.: Vahap Coşkun

İktidarın Dili ve Hak İhlalleri

 

Ağustos’ta iki polisin bir hastanede dövüldüğünü gösteren bir görüntü yansıdı ekranlara. Karataş ailesinin üyelerinin, İstanbul-Bakırköy’deki bir hastanede iki polisi evire çevire dövmeleri gün boyunca TV kanallarından kamuya aktarıldı. Haberin sunumu dikkat çekiciydi: Adeta insanların “hak ve özgürlükleri bu denli abartırsanız olacağı bu” diye düşünmelerini sağlamayı amaçlayan bir dille veriliyordu. Alt metin, insan hakları adına polisin elindeki birçok yetkinin alınmasının bir neticesi olarak polisin kendini koruyamaz bir hale geldiğini akıllara düşürmeyi hedefliyordu. 

Tabii, o hengâme içerisinde olayın gerçek sebebini anlamak mümkün olmadı. Ama İsmail Saymaz, olayın üzerindeki karartmayı kaldırdı. Ortaya serilen gerçekler sarsıcıydı: Polisler hak ihlalinin âlâsını yapmışlardı. İftar saatinde sokak ortasında pantolonlarının indirilmesine itiraz eden iki kardeş yere yatırılmış, elleri arkadan kelepçelenmiş ve polis merkezine götürülerek sırayla feci şekilde dövülmüşlerdi. 

Ayarı kaçıran polisler, kardeşlerin ayakta duramadığını görünce 112 Acil Servis’i çağırmış, tedavinin orada yapılmasını istemişler. Ancak sağlık görevlileri bunu kabul etmeyince hastaneye gitmek mecburiyetinde kalmışlar. Karataş ailesinin diğer mensuplarıyla orada karşılaşmış, aralarında tartışma çıkmış. Ve iddiaya göre, annelerinin de polis tarafından tekmelenmesi üzerine aile iki polise saldırmış. Aile hakkında -hem de iki tane- dava açılmış elbette. Ama Karataşlara aile boyu dayak atan polislere henüz bir dava açılmış değil; polisler açısından olay hala soruşturuluyor. (Radikal, 11.12.2012) 

506 işkence 

İktidardakilerin çok sevdiği deyimle “münferit” bir durum değil, bu. İHD’nin yayınladığı son rapor, bütün demokraside çağ atlama iddialarına karşın “yeni Türkiye ”de de hak ve özgürlüklerin ihlalinin önemli bir sorun alanı olmaya devam ettiğini gösteriyor. Rapora göre, son 11 ayda 506 kişi işkence ve kötü muameleden şikayetçi oldu, cezaevlerinde 69 ve gözaltı merkezlerinde dokuz kişi yaşamını şüpheli bir biçimde kaybetti, 19 faili meçhul cinayet işlendi. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde dokuz kişi yaşamını yitirdi, 555 kişi yaralandı, 6 bin 529 kişi gözaltına alındı, bin 831 kişi tutuklandı, vb. 

Güçlü devlet 

İç karartıcı bu manzaranın oluşmasında derinlerde yatan birtakım yapısal nedenlerden söz edilebilir. Mesela, siyasi hareketlerin “hak ve özgürlüklere” değil de “güçlü devlet” kavramına büyük değer atfetmesinin rolüne değinilebilir. Bu güçlü devletin hak taleplerine kendi kudretini azaltacak tehlike nazarıyla bakmasına ve katı merkeziyetçi devlet yapısının sivil toplumu boğucu etkisine işaret edilebilir. Keza devletin “kutsal” olduğuna duyulan inancın bürokraside, siyasette ve halk arasında yaygınlığının altı çizilebilir. 

