.: Yasemin Abayhan

İnsaf

Doksanlı yıllarda çocuk olmak demek Pazar günleri akşamüstü banyo yaptıktan sonra anneniz saçınızı kuruturken “Bizimkiler” izlemek demekti.

O yüzdendir ki, bazı toplumsal olayların anlaşılmasında “mahalle” metaforunun kullanılmasının belirli bir neslin daha rahat kavraması için gerekli olduğunu düşünüyorum. Lütfen aşağıdaki durum betimlemesini bazı şeyleri size ancak metafor ile anlatabilecek kadar dehşete düşmüş olmanın özeti olarak ele alın. Zira bir kısım insanın hayatının tehdit edilmekte olduğu bu kadar vahim bir olaya yönelik sarf ettiğiniz cümleler “önce kendi insanımız” diye başladıkça beni sizden de, kendi insanımızdan da, kendimden de soğuttu.

Zamana yenik düşmemiş, zamanla genişlemiş, belki biraz değişmiş ancak köklerinin izlerini taşıyan bir mahalleyi gözlüyor olduğumuzu düşünelim. Başından sonuna kadar bir anda gözlememizin zor olacağı kadar uzun ve katmanlı bir mahalle olması da cabası olsun. Bu mahallenin bazı binalarında yaşayanlar aynı dili konuşuyorken yanyana düşen tüm binalarda ortak bir dilin olduğunu söylemek güç. Ancak aynı mahallede yaşamanın getirdiği ortak bir anlayış mahallenin kurulduğu ilk güne nazaran daha da kuvvetli.

Mahallenin oturaklı binalarınca hâlâ “gelişmekte olan” bir bina Türkiye. Bir tarafı son derece “modern” esintilere sahip, binanın temellerine baktığınızda köklerinin sağlam olduğunu ancak ilginçtir ki her bir katının diğer kat sahiplerine adeta inat edermişcesine farklı tasarlandığını görüyorsunuz. İçindeki farklılıklara rağmen gerçekten de gelişmekte olan bir bina ama bu. Tarihsel olarak bakılınca bazı kat maliklerinin yöneticiyi indirmek için güvenlik görevlileri ile bir oldukları zamanlar unutulmamış, kapıcıların eşlerinin kıyafetinin tüm apartmana dert olduğu, kapıcılıktan öteye gidilmesine izin verilmeyen bir kesimin çalışması ile son 15 yıldır gelişmekte olan bir bina. İşte ne olduysa o son 15  yılda olmuş, mahalledeki futbol maçlarında, güzellik yarışmalarında, düzenlenecek oyunları hangi binanın üstlenmesi gerektiğinin belirlenmesinde diğer binalardan farklı olarak tüm binanın birlikte hareket etmeye başlamadığı görülmüş.

“Mahalle” kavramının insana bir huzur verdiğinin farkındayım ama bu tür bir metaforda huzurun karşılığı yok, unutmayın. Mahallenin bir tarafı her daim bir dinginlik içinde yer alırken bir tarafı hep alevlerle ayakta. İşte “Türkiye” binasının nev-i şahsına münhasır özelliklerinden bir diğeri de burada ortaya çıkıyor. Binada yetişmekte olan gençlere öğretmenlerinin tarih dersinde tıpkısının aynısı olacak şekilde tekrarladığı gibi: “Türkiye jeopolitik konum açısından oldukça önemli bir yere sahip.” Binanın içinde yetişen bir çocuk şanslı gerçekten. Daha kuzeydeki çocuklar gibi sakinlikle, akşam aileleri ile eline çekirdek alarak izlemiyor mahalle savaşlarını. Yanıbaşındaki bina yandıkça onun da yüzü alazlanıyor çünkü.

