.: Atilla Yayla

Kamu Otoriteleri ve Ekonomik Hayat

 

Kamu otoriteleri derken, devlet cihazını harekete geçirmeye yetkili politik otoriteyi ve politik otoritenin talimatıyla veya kendi başına harekete geçe(bile)n idarî-bürokratik yapıyı kastediyorum. Bu anlamda kamu otoriteleri ile ekonomi arasında nasıl bir ilişki ve etkileşim olmalı? Başka türlü sorayım: Kamu otoriteleri ekonomik hayatın akışını kanun çıkartarak, siyasî ve idarî kararlar alarak ve uygulayarak tam manasıyla veya ağırlıklı biçimde kontrol altına alabilir mi?

Bu sorulara, bunu yapmanın, yapmaya kalkışmanın meşru ve haklı olup olmadığı sorusunu eklemiyorum. O ayrı ve başka yazılarda ele alınması gereken bir konu. Bakışım sadece kamu otoritelerinin ekonomiye geniş kapsamlı müdahalelerinin “gerekli olup olmadığıyla” ve “işe yarayıp yaramayacağıyla” alâkalı.

Devletçiliğin hayatın her alanında,  özellikle de ekonomik anlayışta insanların iliklerine kadar işlediği bir politik-ekonomik kültürde birçok kimsenin bu soruları saçma, mantıksız, gereksiz ve de haksız bulacağının farkındayım. Keza, kamu otoritelerinin iyi niyetinden, insanlarımız ve ülkemiz için doğru ve faydalı olanı yapma arayışı ve çabası içinde bulunduğundan da hiç şüphem yok. Ne var ki, ekonomik hayata kamu müdahalelerini mercek altına yatırmak zorundayız. Aksi takdirde, ekonomimizin rüzgârın önündeki yaprak gibi sürüklenmesi tehlikesiyle karşılaşabiliriz.

Benim bildiğim ve anladığım kadarıyla, ekonomik hayatın kurallarını, uzun vadede,  güçleri ve niyetleri ne olursa olsun, kamu otoriteleri koymuyor, hayatın kendisi belirliyor. Ekonomik hayatın günlük akışı için de aynı şey geçerli. Tersi vaki olsaydı, bambaşka bir dünyada yaşar ve kamu otoritelerinin karar ve icraatlarıyla fakirlik,  enflasyon, deflasyon, stagflasyon gibi ekonomik problemleri hayatımızdan ebediyen çıkartırdık.

Politik ve idarî otoriteler son zamanlarda stokçuluk, spekülatörlük eleştirileri yapıyor. Kimi satıcıları “fırsatçılık yaparak fahiş fiyat uygulamakla” itham ediyor. Bu vasıfların yapıştırıldığı, yakıştırıldığı  -çoğu zaman kim olduğu belli olmayan- öznelere kızıyor, onları paylıyor, azarlıyor. Halka, bu “zararlı tiplerin” üzerine kamu gücüyle gidileceğini, hesap sorulacağını vaat ediyor. Bu tavır, tarz, yaklaşım, kaçınılmaz olarak, bazı vahim tehlikelerin boy göstermesi ihtimâlini artırıyor.

Ekonomik sorunlara kamu zoru ve baskısıyla cevap vermeye çalışmak, tartışmasız, devleti obezleştirir ve otoriterleştirir.  Zamları bir polisiye meselesine indirger ve zabıta denetimi marifetiyle fiyatları baskı altına almak istersek, ekonomik hayatı gittikçe genişleyen bir zabıta teşkilâtının kontrolüne vermemiz gerekir. Bu sürece bir defa girilince etkili ve başarılı olması için zabıtanın yetkilerinin devamlı artırılması talep edilir. Muhtemelen zabıta aldığı hızla sahip olmadığı ama olduğunu vehmettiği yetkileri de kullanmaya başlar. Bu zabıtacı yaklaşım satıcılardan başlayarak –ve sonra üreticilere, tüccarlara ve hatta tüketicilere doğru uzanarak-  adım adım insanların ekonomik özgürlük alanını daraltır ve ekonominin hacmini küçültür.

