.: Ünsal Çetin

Kâğıt üstünde ekonomistlere…

2001 Krizi’nden bu yana Türkiye ekonomisi sadece iki defa küçüldü. 2009 yılında ve 2016’nın üçüncü çeyreğinde. 2009’daki sebep küresel ticaret hacminin çöküşüydü. 2016’nın üçüncü çeyreğinde sebep 15 Temmuz darbe teşebbüsüydü. Küresel bir ekonomik dış şok ile askeri darbe politik şoku haricinde ekonomi hep büyüdü. 17 yılda yaşadığımız bütün zorluklara karşın böyle bir sonuç elde ettik. 17 yıla yayıldığı halde, halen ‘acaba bu büyüme sürdürülebilir mi/balon mu’ diye soruluyor.

Ekonomi bilimini partizan önceliklere feda edenler iktisadi düşünce iklimimize epey zarar vermiş durumda. Bir yanda ülkenin 2007’den bu yana aslında ekonomik durgunluk içinde olduğunu, orta sınıfın eridiğini söyleyen ve kendisini gülünç duruma düşürenler var. Diğer yanda, olumsuz her durumu dış güçlere, manipülatörlerin şeytani operasyonlarına bağlayanlar. Atilla Yayla haklı, “Bütün düşünce dünyası, dünyaya bakışı ‘hükümet karşıtlığı veya taraftarlığından ibaret’ olanlarla bir şey konuşmak anlamsız ve imkânsız.”

Hafızasızlığın bu iklim bozukluğuna katkı sağlayan bir açık olduğunu görmek gerekiyor. 2001 Krizi’nden daha büyük kriz beklentisi ancak ağır bir hafızasızlık nedeniyle dile getirilebiliyor. 2001 öncesi ekonomi politikası hataları neydi? Bu hataların boyutları neydi? Bu hatalar 2001’den sonra ‘daha da büyük boyutlarda’ tekrarlandı mı ki 2001’dekinden daha büyük kriz beklenebilsin? Misal kur çıpası mı uygulanıyor bu ülkede, 2001 öncesi akılsızca uygulandığı gibi. Her döviz kuru yükselişinde ekonomik kriz bekliyorsun ama neden ekonomik krizin çıkmasını engelleyen sebeplerden birisinin ‘döviz kurlarındaki yükseliş’ olabileceğini hiç ama hiç aklına getirmiyorsun? Sonra nedir bu dramatiklik merakı? Misal neden tahminlerinizde ekonomik büyümede ‘nispi bir yavaşlama’ bile değil de hep çöküş, ille de çöküş var? Yoksa ‘tahminim’ dediğiniz şey ‘temenniniz’ mi?

Sonra, nedir bu ekonomik göstergelerdeki nispi bozulmaları abartma kaygısı? Devlet bütçesinin borçlanma gereğinde belli bir seviyede yükseliş olunca, hemen işaret fişeği yakıp, ‘işte, işte 90’ların müsrif maliye politikasına geri dönüyoruz’ diyorsunuz. Sizce uyguladığı disiplinli maliye politikasının 2001 sonrası refahın en temel direği olduğunun farkındaki bir hükümet bütçenin 90’lardaki gibi, ‘batık’ hale gelmesine kolay kolay izin verir mi? Derece ve boyut farklılıklarını ihmal etmenin insanı nasıl yanıltabileceğine o kadar çok örnek oldunuz ki.

Sadece beton üreterek büyüdüğümüzü size kim söyledi? Otomotiv, turizm, imalat, savunma sanayii, hizmetler sektörleri son 10–15 yılda nereden nereye geldi, bakarak konuşmak gerekiyor. Bir deprem ülkesinde, konut talebinin yüksek olması doğal iken, beton üretmek neden o kadar kötü olsun ki? On binlerce canın muhtemel bir büyük depremde kurtarılması önemsiz bir detay değil ki.

