.: Atilla Yayla

İki Toplum Modeli: Birlik Toplumu ve Harmoni Toplumu

Toplumu analiz etmede kullanılabilecek değişik teorik yaklaşımlar var. Bugün daha ziyade sosyoloji çalışanlara mahsus gibi görünen bu konu tarih boyunca pek çok disiplinden insanın ilgisini çekmiş. Bu çerçevede bazı yazar ve düşünürlerin toplum teorileri hayli etkili olmuş ve hararetle tartışılmış. Buna karşılık diğer bazı yazarların görüşleri ise ya hiç dikkate alınmamış ya da hemen hemen hiç etkisi olmayacak kadar az dikkate alınmış.

Az bilinen toplum teorilerinden biri ünlü İngiliz filozofu Lord Acton’a ait. Düşünür “Nationality” adlı makalesinde iki toplum modeli belirliyor ve bunları iki ülkenin ismiyle anıyor: Fransız ve İngiliz toplum modelleri (https://direitasja.files.wordpress.com/2012/05/nationality.pdf ). İlkine Kıta Avrupası veya Birlik Modeli (BM); ikincisine Anglo-Sakson modeli veya Harmoni Modeli (HM) adını veriyor.

BM düşünce tarihinde birçok isim tarafından savunuldu. Bunu yapanlar arasında değişik görüşlere mensup insanlar vardı. Ancak, özellikle Karl Marx gibi düşünürlerde en kesin-keskin ve en popüler şeklini kazandı. Marx’ın etkisiyle, 20 yüzyılda BM geniş ve yaygın bir tatbikat alanı buldu. HM ise esas itibariyle liberal ve muhafazakâr düşünce gelenekleri içinde gelişti ve savunuldu. Nitekim 20. yüzyılda Friedrich A. Hayek ve 21. yüzyılın başlarında Chandran Kukathas tarafından geliştirilen modeller de bu çerçevede görülebilir.

BM’de toplum kavramı kolektif iradenin kesin ve daimî üstünlüğü fikri üzerine oturur. Başka hiçbir amaç ve değer birlik ideali karşısında değer taşımaz. BM toplumu homojenize etmeye çalışır. Ülke sakinlerinin haklarını ve isteklerini bu amaçla bastırır. Farklı menfaatleri hayalî bir kolektif öznede bir araya getirir. Bireylerin şahsî eğilim ve ideallerini birlik uğruna feda eder. Doğal hakları ve yerleşik özgürlükleri çiğner. İyi toplumun her bakımdan birleşmiş ve bütünleşmiş toplum olduğunu kabul eder. Lord Acton BM’nin felsefî izlerini ve pratik yansımalarını Rousseau’nun fikirlerinde ve Fransız İhtilâli’nde bulur.

HM çeşitliliğe değer verir, birlik yerine harmoniyi gözetir. İdeal bir toplum yaratma, toplumu önceden tanımlanmış bir yapıya dönüştürme peşinde koşmaz. İnsanlara ve insan gruplarına ne iseler o olarak saygı gösterir. Doğrunun ne olduğunda anlaşmayı hedef almaz. Onun yerine, beraber yaşama kurallarının neler olduğunu veya olması gerektiğini araştırır. Özgürlüğün herkese aynı biçimde fayda sağlayan ve toplumsal muhalefet yaratmayan tek değer ve pratik olduğuna inanır.

BM ile HM farklı devlet felsefelerine vücut verir. HM özgürlüğün temel şartı olarak kamu otoritesinin sınırlanmasını talep eder. Kamu otoritesinin her seviyede ortak yaşayış kurallarına bağlı ve onları korumakla mükellef olmasını ve bireylerin hayatına ve toplumsal akışa asgarî seviyede müdahalede bulunmasını ister. Bireylerin, birey gruplarının, yerleşim birimlerinin kendi kendilerini idare etmesini değerli ve yararlı bulur; adem-i merkeziyetçiliği savunur. Devletin efendi pozisyonuna oturmamasını, toplumun hizmetkârı görevini üstlenmesini diler.

