.: Yorum Analiz

İman ve Özgürlük 2 – Hayrettin Özler

1. BÖLÜM

Bilim, felsefe, sanat ve ticaret gibi pek çok alanda atılım yapmak gaybe inanmakla başlar. Edison ampulü icat etmeden önce olmayan böyle bir şeyin olabilirliğine inanıyordu.  Bir şeyin nesnel olarak olmaması onun olabilir olmadığının göstergesi değildir. Yine 14 asır evvel, bedevi ve ümmi bir toplumun 10 yıl içinde Pers ve Bizans’ı yenmesi ve bir imparatorluk kurmasının arkasında gaybe iman yatar. Çünkü “gerçeklik zindanından” ve koşullar penceresinden bakarsanız ne coğrafi, ne ekonomik, ne kültürel ne de ırksal hiçbir gerekçeyle açıklanamayan bu başarının imkânsızlığını görebilirsiniz. XII. yüzyılda Müslüman tüccarlar Hint okyanusunda geri dönüşün olmayabileceği ve hiç bir şey de kazanamama ihtimaline rağmen aylar süren yolculuklara çıkıyorlardı. İşte onların “gaybe imanları” korkularını yenmelerine hizmet ediyordu. Belki de Malezya ve Endonezya halkları bu imana duydukları hayranlıkla İslam’ı seçtiler, kim bilir? Hatta Müslüman tüccarlara neden böyle zor ve tehlikeli bir yola çıktıkları sorulduğunda muhtemelen bu denizci/tüccarlar “rızık” cevabını veriyorlardı. Rızık arayışı “risk” almayı gerektirir, risksiz rızık olmaz. Elbette riski azaltmaya çalışmak, yine gaybın sunduğu imkânlar dâhilinde ve aklın rehberliğinde gereken çaba ve araştırmayla mümkündür. Şimdiki sözde girişimciler ise devletten sermaye, koruma ve güvenlik istiyorlar. Bu Gaybe ve rızka (riske) karşı duyulan inançsızlığın bir sonucudur. Bu konuda mesela Hume ve diğer desizyonistler (kararcılık akımı denilen şey), aslında her kararın irrasyonel (hatta delilik) olduğunu yani bilinmeyene atılan bir adım olduğunu söylerler. Çünkü gerçeklik hiçbir zaman tam ve kesin olarak bir neden-sonuç ilişkisi kurmamıza izin vermez. Her karar gaybe atılan bir adımdır, tevekkül olayı tümüyle budur zaten.

Felsefe eğer Deleuze ve Guattari’nin Felsefe Nedir kitabı içinde belirttikleri gibi kavramlar üretmekse bir şey üretebilmek için onu üretmeden önce var olabileceğine inanmayı yani tahayyülü gerekli kılar. Çünkü o gaipte vardır. Mesela “biz bir şeyin olmasını istediğimizde, ona “ol” deriz ve o hemen oluverir” mealindeki ayet akla geliyor. Olmayan bir şeye “ol” diyebilmek için onun gaipte (düşüncede veya tahayyül gibi bir yerde) olması gerekir. Bu ayet madde ve madde olmayan arasındaki ayrımı, tıpkı günümüzdeki modern bilim (anti-madde denilen şey) ve felsefe (felsefe her zaman bir metafiziktir aynı zamanda) gibi, belirsizleştirmektedir. Çünkü madde ve madde olmayan ayrımı sadece bilişsel ve analitik bir ayrım olarak görülmektedir şimdilerde. Heidegger’in dediği gibi varlık ve var olmak arasında hayat ile ölüm gibi iki zıtlık arasındakinden bile daha az bir ilinti vardır.

