.: Atilla Yayla

KADEM’in örnek davranışı

İnsan hakları deyince akla ilk olarak hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı gelir. Siyaset felsefesinde bunlara “doğal haklar” adı verilmektedir. Sivil hak ve özgürlükler ise din, ifade, örgütlenme, seyahat, yerleşme, çalışma, teşebbüste bulunma özgürlüğü ve siyasî yöneticilerin kim olacağının belirlenmesinde söz sahibi olma hakkı olarak sıralanabilir.

İnsan hakları hem bir değer hem bir durumdur. İnsan haklarının değer olması hakların tüm insanlara ait olmasına; insanlar arasında haklara sahiplik bakımından hiçbir surette pozitif veya negatif ayrımcılık yapılmamasına işaret eder. Bir durum olarak insan hakları ise, insan haklarının kullanılmasının siyasî otorite tarafından engellenmediği, hakların kullanımına uygun bir siyasal ve hukukî çerçevenin mevcut olduğu bir duruma denk düşer.

Bu insan hak ve özgürlüklerinden, ayrıca insan hakları arasında sayılmayan — teknik olarak sayılması da şart olmayan — türev haklar çıkar. Bazı durumlarda, türev hakların türevleri de bulunur. Örneğin, hak ve özgürlüklerini serbestçe kullanabilen bir birey, hayat tarzları arasında bir tercih yapabilir; yani nasıl bir hayat yaşayacağına bizzat kendisi karar verebilir. Hayat tarzını belirleme hakkının bir parçası olarak nasıl giyineceğini — veya giyinmeyeceğini — de kendisi belirleyebilir. Başkalarına bir hak ve özgürlük ihlâlinde bulunarak zarar vermedikçe (geliştirilmiş zarar ilkesi), hiç kimse (hiçbir otorite) bireyin hayat tarzıyla ve kıyafetiyle ilgili tercihlerine karışamaz.

Türkiye’de hayat tercihlerine müdahale anlamına gelecek vakalar yaşanmasının çeşitli sebepleri var. En mühimi, hak ve özgürlüklerle ilgili felsefî-ahlâkî çerçevenin yeterince yaygın ve derin bir toplumsal kabul görmemesi. Bu, toplumsal hayatta bazen hayat tarzını tercih hakkının tamamen reddedilmesi, bazen de bir hayat tarzı tercihi onaylanırken diğerlerinin mahkûm edilmesi, baskı altına alınması biçiminde tezahür ediyor.

Bu tür haksız müdahalelerde bulunma ve insanlara baskı yapma eğilimleri her toplum kesiminde görülebiliyor. Müdahaleciler-baskıcılar hareketlerini — duruma ve yerine göre — bilime, çağdaşlığa, Atatürk devrimlerine, dinî inanç ve anlayışlara dayanarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Kendi hayat tarzlarını merkeze koyarak (normalleştirerek) başka hayat tarzlarını ve sonuçlarını dışlıyor, toplumdan sürmek istiyor. Kendisine yapılmasına razı olmayacağı muameleleri başkalarına reva görüyor, uyguluyor.

Herkes, her kesim, kendisine yönelik hak ve özgürlük ihlâllerini elbette kınayacak ve defetmeye çalışacaktır. Bu eşyanın tabiatı icabıdır. Ancak, asıl erdemli ve insan hak ve özgürlüklerini korumaya hizmet edici davranış, insanların kendileri gibi inanmayan,  düşünmeyen, yaşamayan kişilerin hak ve özgürlüklerini tanıma ve koruma hususunda hassasiyet göstermesidir. Bu, aynı zamanda akıllıca bir davranıştır. Ülkelerin savunmalarını sınırları dışından başlatması gibi, hak ve özgürlüklerimizi korumaya kendi sınırlarımızın ötesinden başlamak — ahlâklı olmasına ilâveten — rasyonel bir tutum da olacaktır.

Geçenlerde bir müftü bazı kadınları kılık kıyafetlerinden dolayı aşağılayan sözler sarfetti. Başını örtmeyen veya dekolte giyinen kadınları kastederek “Mağazalarda ambalajı açılmış teşhir ürünleri hep yarı fiyatına satılır. Anlayana…” dedi.  Bu çirkin sözlere değişik toplum kesimlerinden sert tepkiler geldi. En anlamlı tepkilerden biri KADEM’in (Kadın ve Demokrasi Derneği) gösterdiği tepkiydi.

KADEM genellikle dindar, mütedeyyin kadın üyeleri olan bir kuruluş. Birçok aydınlatıcı, eğitici, yetiştirici faaliyete imza atıyor. Yurt çapında bir teşkilâtı var. Kadın hareketlerinde tekel olmak isteyen ve çifte standartlılıkta hiç de cimri davranmayan seküler-sol-Kemalist kadın kuruluşlarına alternatif bir çizgi takip ediyor.

KADEM üyelerinden bir grup, dernek başkanı Sare Aydın Yılmaz’ın öncülüğünde adliyeye giderek bu din görevlisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Kendi üyeleri arasında pek tercih edilmeyen bir kılık-kıyafet tarzının özgür olmasını; adı geçen müftünün bu tarzı tercih edenlere yöneltilen sözlerin “hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” olarak değerlendirilip cezalandırılmasını istedi.

Şahsen müftünün sözlerinin — olanca çirkinliğine rağmen — soyut bir genelleme olduğu ve belirli bir bireyi hedef almadığı için ifade özgürlüğüne girdiğini düşünüyorum. Bu tür çirkin sözleri önlemenin bir ceza meselesi değil bir terbiye meselesi olduğu kanaatindeyim. Nitekim bu sözlere toplumda yoğun bir tepki gösterildi. Ancak, KADEM’in hassasiyeti ve tepkisini görünür şekilde dışa vurması çok yerinde oldu. Bu tür tepkiler böyle lüzumsuz ve edepsiz sözlerin sarf edilmesini engelleyebilir, en azından zorlaştırabilir.

KADEM’i kadınların hakları konusundaki hassasiyetinden dolayı tebrik ediyor, ayrımsız hak ve özgürlük savunusunun başka — özellikle Atatürkçü ve solcu — kuruluşlara da sirayet etmesini diliyorum.

Serbestiyet, 03.10.2017

Ayrıca bakınız...

100. yılı münasebetiyle Ekim Devrimi niçin ele alınmalı

100. yılı münasebetiyle: Ekim Devrimi niçin ele alınmalı?

Bu sene, 1917’de vuku bulan Ekim Devrimi’nin (ED) yüzüncü yılı. Bu münasebetle dünyanın birçok yerinde ...