Serbest piyasa ekonomisinde malların fiyatının “denetlenmesi” zabıtaya başvurmayı gerektirmez. Alternatif satıcılar (rekabet), ikame mallar ve tüketicilerin kendileri fiyatları denetlemek açısından gerekeni yapar. Şüphe yok ki, her satıcı malını satabileceği en yüksek fiyattan satmak ister. Bu meşrudur. Satıcıya adâlet, fırsatçı olmama, fahiş fiyat uygulamama gibi gerekçelerle müdahale etmeyi bir hak olarak göremeyiz. Ayrıca, malların uygun ve âdil fiyatını dışardan bakarak kestiremeyiz. Fiyatların belirlenmesinde etkili olan bilgi ortam bağımlıdır. Fiyatların belirlenmesinde tesirli olan diğer birçok faktör ise tamamen özneldir. Hiçbir kişi ve/veya kurum bunların tamamını bilemez, kontrol edemez. Olağan şartlar altında malların fiyatları tüketicilerin malı almaktan, satıcıların malı satmaktan kaçmayacağı seviyelerde dalgalanır.

Fiyat müdahalelerinin süreklilik kazanması ve abartılması, yüksek fiyatlardan daha vahim bir probleme yol açar: Kıtlık. Malların üretilmesi ve dağıtılması, tüketicilere ulaştırılması, üretici ve satıcıların beklentilerinin tatmin edilmesine dayanır. Bunu engelleyen fiyat empozeleri malların üretim, dağıtım ve pazarlamasının aksamasına sebep olur. Bu vuku bulursa piyasadaki mallar yavaş yavaş –bazen hızla- ortadan çekilir. Kıtlık baş gösterir. Malların piyasada bulun(a)maması malların fiyatlarının yüksek olmasından çok daha kötü ve yıkıcı bir durumdur. Kıtlık zamanında fiyatlar daha da yükselir. Böylece, fiyat artışlarını engellemeye çalışırken, daha büyük fiyat artışlarına zemin hazırlanmış olur olur.

Piyasa sözleşmelerine kamusal müdahale de bir taraftan ekonomik özgürlük alanını daraltır diğer taraftan ekonomik ilişkileri kayıt dışına iter. Böylesine müdahaleci bir ortamda insanlar açık ve hukukî sözleşme gerektiren ekonomik mübadelelere girmekten kaçınır. Sözleşme yaptığı zaman da -kamusal müdahalelerin yarattığı kısıtları ve engelleri aşmak için- gizli, örtülü, yan yollar bulmaya çalışır. Bunun sonucunda ekonomik hayatta işlem hacmi daralır, işlem maliyetleri yükselir. Ekonomi bu gidişten yarar sağlamaz, zarar görür.

Bu kısa analizde dile getirdiğim şeyler spekülasyon değil, yaşanmış örneklerden çıkarılan dersler. İbret almak için çok uzağa gitmeye hacet yok, kendi -üstelik yakın- tarihimize bakmak yeterli.

Siyasî ve idarî kamu otoritelerinin samimiyetleri ve iyi niyetleri ekonomik hayata yersiz müdahalelerinin canımızı yakacak sonuçlar yaratmasının önüne geçemez. İyi niyetli de olsa hatalı adımlar hem mevcut sorunları ağırlaştırabilir hem de hiç beklenmeyen ve istenmeyen başka –ve büyük bir olasılıkla daha ağır- sorunların doğmasına yol açabilir. Sağlıklı, istikrarlı, gürbüz bir ekonomiye sahip olmanın en iyi yolu, siyasî ve idarî kamu otoritelerinin özenle ve dikkatle gerçekten faydalı işler yapabilecekleri alanlarda kalması ve gerisini topluma bırakmasıdır.

 

Yeniyüzyıl, 9 Ekim 2018