Bilimsel şüphe dediğimiz şey aslında gerçek dediğimiz şeyden ve gerçeklik dediğimiz yapının içinde, berisinde ve ötesinde bir şeylerin olabileceğine inanmaktır. Bilimsel şüphe inkâr ve kuru eleştiri değildir. Gaybe iman var olanı her zaman olumlamak değildir ve her şeyi kuru kuruya eleştirmek hiç değildir. Gaybe iman olumlamak (kabul) ve reddetmek (inkâr) arasındaki yaratıcı faaliyetin ilk adımıdır. Aslında Bergson’un “yaratıcı hamle” veya “inanma iradesi” dediği şeyin kaynağıdır. Nurettin Topçu’nun “hareket” dediği şeydir; özgürlüktür, isyan ahlakıdır, La ilahe (ilah yoktur veya ilahlara hayır şeklinde isyan) ve illallahtır (illa da Allah’tır). “Tanrı vardır” tezine ve “tanrı yoktur” anti-tezine karşı sonsuz ve aşılamayan bir sentez, anti-tezi olmayandır “La ilahe, İllallah”. Müslümanlar hatta tüm inananlar için Tanrı(lar)ın varlığı ve yokluğunun ispatı zorunlu bir problem değildir. Haniyse tanrılar vardır ama sahtedirler, aynı zamanda yokturlar, her neyse… İslam Tanrılara isyan etmek Allah’a teslim olmak demektir. Allah ise hakikattir. Hülasa Allah, bizim tanrı dediklerimizle ve tanrı olarak edindiklerimizle alay edendir. Kuran tanrılarla alay eden bir kitaptır (“Hadi durmayın tanrılarınızı çağırın”, “onların tanrıları ne duyar, ne işitir ne de yardıma gelir” gibi).

Bir insan ancak kafasında kurguladığı Tanrı imgelemini inkâr edebilir veya inanabilir. Oysa Allah bizim kurduğumuz ve aklen inandığımız tüm teşbihlerden ve imgelemden münezzehtir. İnsan sadece kendi yarattığı bu imgelemi, bu zannı, inkâr edebilir. Teşbih, tenzih ve tevhit düzlemi; tez, anti-tez ve sentez düzleminden daha karmaşık bir zihinsel çabayı gerektirir. Bir Müslüman dua ederken şöylece bir teşbih, tenzih ve tevhit güzergâhını çoğu zaman bilinçsizce izler. “Ey her şeyi yaratan, her yerde olan, her şeye gücü yeten rabbimiz (teşbih); sen bizim sana atfettiğimiz (senin adına zihnimizde türettiğimiz) şeylerden münezzehsin (tenzih); bizi bağışla, bize yardım et çünkü biz yalnız sana kulluk ederiz (tevhit)”. Arabî “kim bir tanrıya tapınıyorsa o aynı zamanda bir putperesttir” der. Çünkü o insan kafasında yarattığı, ihtiyaç duyduğu, inanmak istediği tanrıya inanır. Yine Arabî, kim bir puta (mesela ağaca, güneşe ve yıldızlara) tapıyorsa farkında olmadan Allah’ın bir tecelligahına tapmaktadır der. Ona göre akıl halden hale geçemez veya bir halden ötekine geçerken (diyelim ki saf halinden pratik hale) bütünlüğünü yitirir. Çünkü aralığı görmez, çizginin bir yanından ötekine geçer durur. Oysa belki ancak o geçiş anında gönül gözüyle Allah’ı bilebilir. Gözler açıkken değil kapalıyken… Allah tanrılardan farklıdır…