Diğer makroekonomik veri ve göstergeler TÜİK’in milli gelir hesaplarını esas itibariyle destekliyor iken, sadece ‘kâğıt üzerinde’ büyüdüğümüz çarpıtmasını yaymaktaki amaç ne? TÜİK rakamlarına itibar etmeniz için illa ki Erdoğan’ın gitmesi mi gerekiyor? Ekonomimizin derin dalgalarına bakarsanız bu çarpıtmayı anlamak çok kolaydır. Son on yılda örneğin satılan uçak bileti sayısı, turizmdeki yatak kapasitesi artışı, son on yılda 8,8 milyon kişiye sağlanan istihdam, otomobil sahiplik oranındaki artış verili iken, TÜİK’in kâğıtları üstünde büyüdüğümüzü iddia etmek ancak ayakların yerden kesilmesi anlamına gelebilir. Gerçekten acaba sanayi imalat endeksimiz yerinde sayıyor ya da emek ve sermaye verimliliğimiz artmıyor diye bir iddiada bulunabilir misiniz? Ekonomi medyasında çıkan yatırım haberlerine, özel sektörün enerjide ya da alt yapıdaki YİD yatırım hamlelerine baktığınızda yerinde sayan bir ekonomi izlenimi edinmek mümkün mü sizce? Yüzden fazla artan organize sanayi bölgesi, on binlerce artan market zincirleri, sizce refah seviyemizde bir durgunluğa işaret edebilir mi?

Her şey güllük gülistanlık değil, evet. %10 altına inmeyen bir enflasyon oranı ve tehlikeli sınırlara doğru giden bir cari açık var. 223 milyar doları bulan bir reel sektör döviz pozisyon açığı (yabancı para cinsinden varlıkların yabancı para cinsinden borçlardan düşük olması durumu) var.

Ancak en nihayetinde, son artırımlar sonrası gerçekten ‘sıkı’ olarak adlandırılabilecek bir para politikamız da var. Enflasyonun 2019’da %10’un altına düşeceğini öngörmek mümkün. Mali sektörün ve hane halkının döviz pozisyon fazlası var. Reel sektörün döviz pozisyonu vade dağılımına baktığımızda ise önümüzdeki bir yıllık vade boyunca pozisyon fazlası söz konusu. Yani bir yılın ardından, reel sektör daha fazla borç ödemekle meşgul olacağı için, yatırım kapasitemizin azalacağını ve bunun da 2019 sonuna doğru büyüme oranımızda yavaşlamaya yol açabileceğini düşünebiliriz. Bu süreç aynı zamanda cari açığımızın tehlikeli sınırları zorlamasının pek muhtemel görünmediği bir dönem olacak. Büyük ihtimalle büyüme oranımızın %4 yaklaşığında seyrettiğini göreceğiz. Bu yeniden dengelenme sürecinde ekonomimiz yeni bir dayanıklılık testinden geçecek.

Nitekim, bu daha düşük büyüme oranları da önceki dönemde ve küresel ölçekte faiz oranlarını yapay olarak düşük tutmanın uzun vadedeki bir bedeli olacak. 2008 sonrası konjonktürde, gelişmiş ülke merkez bankaları, ürettikleri küresel likidite bolluğu nedeniyle, gelişmekte olan ülkelerde döviz cinsinden uzun vadeli borçlanmayı teşvik ettiler. Fed’in ve ardından Avrupa Merkez Bankası’nın para politikasında normalleşme adımları attığı, yani önceki döneme nispetle daha sıkı para politikası uyguladığı yeni küresel konjonktürde, (Türkiye gibi) gelişmekte olan ülkeler daha zor ve sancılı bir büyüme süreci yaşayacaklar. Uzun vadede faiz oranlarını düşüremeyeceğimize, kısa vadede düşürmüş gibi yapabileceğimize işaret eden bir tecrübe dönemi yaşayacağız.

Ekonomi biliminde asıl mesele kriz tahmininde haklı çıkmak değildir. Yaşanan krizin öncesinde, krizin sebep ve sonuçları arasındaki nedensellik bağlantılarını izah ederek krizi öngörmek gerçek iktisatçının maharetidir. Partizan önceliklere göre düşünen bir iktisatçı ise, ekonominin dinamiklerini anlamadan, yani ancak şans eseri olarak böyle bir öngörü başarısı elde edebilir.

Ayrıca bakınız...

milliyetçilik

Atatürkçülüğün izolasyonist, devletçi ırkçılığı: Milliyetçilik

Dünyadan uzaklaşan ülke ve birey Türkiye cihanda bile barış istediği iddiasında kendi içine hapsedilmiş bir ...