Bu davalarda baştan beri iki çizgi vardı: Biri, bu davalarda yapılan her türlü işlemin ve verilen her kararın doğru olduğunu savunuyordu. Diğeri ise, bu davaların tamamen bir aldatmacadan ibaret olduğu, davaların ordunun içini boşaltmayı hedeflediği ve ortada bir darbe planının bulunmadığı iddiasını taşıyordu. Kanımca, bu iki çizgi de yanlıştı. Mahkemelerin her yaptığı hukuka uygun değildi, yargılamada kimi hukuksuzluklar yapılmış bireylerin bazı haklarına zarar verilmişti. Ama bu, söz konusu davaların tamamen içi boş olduğu anlamına gelmez. Gülay Göktürk’ün dediği gibi “Çetin Doğan’ın o seminerinin bir ‘savaş tatbikatı’ olduğunu yutacak bir mahkeme dünyada henüz kurulmadı.” Barolar Birliği, bizim buna inanmamız istiyor, sorun bu. Paralel bir tuhaflık daha: İlhan Cihaner vakası 2009’da Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner 16 ildeki dini cemaatlere yönelik bir soruşturma başlattığı ama bunu iki yıl boyunca Adalet Bakanlığı’ndan gizlediği ortaya çıkmıştı. Bugün yaşananlarla bağlantısını nasıl kurarsınız? Şöyle: Cihaner de uzun süre bir soruşturma yürütmüş ve bunu Bakanlık’tan gizlemişti. O gün Cihaner’in yaptığının yanlış olduğunu savunanlar, bugün devletin tüm birimlerinden gizli yapılan bir soruşturmayı cansiperane bir şekilde doğru olduğunu savunuyorlar. Burada bir tuhaflık var. Seçime kadar bulanır, sandıkla durulur Bir kez daha bir yetki karmaşası yaşanıyor. Bunun büyük bir sistem krizi olduğu anlaşılıyor. Nasıl çıkacağız bu işten? Türkiye seçim süreci girdi. Seçim sathı mailinde çok kapsamlı ve sistemi yeniden düzenleyecek bir değişikliğe gidileceğini zannetmiyorum. Günlük hamleler ve bu hamlelere verilecek tepkiler. Seçime kadar sular daha çok bulanır, seçimde durulur, belki ondan sonra sistem tartışması yapılmaya başlanır. CHP-Cemaat ittifakı kesin gibi Yaşanan krizin Türkiye ve özelde de çözüm sürecine etkisi ne olur, neye dikkat etmek lazım? Türkiye, ilk etapta, ekonomik olarak ciddi bir sarsıntı geçirdi. Ekonomistler yaşananların Türkiye ekonomisine maliyetinin 100 milyar dolar civarında olduğunu belirtiyorlar. Siyasi olarak, saflar yeniden belirlenecek ve siyaset yeni ittifaklara sahne olacak. Mesela Cemaat’in CHP ile müttefik olması kesin gibi. Cemaatin tabanı bu ittifaka ne denli iltifat edeceği ayrı sorun ama Cemaat’in karar mevkiindekilerin İstanbul ve Ankara’da AKP’ye esaslı bir ders vermek için gayret sarf edeceklerini söylemek mümkün. Sürecin hukuki zemini olmalı Ya kriz ve BDP? Bu kriz, sürecin devamı için AKP ile BDP arasında daha sıkı işbirliğini gerektir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, sürecin hukukilikten çok fiili olarak ilerlemesidir. Bu, süreci saldırılara açık hale getiriyor. Hukuki eksikliklerden istifade ederek süreci sabote etmeye dönük girişimler olabilir. Buna fırsat vermemek için çözüm sürecinin hukuki zemini güçlendirmek lazım. 6-01-2014 / Star

Serbestiyet, 06.01.2014