.: Melik Nazır Esirci

Kafamda Deli Sorular

Yaşadığımız dünyada en kapalı otoriter devletler sıralaması yapılsa, ilk sırada Kuzey Kore, sonra Küba, peşinden de Çin gelebilir. Tabiî Çin’in ne kadar kapalı olduğu çok tartışılır ama henüz tek partili Komünist yönetimden vazgeçmediği için, her ne kadar sosyalist öğretiye göre ekonomide kapitalist olsa da, halkına yönelik uygulamalarında tam otoriter hatta totaliter olduğu aşikar.

Günümüzün en önemli sorunu “koronavirüs”, bilindiği gibi Çin’de ortaya çıktı. Çin, devlet yapısı gereği, belki başta kimse duymasın diye çok uğraştı ama, sorun artık gizlenemez noktaya erişince kabullendi ve radikal önlemler almaya başladı. Büyükçe bir eyaleti (Wuhan) karantinaya aldı. Daha sonra bunu genişletti ve toplamda 70 milyon insanın yaşadığı bölgeyi (nüfüs olarak neredeyse Türkiye kadar insanı) karantinada tuttu. Bunu da işte bizim pek bir eleştirdiğimiz “otoriter devlet” yapısıyla başarabildi. Uygulamasını da çok sert biçimde yaptı. Bu kadar büyük bir nüfustan, yok sayılacak miktarda aykırı davranışları da şiddetle bastırdı. Sonuçta da 83 bin vakadan 3 bin ölümle bu sorunun üstesinden geldiği görülüyor. Hatta İtalya’ya 8 uçak dolusu yardım malzemesi bile gönderdi.

Yaşadığımız dünyada en özgürlükçü ülkeleri sıralayacak olursak, en başa İngiltere, Avustralya, Amerika gibi ülkeler ve peşpeşe Avrupa ülkeleri yazılır. Çünkü bu ülkelerde kamu Çin’deki gibi her şeye her an hâkim değildir. Daha çok özel teşebbüs, daha çok özgür birey, daha fazla ekonomik özgürlük vardır.

Nitekim koronavirüs sorunu kısa sürede bu ülkeleri de esaretine aldı. Ama bu ülkeler Çin’den farklı olarak, ister hazırlıksız yakalanma (ki kabul edilemez, önlerinde hastalıkla yoğun bir şekilde boğuşan Çin örneği varken) ister ciddiye almama, isterse de ne yapılacağı konusunda bir müktesebata sahip olmamalarından dolayı gevşek davrandılar. Kendi nüfuslarının toplamı, Çin’in karantinaya aldığı nüfusun neredeyse yarısı olan bu ülkeler kısmen başarısız oldular. Tedbir olarak da, geç de olsa Çin’in yaptığı “otoriter devlet” uygulamalarını hayata geçirdiler. İngiltere yönetimi önce, “hastalık bulaşsın, bağışıklık kazanarak bu işin üstesinden geliriz” gibi garip bir söylemle halkını bilgilendirdi. Fransa yönetimi, “nüfusumuzun %60’ını kaybedebiliriz” gibi şeyler söyledi. İtalya yönetimi “insanımızın ömrü normalden önce sona erebilir” gibi fazla tevekkel tavırlar sergiledi. Ama kazın ayağının boşverilecek gibi olmadığı görülünce toptan sokağa çıkma yasakları noktasına kadar geldiler. Amerika ise halihazırda işi ciddiye pek almışa benzemiyor. Trump hâlâ “Temmuz-Ağustos’ta hastalık kendiliğinden yok olur” havasında.

Ama paniğe kapılıp marketleri boşaltma görüntüleri de işte hep bu özgürlükçü/kapitalist ülkelerden geldi. Çin’den bu şekilde görüntüleri pek görmedik. Belki de göstermediler.

Bizim gibi liberaller, en azından devletin birey üzerindeki otoritesinin mümkün olduğunca az olmasını savunur. En ufak bir güvenlik tedbirini “özgürlüğe müdahale” olarak alır ve eleştirir, karşı çıkar. Devletin iç ve dış emniyet ve adalet dışında hiçbir şeye karışmamasını ister. Eğitim ve sağlığın da tamamen özelleşmesini ister. Hatta, şahsen ben, mümkünse devletin hiç olmamasını isteyenlerden(d)im.