Bu yapısal nedenlerle bağlantılı olarak son bir yıldaki insan hakları karnesinin kırıklarla dolmasında AKP’nin kullandığı söylem ve iktidar pratikleri de belirleyici bir etkiye sahip. İktidarın dozu sürekli artan hak karşıtı ve milliyetçi söylemleri, hak ihlallerini yaygınlaştırıyor. Bazı yorumcular bu fikre karşı çıkıyor. Onlar, iktidarın ve bilhassa Başbakan’ın söyleminin sertliğini Türkiye’deki siyaset yapma tarzına bağlıyorlar ve söyleme çok fazla takılmamak gerektiğini belirtiyorlar. Onlara göre, söylenenlere değil yapılanlara bakmak gerekir; bu hükümet perde önünde sert olabilir ama perde gerisinde hak alanını genişletiyor ve önemli olan da bu. 

Söylemin gücünü hafifsediği için bu yaklaşımı sorunlu buluyorum. Söylemin pratiği belirleme kudreti akıldan çıkarılmamalı. Uludere’deki katliamın en büyük müsebbibi, dağda ve ovada hareket eden her şeyi vurmayı savunan dildi. Keza katliamdan sonra iktidarın sahiplendiği dilin, katliamın sorumlularının cezasız kalmasını sağladığı da unutulmamalı. 

Demokrasi kapısı 

Aslında demokrasi ve özgürlük karşıtı bir söyleme itibar ederek, demokrasiyi ve özgürlüğü kuvvetlendirmek ne mümkün ne de mantıklı. Demokrasinin kapısı, demokratik değerler çiğnenerek açılamaz; aksine oraya giden yol sürekli tahrip edilir. Eğer iktidar, sözleriyle bir grubu dışlar ve onu “hain”, “terörist” vb. kavramlarla “düşman” kılarsa, devlet güçlerinin bir bütün olarak o gruba yüklenmesi ve grubun haklarını ayaklar altına alması kaçınılmaz olur.

Mesela Başbakan’ın BDP ’ye karşı takındığı tavrı alın. Bu, BDP’lilerin haklarının ihlal edilmesini doğallaştırıyor. Erdoğan’ın mütemadiyen BDP’yi suçlayan ve aşağılayan sözlerine kulak kabartan bürokrasi, bu partiye ve mensuplarına istediği gibi davranabilme hakkını kendinde görüyor. BDP’nin bizzat Başbakan tarafından şeytanlaştırılması, bürokrasiye bu partiden gelen hak taleplerini bastırmak için müthiş cesaret aşılıyor. Her kademede yer alan bürokrat, böyle davrandığında Başbakan’ın takdirini kazanacağını bildiğinden, BDP’nin üzerine şevkle gidiyor. Vali, partinin bütün yasal toplantı taleplerini basmakalıp gerekçelerle sürekli reddediyor. (Sırrı Süreyya Önder, Diyarbakır Valiliğinin iki yıldır –ilaç niyetine de olsa- tek bir toplantıya dahi izin vermediğini söylüyor.) Yargı, kitlesel tutuklamalara karar vermekten rahatsızlık duymuyor. Emniyet, BDP’lilere insafsız bir şiddet uyguluyor, cenazelere katılanlara bile gaz bombasıyla saldırmaktan imtina etmiyor. 

İktidarın dilinin yanı sıra birlikte iş tuttuğu kişilerin niteliklerinin de ihlallerin artmasında azdırıcı bir rolü var. Bugün işkenceciliği ile maruf bir polis şefi, İstanbul Emniyeti’nin en üst makamlarından birinde. Uludere’deki katliamı gerçekleştiren kuvvetlerin komutanına –başarısından olsa gerek- madalya veriliyor. Hrant Dink’in katledilmesinde az veya çok bir rolü bulunan her bürokrat hızla ilerliyor; Dink’i mahkûm eden utanç kararının altında imzası bulunan bir hâkim “ombudsman” makamına oturtularak taltif ediliyor. Ve İdris Naim Şahin bu ülkede İçişleri Bakanlığı yapıyor. Bu durumda, özgürlük kısıtlamalarının ve hak gaspının bu kadar pervasızlaşmasına şaşırmamak gerek. 

Radikal 2, 16.12.2012