.: Vahap Coşkun

Kalkınma ve özgürlük kıskacında Demirel

Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal… Çocukluğumuzun silik hatıraları içinde hepsinin yeri var. Evimiz televizyon ile tanıştığında muhtemelen ilk onların suretlerini gördük. Okuma-yazmayı söktüğümüzde, elimize gazete yazılarının boyası bulaştığında herhalde ilk onlara baktık, ilk onların sözlerini okuduk. Yağ, şeker, tüp kuyruklarında sırtı kopan annemizden, “Dışarısı berbat, ortalıkta dolaşmayın, eve erken gelin” diye abilerimize-ablalarımıza ayar veren babalarımızdan onları dinledik. Hem aklımızın alamayacağı ve hiçbir zaman erişemeyeceğimiz kadar uzaklardaydılar, hem de hayatımızın orta yerinde.

Gençliğimize de damga vurdu bu beşli. Siyasete şurasından burasından ilgi duymaya başladığımız andan beri gözümüzü onların yapıp etmelerine diktik. Siyasi gel-gitlerini takip ettik. Kimi vakit ideolojik, kimi vakit şahsi kavgalarını izledik. Bazen söyledikleriyle, vaatleriyle dalga geçtik, bazen de “Adam, haklı beyler!” dedik. Siyaset bu beşli arasında sahnelenen bir oyundu sanki. Geride kalan herkes ise figüran.

Sonra kader hükmünü icra etmeye başladı. Hepsi teker teker çekildiler sahneden. Önce Özal çıktı gitti hayatımızdan, sonra sırayla Türkeş, Ecevit ve Erbakan. Halkayı Demirel tamamladı. Bir devir gerçekten sonra erdi. Bir sayfa bir daha açılmamak üzere kapandı. Ülkenin kaderine hükmetmiş bir siyasetçi kuşağı, günahları ve sevaplarıyla tarihe mal oldu.

Melek ve Şeytan

Demirel’in ölümünün üzerinden yaklaşık bir hafta geçti. Hakkında çok yazıldı, çok çizildi. Onu göğe çıkaran da oldu, yere batıran da. Milli iradenin yılmaz bir savunucusunu kaybettiği için ağıt yakan da vardı, henüz yaptıklarının hesabını vermeden dünyayı terk etmesine hayıflananlar da. “Onun gibisi gelmez” diyenler de vardı, “Hangi dinin değerleriyle yargılanırsa yargılansın yeri cehennem olacak” diyen de.

Her zaman böyle olur zaten. Toplum olarak “iyi” ve “kötü” biçiminde keskin kanaatlere çok meyyaliz. Siyah ve beyaz dışında başka bir renk tanımıyor ve tanımak da istemiyoruz. Sevdiklerimizi günahlarından arındırp “melek” kaftanı giydiriyor, karşıtlarımızı şeytanlaştırıyoruz çoğunlukla. Oysa hayat da, siyaset de böyle değil. Gri alanlar var ve grinin de binbir tonu var.

Siyasetin iki alanı

Genel olarak siyasetin iki alanının olduğu söylenebilir. Biri hizmettir, diğeri ise kimlik ve özgürlükler. Siyasetin varlık nedeni, bir taraftan insanların hayat kalitelerini yükseltecek hizmetleri üretmek, diğer taraftan da insanların hak taleplerini karşılamak ve daha rahat nefes almalarını sağlamaktır. Siyasetçiden beklenen gözünü ve kulağını halka dikmesi, her iki alanı da gözetmesi ve buralardan yükselecek seslere karşılık vermesidir.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde iki farklı Demirel portresine ulaşılır. Hizmet söz konusu olduğunda “idealist bir mühendis” çıkar karşımıza. Tipik bir Cumhuriyet çocuğudur Demirel. Bir köyde doğdu. Savaş sonrasının bütün memleketi saran yokluk ve yoksulluk atmosferinde büyüdü. Binbir zahmetle okudu. Azminin büyüklüğü ve şansının yaver gitmesiyle yurt dışında eğitim görme fırsatı buldu. Kalifiye bir mühendis oldu. Bilgisini, kendisini yetiştiren devletin hizmetine koştu. Genç yaşında önemli sorumluluklar üstlendi.
Taha Akyol’un tespitlerine göre Demirel’in ilk yazısı 27 Mayıs Darbesinden dört ay önce Türk Yurdu Dergisi’nde çıkmıştır. (Taha Akyol, Demirel Dersleri, Hürriyet, http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/demirel-dersleri_29314312) “Milliyetçi ve memleketçi” bir dergi olan Türk Yurdu’ndaki “Kamu Hizmeti” başlıklı yazı, Demirel’i ve siyasetini anlamamızı sağlayacak birçok öğe içerir. Demirel, fakir ve her türlü hizmetten mahrum Anadolu’yu imar etmek ve oraya refah götürmek isteyen idealist bir mühendisti. Siyaset yapma nedeni de budur.