Ne kadar uzaktan bakmaya çalışılırsa müdahale edilecek durumlar, bir o kadar yakınlaşıyor. Mahallenin görmezden geldiği, kendi binalarını koruyabilmek için adeta yarattığı bir zorbanın elinden kaçanlar dayanıyor nev-i şahsına münhasır binamızın kapısına. Herkes binanın içinde. Aşağıya inip çekirdek çitlemiyorlar, kabul. Ama giriş katının altında durmuş bakıyorlar hep beraber. Bir televizyon ekranı parlaklığında olan giriş katının camının dışında insanlar birbirini kesiyor. Düşmüş bir varil bombasından bacakları kopmuş oğlunu en azından dönebildiğinde bulabilmek umudu ile mahallenin arka sokaklarına gömmeye çalışan bir baba görünüyor. Yan binadan binamıza yollar çetin, tam binaya vardığında karnındaki bebeği yolda ölü doğuran kadın eli ile çalıyor kapıları tek tek. Bu arada bazılarının nefret ettiği, bazılarının sevdiği, bazılarının da nefret edenlerin şerrinden tırstığı için sessizce beğendiği apartman yöneticisi diyor ki: “kapıları açalım”. Kapıları açalım çünkü inşaa ettiğimiz bu yeni binanın köklerinde çalıştı o yollarda helak olanların dedesi.

Kendisiyle aynı kata son yıllarda taşınmış olan “görgüsüz” ailelere benzerliği ile iyice nefret ettiği yöneticinin bu söylemine karşı çıkıyor apartmanın aileden gedikli olan cenahı. Hoş onlar yönetici ne dese karşı çıkıyorlar ama bu sefer ilginçtir o yöneticinin seçilmesinde önayak olan, katları hızlıca tırmananlar da kendilerinden yıllarca tiksinen diğer kat maliklerinin cümlelerini kullanıyor “Suriye” binasından zorla kaçmak zorunda kalanlar için. “Binalarının kıymeti yokmuş demek ki.”, “Terk etmek yerine savaşmalılardı.” Allahtan binanın içi ferah, her fikri duyan ama köklerini unutmayan duvarları var. Binanın arka bahçesinden kaçak girmeye çalışan, balkonlardan düşerek hayatını kaybedenleri ön kapıdan almaya başlıyorlar. “Türkiye” kişileri almaya devam ettikçe ve bu binadan Batı’ya doğru olan köprüden geçiş iznini alamadıkça bu insanlar fark ediliyor ki hayat değişiyor.

Bu sefer yönetici: “Birlikte yaşamaya alışalım.” diyor. Çok değil bundan 100 yıl önce “Kafkasya” veya “Balkanlar” bölgesinden bu binaya “Suriyeli” binasının sahip olduğu ortak köklere atıfla sığınan hadsizler palazlanıyor ilk önce. Misafir misafiri sevmezmiş doğru. Size ne oluyor denmesine kalmadan, kendi dedelerinin hikâyelerini hatırlamadan “kaçmasalardı, savaşsalardı” nidâları sarıyor afakı.

Binanın gitgide kalabalıklaşıyor olduğunu zanneden (halbuki bina hep kalabalıktı ancak baygın bakışları ile yalnızca kendileri ile aynı katları paylaşanları görebildi bu gözler) üst kat komşuları ise “ay tamam kapının girişine sığındılar, bahçelerde yattılar ama yani bina kokuyor yeaa” dışında sürece dair dişe dokunur bir cümle sarf edemiyor. Ama daha demin de gördüğümüz gibi, en şaşırtıcı olanı kâh şivesinden, kâh kökenlerinden, kâh binanın üzerine temellendiği tekkelere gönülden bağlılığından dolayı yıllarca dışlanan üst katlatın yeni malikleri. Onların nefretlerini açıklayacak bir toz dahi yok bu binada.

Kapının önünde ölmekte olan o insanlar yüzleri unutulmayacak kadar kısa bir zaman önce bu binadaydı.

Kapının önünde ölmekte olan insanlar yine bu binada olacak. Belki daha geniş, daha katmanlı ve daha renkli olacak bu bina kimbilir. Böylelikle yeni katlarının daha sağlam olmayacağını kim iddia edebilir?

Kapınızın önünde insanlar ölüyor.
Kendinize gelin.

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...