Çoğu dindar insan, günümüzde, belki de farkında olmadan, bir Tanrı tasarımı ve ondan hareketle disipline edilmiş bir hayat veya sosyal düzeni inşa etme şeklinde siyasal-seküler projeler peşine düşmektedir. Ruhani ve felsefi dinsel yaşamdaki gerilemenin arkasında muhtemelen Charles Taylor’un karmaşık ve yorucu kitabı Seküler Çağ içinde bahsettiği inayet deizmi adını verdiği bu olgu yatmaktadır. Evet dinin emrettiği belirli ibadetleri yapmak ve günahtan sakınmaktır; evet din iman konusunda bir külliyet barındırır ama diğer pek çok açıdan cüzidir, kolaylıktır da. Dindar insan bazen –bana göre yanılgı içinde- tasarımladığı bir toplumsal yapıya veya yaşam projesine uygun hareket etmeyenleri günahkârlık veya daha kötüsü inançsızlıkla suçlayabilmekte veya bazen de mevcut pratikleri, geleneği ve alışkanlıkları dinle özdeşleştirmektedir. Dindar kulun görevi elbette eğer bilmiyorlarsa anlatmak, unutmuşlar ise hatırlatmaktan ibarettir ya da iyi bir örnek olmaktır, dayatmak değil. Hiçbir toplumsal veya siyasal düzen kutsal değildir, çünkü insan ürünüdür. İslam’da anarşizm budur zannımca; çünkü İslam, Durkheimcı bir çerçevede kutsal olan ve kutsal olmayan ayrımına dayanan bir din değildir. İslam’da anarşizm daha iyiye açılan bir kapıdır. Sadece başkaldırı ve isyan değildir. İnsan eseri olana saygı göstermek, ama ona tapınmamaktır. Kötülüğe karşı verilen bireysel veya kolektif bir çabadır, İslam’da anarşizm.

Herkes -bir çocuk bile- var olanı olumlayabilir, ona itaat edebilir ve hatta tapınabilir. Ve yine herkes eleştirebilir veya inkâr edebilir. Fakat hatırlatılması gereken şey, gündelik eleştiri ve inkâr edişlerimizin yüzde 99’u bilgiden değil cehalettendir. Gaybe iman yaratıcı ve özgür iradenin başlangıç noktasıdır. Müslüman olmak için “ben Allah’a ve Resul’üne inanıyorum” veya “yemin ederim Allah birdir ve Muhammed O’nun elçisidir” demek yetmez. Şahadet ederiz (eşhedü…), şahitlik ederiz Gaybe. Bu nasıl olur, hangi gözle ve akılla olur? Görünmeyene nasıl şahadet ederiz ve bu neden bir zorunluluktur İslam’a girmek için? Çünkü “şahadet” performatif (işlerleştirici) bir eylemdir. Bir nikâh memurunun “sizleri karı koca ilan ediyorum” demesiyle çiftlerin karı-koca olması anlamına benzer manada performatiftir.  Şahadet ederek olmayanı var etmeyiz elbette. Ancak şahadet ederek hakikatin gözünde var olduğumuzu ilan ederiz. Bizler gaip olana (varlığa) şahadet ederek onun içinde var oluruz. Biz ona görmeden iman ettiğimiz için şahadetimiz bizi görülmeye değer kılar. Böylece karşılıklı var olmuş oluruz. İman bu manada saf ve dolayımsız bir eylemdir, o yüzden bir özgürlüktür. Bu noktada Kant’ın koşulsuz (dolayımsız) buyruk ile özgürlüğü nasıl birleştirdiğini anımsamak faydalı olabilir. Toplumsal yaşamda yerleşik olan gelenek, din, haklar ve ödevler, devlet, piyasa ve hukuk çoğun dışsaldır, dolayımsaldır; yani inkâr edilemez ama aşılabilir.

Her şey apaçık, yani aşikâr, olsaydı bizim inanmak veya inanmamak gibi bir özgürlüğümüz olmazdı. Bu dünya içinde hakikatin yakin bilgisine ulaşmak tam olarak herhalde ölümle mümkündür ve hakikate ulaştığını zannetmek adeta inkâra eşdeğerdir. Hatırlayın Allah’ın Musa’yı Tur dağına davet edişini… Musa “seni görmek istiyorum” der. Tevrat’a göre Allah Musa’ya dolayımlı bir biçimde – yanan bir çalı olarak- “beni (hakikati) göremezsin çünkü gördüğün anda bu dünyadaki varlığın sona erer” der. Musa ısrar eder, “olsun görmek istiyorum”. Allah “ben kendimi şu dağa göstereyim ve sen ona bak sonra karar ver” der ve Allah dağa tecelli eder, (yüzünü, hakikati) dağa gösterir ve dağ parçalanır, Musa bayılır. Dağılan dağın yerinde kelimelerin veya on emrin yazıldığı levhaları bulur. Kelimeler…

