.: Ünsal Çetin

İktisat Kanatlanınca

İnsanoğlu elbette kusursuz bir tutarlılığa sahip olamaz. Dolayısıyla bir insan olarak iktisatçı da muhakeme hataları yapabilir, çelişkilere düşebilir. Fakat iktisat çalışırken temel kural azamî tutarlılık gayretini göstermek olmalıdır. Muhalif ya da muktedir veya AK Partili olduğu hâlde hükümete çıkıntılık yapmak isteyen kişiselleştirilmiş bir cenahta yer alsın, argümanlar sağlam ve doğru temellere dayandırılmalı.

Tutarsızlıkla birliktelik kuran diğer bir kötü huy da Türkiye ekonomisini uçuracak kestirme bir kocakarı ilacı sunma derdi. Öncelikle uçmak zorunda mıyız, uçarak büyümek kuvvetle muhtemel dengesiz, sürdürülemez bir büyüme olmayacak mıdır sorularını sormamız gerekli. Yine dikkat gerektiren diğer bir konu, ‘hükümet bizim politika önerilerimizi benimsemediği için Türkiye ekonomisi battı, batacak’ diye söylenmemek, bozgunculuğa yenilmemek gerektiğini görebilmektir.

Bizi uçuracağı söylenen politika önerilerinden birisi de bir tür enerji fiyatları kontrol ve sübvansiyonu. Faiz lobisi söyleminin adeta enerji piyasası için dile getirilmiş kopyası. Biz ona ‘uçuran enerji söylemi’ diyelim. Eğer enerji fiyatları düşürülürse veya düşük tutulursa Türkiye’yi kimsenin tutamayacağını, çok hızlı bir büyüme sürecine gireceğimizi iddia ediyor, faiz oranlarına dayak atarsak ekonomik büyümenin engel tanımayacağını iddia eden görüşe çok benzer şekilde. Son birkaç yılda küresel enerji fiyatlarındaki düşüşün yurtiçine yansıtılmamasının da bizi bu uçuştan alıkoyduğu söyleniyor, tamamen hatalı bir muhakemeyle. Neden bugüne kadar bunu düşünemedik diye mi soralım, yoksa keşke o kadar kolay olsaydı mı diyelim?

İşin garibi ve uçuran enerji söylemini derin bir tutarsızlığa düşüren şey, bizzat bu söylemin faiz oranları ve ekonomik büyüme arasında tespit ettiği bir gerçeğin enerji piyasası için de geçerli olduğunu kavrayamaması. 2008 küresel ekonomik sarsıntısına kadar Türkiye’de faiz oranları yüksekti, hatta bugünkü faiz oranları ile karşılaştırırsak çok yüksekti. Ve büyüme oranlarımız da oldukça sevindiriciydi. Bu gerçeği hatırlatmak faiz lobisi söylentisinin hoşuna gitmeyecektir ama ‘yüksek faiz dönemindeki’ büyüme oranlarımız; 2002’de %6,43 – 2003’te %5,61 – 2004’te %9,64– 2005’te %9,01 – 2006’da %7,11 ve 2007’de %5,03 olmuştu. Dolayısıyla, faiz oranları Türkiye’nin büyümesinin önünde bir engel değildir. Tecrübe bize bunu öğretir.

Gerçi, kaçınılmaz bir not olarak belirtmekte fayda var. Uçuran enerji söylemi bu noktaya dikkat çekiyor ama aynı zamanda faiz oranları ile ilgili başka ağır hatalara düşmekten de kendisini alamıyor. Örneğin, Türkiye’de AK Parti döneminde kredinin bollaşması ile kredi faiz oranlarının tedricen düşmesi, hele ki 1990’lara kıyasla çok çok düşük seviyelerde seyretmesi arasında bağlantı kuramıyor. Faiz oranlarını düşüren kredi bolluğundan sürekli yakınıyor. Faiz oranlarının hiç var olmamasını tercih ettiğini de söyleyebiliyor. Burada tutarsızlığa ilâveten sübjektivist ekonomik paradigmadan mahrumiyetin de bir katkısı var. Bu mahrumiyet bizim yerimize, bize sormadan bir tercih yapıyor ve bu yüzden bankacılık sektörünü ortadan kaldırmak gibi ancak finansal faşizmin parçası olan bir politikayı bize kişisel tercih örtüsü altında önerebiliyor. Sübjektivist olamamanın zincirleme etkisiyle ‘değer–bağımsız’ bir iktisatçı da olamıyor ve milyonlarca insana adeta ‘neden paranızı bankacılık sektörüne götürüyorsunuz ki, borsayı tercih etmeniz gerekirdi’ diye gönül koyabiliyor. Doğal olarak, ‘insanlar borsayı benim uygun gördüğüm kadar tercih etmiyorsa, devlet onların tercih etmesini sağlamalı’ sonucuna ve müdahaleciliğine varıyor. İnanılır gibi değil ama, 2002–2007 dönemi yüksek faiz–yüksek büyüme birlikteliğine dikkat çektiği hâlde, bugünkü makroekonomik konjoktürümüzde, ‘aman faiz oranları yükselmesin, yoksa büyüme oranlarımız da düşer’ bile diyebiliyor.