“Teknik Adam”

Demirel kendisini “teknik bir adam” olarak tanımlardı. Rakamlarla yaşar ve siyaseti de rakamların merceğinden görürdü. Onun için siyaset, ülkenin güçlenmesi, büyümesi ve zenginleşmesiydi. Yolu ve elektriği olmayan köylere yol ve elektrik götürülmesiydi. Barajların inşa edilmesi, köprülerin yapılması, suyun kontrol altına alınmasıydı. Yurdun her bir köşesinin yollarla birbirine bağlanmasıydı. Her çeşmeden temiz suyun akmasıydı. Okul ve hastane sayısının çoğalması, elektrik hatlarının şehirleri ışıl ışıl yapmasıydı. Bunların hepsi teknik meselelerdi. Siyaset bunlar için yapılırdı. Siyaset taş üstüne sürekli taş koymak ve ülkeyi kalkındırmaktı.

Şükrü Hanioğlu, Türkiye’de siyasetin iki kutbu olduğunu söyler: Bunlardan biri “devletçi modernleşme”, diğeri ise “kalkınmacı muhafazakarlık”tır. Demirel’in de içinde yer aldığı kalkınmacı muhafazakârlık, Cumhuriyet’i temel bir değer olarak kabul eder ve onun yarattığı dönüşümü sahiplenir. Bu siyasi kutbun Cumhuriyet projesine eleştirileri, Cumhuriyet’in toplumsal hayata yönelik uygulamalarının sertliğiyle sınırlıdır. Bir başka ifadeyle kalkınmacı muhafazakârlara göre sorun rejimin temel felsefesinde değil, bazı siyaset ve uygulamalardadır. Dolayısıyla yapılması gereken de, bu rahatsızlığa sebebiyet veren uygulamalara son vermek olmalıdır. (Şükrü Hanioğlu; Bir dönem, bir lider, bir ideoloji, Sabah, http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2015/06/21/bir-donem-bir-ideoloji-bir-lider)

Gerçekten de bir kalkınmacı muhafazakâr olarak Demirel, müesses nizamı karakterize eden değer ve kurumlarla hiçbir zaman sert bir mücadelenin içine girmedi. Bu da onu, siyasetin diğer alanında -yani kimlik ve özgürlük alanında- defolu kıldı. Mesela, asla askeri vesayeti kaldırmaya hedefleyen bir siyaset izlemedi. Orduyla bu yönde bir mücadele içine girmedi. Aksine ordunun belirlediği sınırlara riayet etmeye azami bir hassasiyet gösterdi. Kendisine karşı darbe yapmasına karşın orduyu karşısına almadı. Menderes ve arkadaşlarının katlinin asıl sorumlusu orduydu. Ancak Demirel bununla yüzleşmek yerine üç genci idama gönderdi ve sözüm ona “rövanş”ı böyle aldı.

“Şeffaf karakol”

1970’lerde Milliyetçi Cephe Hükümetleri kurarak toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdi. “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” sözüyle bir kesimin cinayetlerini perdelemeye çalıştı. 1980’de tekrar bir darbeye maruz kalınca, demokrasinin erdemini keşfetti. Özgürlükçü bir söylem benimsedi.

1991’de “Şeffaf karakol” vaat ederek iktidara geldi. Başbakan sıfatıyla Diyarbekir’de “Kürt realitesini tanıyoruz” diyerek kendi siyasi tarihin en radikal adımı attı. Anayasal vatandaşlıktan bahsetti, Habermas’tan alıntı yaptı. Ancak bu literatüre uzaktı, devamını getiremedi. Onun Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı devirde binlerce köy yakıldı, sayısız kişi faili meçhule kurban gitti, kaybedildi, işkence sistematik ve yaygın bir hal aldı, memleket bir iç savaştan geçti. Ve tüm bunlara karşı Demirel neredeyse kılını kıpırdatmadı.

İki Demirel

Demirel, iki kez darbeyle alaşağı edilmişti. Hayatının her safhasında milli iradeyi savunmuştu. Ama kariyerinin sonunda tüm geçmişini inkâr edercesine bir darbenin mihmandarlığına soyundu. Milli iradenin meşru temsilcisi olan hükümete karşı askerin saflarında yer aldı. Dönemin ruhuna uygun olarak halkın reyleriyle Meclis’e gelen başörtülü bir vekili “ajan” ilan etti. Başörtülü kız öğrencilere burada okuyamayacaklarını söyledi, onlara Arabistan’ı adres gösterdi. Ve günün sonunda bir Cumhuriyet çocuğu olarak nihayet çağdaşlığı bir senfoni orkestrasının konserinde buldu.

Sözün özü, iki Demirel var aslında. Biri, gelişmeye ve büyümeye sevdalı olandı. Bunun için çok çalıştı. Ülkenin kalkınması tarihine adını yazdırdı, modernleşmesine katkıda bulundu. Diğeri ise, demokrasi için mücadele etmekten kaçınandı. Zoru gördüğünde şapkasını alıp giden, güçlüye taviz vererek işi idare etmeye çalışandı.

Tarih onun hakkındaki hükmünü terazinin her iki kefesine bakarak verecek. Allah rahmet eylesin!

Serbestiyet, 22.06.2015