Gaybe inanan kişi kelimeleri ve kavramları bir nesne veya bir ayraç veya bir araç olarak görmez, kelimeler ve kavramlar bir aralık ve açıklıktır. Adem peygambere verilen kelimeler neydi bilmiyorum ama sanırım bu gün kastettiğimiz kelimelerden farklıydı. Ama kanımca Âdemi kelimeler, gaybe açılan kapılardan bazılarıdır, mana dediğimiz şey budur. Gaybe iman görünen gerçeklikler arasında bir aralık bulmaya çalışmaktır çünkü gerçeklik değişkendir, inşa edilmiştir, yaratılmıştır. Usta bir okuyucu kavramları ezberleme veya gözünde canlandırmaktan öteye gider çünkü bu anlamı daraltır ve kavramlar birer fenomen haline gelir. Oysa kelimeler fenomenler değildir. Her kelime anlaşılmazdır çünkü içlerinde bir muğlâklık barındırırlar. Anlayamamak kelimelere bir muhteva yükleyememenin sonucudur, onları kendinde şeyler (numenler) olarak görmektir. Anlamak hayal gücünü gerektirir, o kavramın yerine başkasını koymayı ve ona yakın ve zıt olan kelimeler ışığında ne anlama gelebileceğine dair bir hamleyi ve risk almayı gerektirir. Her metin bir düzleme sahiptir ama özgür insan o düzleme aşkın olandır. İnsan Dünya düzleminde olan ve tarihsel olan ama aynı anda ona aşkın olan ve gaybe (mesela ölüme, sonsuza ve hatta bazılarının hatalı bir şekilde “hiçlik” dediği şeye) yönelen varlıktır. Bir metni, bir gerçekliği ve hatta bir fenomeni anlamak aşkınlığı gerektirir. Belirginliğe ve apaçıklığa kavuşmanın ötesinde bir aralığı görmeyi gerektirir. Özgür olmak aşkın olmak demektir, âşık olmak demektir.

Anlamak “ya o, ya da bu” veyahut “hepsi doğru ve hepsi yanlış” demek değildir. Fenomenlerin ötesinde ona aşkın bir düşünmeyi ve anlama kapasitesini gerekli kılar. Gaybe inanmak bir tekilliği-tek tipliği değil çokluğu gerektirir. Çokluğu kucaklayan bir göreceliliği değil çokluğun arasındaki dönemeçleri ve açıklıkları görmeyi, çokluğu oluşturan sınırları ve ayrıklıkları görmeyi gerektirir. “Bir” yani vahdet, tevhit ve bütünsellik bu şekilde -tekilleri ve tekillerin oluşturduğu çokluğu ve çokluğun arasındaki aralığı- görerek kavranır.

Sosyal psikolojinin beşeri algıda gördüğü bir yanılgı vardır, bu yanılgıya “aşırı içerilmiş olmak” diyelim. Bu yanılgıya göre örneğin sevgilisinin kendini aldattığını en son gören veya sezen kişi ahmak sevgilidir. Çünkü o sevgisi içinde kaybolmuştur gördüğü ve inandığı gerçeklik/ilişki bir illüzyondur/yanılsamadır. Bunu herkes görür ama o göremez çünkü aşırı içerilmiştir. Dünya içinde “ona düşmüş” şekilde var olmaya devam edersek dünyanın bizi aldattığını bilemeyiz. Tıpkı ahmak âşık gibi… Bir paranoyak ise sevgilisinin kendisini sevdiğine asla inanamaz, hep kuşku duyar, korku ve güvensizlik içine hapsolur, sevgisini yaşayamaz, dünyasını inkâr eder.  Gaybe inanan gerçek bir âşık ise her şeyin olabileceğine inanır, sevgilisini kaybetmemek için ona güvenmesi gerektiğini, değer vermesi gerektiğini bilir. Gaybe inanan aldatma ve aldanmanın olası bir şey olduğunu kabul eder. Fakat kendini saplantılı bir hale getirmeden, dünyasını ve aşkını inkâr etmeden yaşar.

