.: Atilla Yayla

İslamizmin Müslümanlarla Savaşı

İçinde yaşanılan siyasal sistemin genel özellikleri fikir insanlarının düşünme faaliyetlerine biçim vermede ve sınır çizmede etkili oluyor. Bu, düşünme biçimleri ve düşünce sınırları belirlenen kimseler farkına varmasa da vuku buluyor. Yani burada sözü edilen şey bir sübjektif değerlendirmeden ziyade bir tespit. Daha da açık söylemek gerekirse, insanlığın siyasal yapılanma tarzlarından olan imparatorluk ve daha ziyade zamanımızda boy gösteren ulus devlet düşünenlerin düşüncelerinin ana hatlarının, renginin ve hatta çapının belirlenmesinde rol oynuyor.

Öteden beridir bildiğim ama gündelik hayatın hayhuyu içinde unuttuğum bu gerçeği, Türkiye’nin medarı iftiharı dergilerinden olan, 24 yaşındaki Liberal Düşünce’nin 95. (Yaz 2019) sayısındaki “İmparatorluk Özel Dosyası” yazılarını okurken tekrar hatırladım. Bengül Güngörmez Akosman ve Mehmet Zeki Duman’ın sayı editörlüğünde hazırlanan dosyada ufuk açıcı, hatta insanı sarsıcı tespit, yorum ve analizler var. Okuma süreci insanın zaman zaman derin düşüncelere dalmasına yol açıyor.

Ulus devlet çağında yaşayan ve çocukluktan itibaren ulus devlet propagandasına maruz bırakılan insanlar olarak bir diğer siyasal form olan imparatorluğu peşinen dışlıyor, ihmâl ediyor, emperyalizmle özdeştiriyoruz. İmparatorluktan ulus devlete geçişin genel olarak insanlığa özel olarak biz bu coğrafyanın insanlarına kaybettirdiği şeylerin farkına bile varmıyoruz. Uydurulmuş resmî tarihin her yol ve yöntemle ve kesintisiz olarak zihnimize zerk edilmesi sonucunda özgürlük, barış ve refahın temelinde yatan tarz, form, değer ve kurumları öğrenemiyoruz.

Bu ilginç ve yararlı dosyadaki yazıların beni üzerine düşünmeye sevk ettiği bir konu İslam’ın toplumdaki yeri ve değeri oldu. Bu hususta iki aşırı uç var. İlki Mustafa Kemal’in öncülüğünde, ulus devletin gereği ve sonucu olan bir milliyetçilik uygulamasının, başka bazı toplumsal kurumlar gibi, Müslümanlığı da toplumsal mühendislik projesinin yeniden şekillendireceği beşerî malzemeler arasına alması. Bugün kestirmeden Kemalizm adıyla andığımız bu yaklaşım başlangıçta dinden tamamen kurtulmayı hayal etti. Bu, elbette, insanî hayatın doğasına aykırı olduğu için, gerçekleştirilemezdi. Mümkün olmadığı tecrübelerle anlaşılınca, dinin ulusallaştırılması projesi devreye girdi, daha doğrusu dinden toptan kurtulma çabası kaçınılmaz olarak dini millileştirme ve ehlileştirme sürecine dönüştü. Mustafa Kemal ve arkadaşları, Ş. Mardin’in de işaret ettiği gibi, bir ideolojik milliyetçiliğin ve seküler eğitimin İslam’ın yerini alabileceğini, onun ifade ettiği tüm fonksiyonları yerine getirebileceğini hayal etti. Böyle bir projenin ülkeyi karşılanmaz olarak bir kültür savaşına sürükleyeceği görülmedi veya önemsenmedi ve “yurtta sulh cihanda sulh” feryatlarının atıldığı bir dönemde devlet halkına karşı amansız bir kültür saldırısı yaptı ve halk devletine karşı gayri-nizami bir kültürel müdafaa savaşı yürüttü.