Faiz oranlarının koordine edici kapasitesine görev vermek istemediği için de, enerji fiyatlarının düşmesi gerektiği şeklindeki kişisel hükmünü politika önerisine dönüştürüyor. Ancak, ne mutlu ki, tek başına bir kanıtın varlığı dahi uçan enerji söylemini yıkmak için yeterlidir. 2002–2007 dönemi aynı zamanda bir yüksek enerji fiyatları–yüksek büyüme dönemidir. OECD’nin hazırladığı Enerji Fiyatları Endeksi 2000 yılı fiyatlarını 100 olarak alır ve Türkiye’deki enerji fiyatlarının 2005 itibariyle %397,47 – 2006 itibariyle %442,21 ve 2007 itibariyle %469,95 yükselmiş olduğunu gösterir. 2001–2007 dönemindeki 4,5 kattan fazla bir hızla artan enerji fiyatları bizi dönemin yüksek büyüme oranlarından alıkoymamıştır. Dolayısıyla, yüksek enerji fiyatları da Türkiye’nin büyümesinin önünde bir engel değildir. Tecrübe bize bunu öğretir.

Bununla birlikte, insanın aklına ek bazı sorular gelmiyor değil. Enerji fiyatları nasıl düşürülecek? Fiyatların içine gömülü vergilerde indirim –bir devleti küçültme programının parçası olmadıkça– devletin daha kötü bir finansman yöntemi olan ek borçlanmaya başvurması anlamına gelir. Genellikle düşünülenin aksine her vergi indirimi ekonomiyi genişletici değildir. Devlet küçülmüyorken vergileri indirmek, oy kazanmak için başvurulan popülist bir taktiktir. Bu taktikte, devlet borçlarının yükselmesiyle ya da enflasyonla sonuçlanacak olan para arzındaki artışla ‘vergiler indirilmiş’ olur. Gerçekte toplum aynı maliyete ve belki de daha fazlasına katlandığı hâlde. Eğer enerji fiyatları fiyatlar içinde gömülü vergi dışındaki kalemlerden düşürülecekse, bu enerji satıcılarının gelirinin düşürülmesi demektir. Enerji kullanıcılarının satın alım gücündeki artış enerji arz edicilerin satın alım gücündeki azalışla dengelenir. Ekonomiyi genişletici yeni bir etki görülmez. Dolayısıyla, bir verimlilik artışının getireceği kazançlara tek başına bir fiyat ayarlaması ile, birilerinden alıp diğerlerine vererek ulaşmak mümkün değildir. Öyle olsaydı zor olan verimlilik artışlarının peşine düşmez sadece fiyat ayarlamaları kolaylığı ile sorunlarımızı çözerdik.

Ayrıca, şu an küresel piyasalardan enerjiyi ucuza alıyor olabiliriz. Fakat gelecekte de düşük enerji fiyatlarından ithalat yapabileceğimizi kim garanti edebilir? Petrol ve doğal gaz fiyatları tekrar yükselişe geçerse, devlet kimi hangi kaynakla destekleyecektir? Tartışmanın hatırına, enerji fiyatlarını düşürmenin genişletici bir etki doğuracağını kabul etsek bile bunun enerji ithalatını düşük fiyatlarla yapabildiğimiz sürece bir teşvik olacağını da kabul etmemiz gerekir. Ancak uçuran enerji söylemi bize bu geçicilikten hiç bahsetmemektedir.

AK Parti hükümetine muhalefet ya da çıkıntılık etme amacı güdebilirsiniz. Ama bu doğruya doğru dememizi engellememeli. Bu hükümetin enerji sorununu çözmek için zahmetli, zaman alan ama doğru bir yol tutturduğunu söylemek bu kadar zor olmamalı. Nükleer enerji santrallerinin devreye girmesi ile gelecek nesillerimizin refahında hissedilir iyileşmeler sağlayacak adımları atmış olacağız. Elbette, diğer enerji üretim projelerinin de desteğiyle, daha çok enerji üreterek enerji verimliliğimizi yükseltecek böylece de daha çok ve daha uygun fiyata enerji tüketebileceğiz. Asıl ve gerçek çözüm yolunda ilerlendiğini söylemek yerine, en fazla geçici olabilecek bir tedbiri böylesine büyük bir keşif yapmış gibi tekrar edip durmak niye? Her ekonomik sorunun kestirme bir çözüm yolu olmak zorunda mı?

Açıkçası, şunun ya da bunun fiyatını düşürerek ya da artırarak piyasaların arz ve talep yapısı ile oynama takıntısından bıktık artık. Herkes için doğru faiz oranını ya da enerji fiyatlarını veya herkes için doğru hareket tarzını bildiğini zanneden iktisat mühendisliği görünümlü basitlikten de.

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...