Eğer bizim dediğimiz gibi olsaydı, yani “devlet küçük” olsaydı, bu şekilde “ulusal (ve küresel) boyutta bir sağlık problemiyle nasıl başederdi” konusunu hiç düşünmemiştik. Sağlığın ve eğitimin, yani bütün hastanelerin ve okulların özel sektörün elinde olduğu bir devlette, devlet bu tesisleri nasıl kullanacaktı? Hemen dilimizden “olağanüstü haller” savunması dökülebilir. Peki bu olağanüstü haller nereden/ne zaman başlayacak? Hastalık ilk duyulduğu anda mı (Çin gibi) yoksa yayıldığı anlaşıldığında mı (İtalya-Fransa gibi)? Çin böyle otoriter bir devlet olmasaydı, bu sorunun üzerinden gelebilir miydi? Hastaneler tamamen devletin olmasaydı bu kadar çabuk kamu hizmetine adapte edilebilir miydi? O kadar büyük bir nüfusu karantinaya alabilir miydi?

Yine özgürlük düşkünü olan biz liberaller için, temel özgürlüklerden saydığımız “seyahat özgürlüğü”nün, bu şekilde olağanüstü hallerde devletçe engellenmesine razı olabilmemiz de büyük bir taviz gibi görünüyor. Özel okullarda da eğitime ara verilmesini, hem “teşebbüs hürriyeti” hem de “eğitim hakkı” açısından sorun etmiyoruz. İşyerlerinin ikinci bir emre kadar kapalı olmasını “teşebbüs/ticaret hürriyetine” aykırı görmüyoruz. Hatta belki, devletin bu tedbirler çerçevesinde özel mülklere el koymasına da ses çıkar(a)mayacağız. Rıza göstereceğiz.

Peki olağanüstü şartlardaki tedbirleri kabul ettik. Olağan durumlarda devletin ne kadar otoriter olmasına rıza göstereceğiz? Örneğin, bireysel hakkı olduğunu düşünerek çocuğuna kızamık, su çiçeği gibi aşıları yaptırmak istemeyen bir ebeveyne devlet bir yaptırım uygulayabilmeli mi? Yoksa olağan şartlarda birey kendi bildiğini mi yapabilmeli? Örneğin Çin, hiç kimsenin kızamık aşısından kaçınmasını mümkün kılmazken ve ülkesinde kızamık hastalığı sıfırlanırken, bireysel özgürlüklerin geniş olduğu Batılı ülkelerde ebeveynler bu aşıyı yaptırmamakla, devletin de yaptırım uygulayamamasıyla, doğrusu mu yapılmaktadır?

Bugün artık görüyoruz ki devleti ve onun yaptırım gücünü, eğitim ve sağlık tesislerinin devletin elinde olmasını (hem de büyük çoğunluğunun) kabul etmekten memnunuz. Çünkü aksi olsaydı, yani bu imkânlar sadece özel teşebbüsün elinde olsaydı, onları kamu hizmetine tahsis etmek oldukça geç olabilirdi. Yani bugün büyük ve güçlü, otoriter kararları çabuk alabilen, saydığımız bütün özgürlükleri kısıtlayabilen bir devletimiz olmasının avantajını konforunu yaşıyoruz, ama bunun farkında değiliz.

Bunlar şimdilik sadece kafama takılan sorular. Belki yeniden bir muhasebe yapılmasına, bir tartışma açılmasına vesile olur. Sosyalizm pratikte çökünce, müzmin sosyalistler, “çöken reel sosyalizm, bilimsel sosyalizm yaşıyor” avuntusuna sığınmışlardı. İnsanlara lazım olan reel hayat, yani pratik. Kitaplarda ne yazarsa yazsın. Biz liberaller de o duruma düşmemek için pratik hayatın sonuçlarını veri olarak kabullenip fikri müktesebatımızı ona göre yeniden oluşturmalıyız diye düşünüyorum.