Bununla beraber, başka faktörlere ilaveten dönemin şartlarının ve ulus devletin baskıcılığının da etkisiyle, kendisini Kemalizm’in zıttı ve ona karşı bir direniş hareketi zanneden, ama aslında aynı kalıba sıkışmış olan bir başka toplumsal mühendislik projesi daha doğdu: İslamizm. Kulağı tırmalayan ve böyle olması gayet normal olan adlandırmasıyla bu yaklaşım müesses nizamın reddettiği İslamı toplumdaki anlayış ve yorumların dışında yer alma iddiasındaki tekelci pozitivist bir İslam anlayışıyla ikame etmek istedi. ‘Doğru İslam’, ‘hakiki İslam’ gibi sıfat ekli isimlerle anılan bu İslamist anlayış insanların dinlerini şahsî çaba ve kapasiteleriyle anlama ve yaşama süreçlerine, Kemalistlerinkine benzer bir terminolojiyle saldırdı. Referansı kutsal olmasına rağmen, aslında, özünde pozitivistti. Felsefeci Ahmet Arslan’ın isabetli adlandırmasıyla bir tür ‘ilahî referanslı pozitivizm’e dayanmaktaydı. Kemalist anlayış dinin hemen her tezahüründen nasıl rahatsızsa ilahi atıflı pozitivist İslamist anlayış da dinin kendi bildiğinin ve anladığının dışında bilinmesine ve anlaşılmasına şiddetle karşıydı. Kemalist yaklaşım dindarları fiziksel zorla tehdit ederken bu yaklaşım dindarları psikolojik zorla tehdit etmekteydi. Doğal olarak dini bir din olmanın ötesine çıkarıp totaliter bir ideolojiye çevirdi. Bu ideoloji mutlak adalet erdemin, mutluluğun anahtarıydı. Nasıl ki sosyalist tüm iyi vasıfları bünyesinde toplayan mükemmel bir insansa, İslamistin anladığı İslama inanan kimse de türlü beşerî kusurdan arınmış, mükemmel bir insandı; ahlâklılık, âdillik, dürüstlük, erdem, vefa, fedakârlık ve diğergamlıkta sınır tanımayan bir varlıktı. İslamistler İslam anlayışları üzerinden insanı melekleştirme, hatta bir ölçüde Tanrılaştırma peşindeydi.

Devlet yetkilerinin ve imkânlarının Kemalistlerin elinde bulunduğu zamanlarda böyle ideal bir portre çizmek kolaydı. Muhalefette olmanın lüksü İslamistlerin sözde ve kâğıt üzerinde bir tür süper Müslüman portresi çizmesine imkân vermekteydi. Aslında o zamanlarda da Müslümanlar diğer insanlar ne ise oydu. Zira onlar da insandı ve insanların her özelliği Müslümanlarda da vardı. Ama bu özelliklerin kötü olanlarını Müslümanların baskı altında olmasına ve iktidarda Müslümanların bulunmamasına bağlamak kolayca sığınılabilecek, hazır ve yabana atılmayacak. rahatlatıcı bir reçeteydi. Zamanla gitgide dindarlaşan merkez sağ, sonunda AK Parti formuyla Müslümanlığa hayatlarında daha fazla yer veren, dinî söylemle siyasî söylemi buluşturan bir iktidarın ortaya çıkmasını sağladı. İslamistler buna hem şaşırdı hem sevindi. Artık tüm sorunların sonu geldiği gibi kâmil Müslümanların ortaya çıkma şansı da doğmuştu. Yıllar yılları kovaladı. Her iktidarda olduğu gibi yeni iktidarda da hem iyi hem kötü şeyler vuku buldu. Yani ne problemler tamamen çözüldü ne de süper Müslüman doğdu. Hayat insanların ve iktidarın fıtratının dinlerden de ideolojilerden de üstün olduğunu, onları eninde sonunda kendine benzettiğini gösterdi. Bu, İslamistleri büyük hayal kırıklığına uğrattı. Sosyalistlerin reel-ideal sosyalizm ayrımı yaparak tüm kötülükleri reele yıkıp ideali kurtarmaları gibi, İslamistler de mevcut dindar iktidarı taşa tutmaya, reel-ideal İslami iktidar ayrımı yaparak ideal üzerinden reeli kınamaya ve dışlamaya başladı…

Bu uzun bir hikâye. Üzerinde düşünmek ve çalışmak lâzım. Şimdilik söylenmesi gereken şu: AK Parti iktidarının farkına varmadan yaptığı -ne yaptığını bilseydi içten veya dıştan gelen  baskıyla icra etmekten kaçınacağı bir şey- bu İslamizmin ve İslamistlerin grand teorilerinin-projelerinin yıkılması oldu. AK Parti’nin günlük siyasette çok hatası oldu, oluyor, ama bu yıkılışın asıl sebebi AK Parti değil, İslamist projenin açmazları, çıkmazları. Böyle bir proje ancak bir tecrübeyle iflas edebilirdi, öyle de oldu. Böylece İslamistlerin Müslümanlara açtığı savaş dar bir alana sıkıştı. Bunun ne demek olduğu ve ne kadar büyük değer taşıdığı zamanla daha iyi anlaşılacak.