Gaybe inanan kişiye göre hayat ne gecedir ne de gündüz. Gece de gündüz de bir ötekinin inkârı olduğu kadar ispatıdır da. Gece şeyleri görünmez kılar, gündüz şeyleri görünür kılar. Fakat bir şeyin görünür ve görünmez olması ne geceye ne de gündüze bağlıdır. Bu, özne (gören-bilen) ile nesne (görülen-bilinen) arasında bir ilişkidir. Mutlak cehalet ve mutlak bilginin olduğu yerde ne Tanrılara, ne felsefeye ne de iradeye yer kalır. Gaybe inanmak tüm bunlara bir yer açmak demektir. Gayb, şeylerin dönüşme anında, yani gözümüzün önünden kısa süreli kalkan perdenin ardında kendini, onu sonradan kelimelerle tarif edemeyeceğimiz şekilde veya hafızamızda tutamayacağımız şekilde gösterir bazen. Dönüşme ve dönüştürme anında yani hareket ve eylem anında hem gaybe teslim olur hem onu kısmen görürüz. Sürekli hareket halinde olma, sürekli öğrenme, düşünme, mücadele (cihat), değiştirme ve çabalama velhasıl sabır-sebatla izlenir gaybe açılan yol. İçimizdeki bu özgürlük arzusunun ardında yatan şeydir, gayb.

Gaybe inanan kişi bir alacakaranlıkta yaşar, sürekli oluşu, yaratılışı ve sonsuz olabilirlikleri görür. Gördüğü şeyin hayal mi yoksa gerçek mi olduğuna dair sorular sorar, bakar, gözlemler, okur ve bir karar verir. Karar bir sonrakine açılan kapıdır, şahadet bir kapıdır. Seher vakti doğaya çıkın, kısa bir yürüyüş yapın, gece ve gündüze göre alacakaranlığın gerçekten yaşamak olduğunu ve hayatı hissetmenin, özgür olmanın ne demek olduğunu hissedin. Gaybe inanan kişi ne hayalci bir idealist ne de bir realisttir. İdealizm özgürlüğü dışlar, realizm özgürlüğü kendine mahkûm eder. Gaybe inanan kişi “tutuculuk” ve “eleştiricilik” bağnazlığından kurtulmuş hür insandır…

Gaybe iman etmek özgürlükle beraber ihtiyatlı olmayı (ihtiyatlı bir huzursuzluğu) gerektirir çünkü dünyevi bilgide kesinlik yoktur. Gaybe iman bizi kıyametin her türlüsüne hazırlar. Gözlerimizin önünde aşinası olduğumuz düzen yerle bir olurken onunla yüzleşmemizi sağlar ve oluşmakta olan veya olabilir yeniye gözlerimizi açar. Bizim yıkılmakta ve yeniden yapılmakta olan gerçeklikle yüzleşmemizi kolaylaştırır. Özgürlükle yoğrulmuş yeni toplumsal değerler yaratmamızı yeni bir düzeni birlikte kurmamızı mümkün kılar. Bitmeyen bir arayıştır gaybe iman, çünkü gördüğümüz ışığın binlerce yıl önce ölen ve artık sönmüş bir yıldızın ışığı olduğunu ancak bu sayede kavrayabiliriz.

Ayrıca bakınız...

100. yılı münasebetiyle Ekim Devrimi niçin ele alınmalı

100. yılı münasebetiyle: Ekim Devrimi niçin ele alınmalı?

Bu sene, 1917’de vuku bulan Ekim Devrimi’nin (ED) yüzüncü yılı. Bu münasebetle dünyanın birçok yerinde ...