BM, devleti teknik bir aygıt olmaktan tamamen çıkartır, onu tam manasıyla ideolojik bir cihaza dönüştürür. Böylece devlet kendisine toplumdan bağımsız bir misyon seçer ve topluma kendisinin belirlediği bir toplum modelini empoze eder. Hangi amacı devletin tek hedefi hâline getirirse getirsin, bu model (19. yüzyılda olduğu gibi) mutlakiyet veya (20. yüzyılda olduğu gibi) despotizm doğurur. Hedef ister bir sınıfın avantajı (sosyalizm); ister ülkenin güvenliği ve gücü (faşizm); ister bir dinin korunması ve egemen kılınması (dinî totaliterizm) olsun, sonuç aynıdır.

BM bireysel özgürlük ve kendi kendini idare eden beşerî birimler fikrini sevmez. Adem-i merkeziyetçilikten nefret eder. Siyasî sistemi merkezîleştirir. Kamu otoriteleri aracılığıyla bireylere ve topluma doğru inanç, din, doğru hayat tarzı, doğru düşünce, doğru kılık-kıyafet vs. dayatır. Eğitimi topluma karşı bir silah gibi kullanır. Okulları öğrencilere belli değerlerin empoze edildiği alanlara çevirir. Sivil toplumu budar. Toplumu atomize bireyciliğe iter. Bireylerin kendisi dışındaki oluşum ve kurumlara saygı ve sadakat göstermesine tahammül edemez. Bu yüzden, gönüllülüğe dayanan cemiyet ve cemaatlere savaş açar. Ancak, bir taraftan da ülkeyi herkesin ona tam olarak biat ettiği bir tekil cemaate dönüştürmeye çalışır.

Türkiye bir HM modeli kurmak vaadiyle yürüttüğü bir istiklâl savaşından sonra ani bir vites değişikliğiyle BM’yi hedef alan bir plana göre kuruldu. Bir ‘modernleşme’, sözde Batılılaşma adına Batı’nın ‘yanlış’ bir çizgisini takip etme çabası ile iktidara tekelci sahiplik arayışının iç içe geçirilmesiyle vücut buldu. BM sistemi  tüm başarısızlıklarına rağmen 1950’ye kadar önemli bir sıkıntıyla karşılaşmadan işledi. Ancak bu her geniş toplumda bulunan HM unsurlarının tamamen yok olması-edilmesi anlamına gelmemekteydi. Olan bu unsurların iktidar sahiplerinin sandığı ve umduğu gibi ortadan silinmesi değil, sessizliğe bürünmesi, kendi kabuğuna çekilmesi, yer altına inmesi ve görünmez olmaya çalışmasıydı. 1950’de işlenen ‘ilk günah’ (demokrasiye geçiş) toplumda için için kaynamakta olan HM dinamiklerini harekete geçirdi ve modelin işlemesini aksattı. O günden beri BM ve HM arasında henüz hiçbir tarafın -diğerini tam manasıyla etkisiz hâle getirmeyi başaramamış olması anlamında- muzaffer olamadığı bir mücadele var. Buna bir bakıma Türkiye’nin demokratikleşme mecburiyeti ve çabası ile demokratrikleşmeye karşı direnç ve direniş arasındaki süregelen çekişme adını verebiliriz.

Neden böyle oldu? Bu sorunun cevabını bu yazıda kısaca arayabiliriz. Bu çerçevede önce neden Türkiye’nin BM’den HM’ye doğru ilerlemekte olduğunu satır başlarıyla izah etmeye çalışalım. Daha sonra da BM’yi teşvik eden unsurları ele alalım.

HM’yi teşvik eden unsurların en başında nüfustaki büyük artış ve toplumsal yapıdaki büyük çeşitlenme var. Türkiye artık seksen milyonu aşan nüfusuyla dünyadan tecrit edilemeyecek bir toplum. Bu nüfusu homojenleştirmek imkânsız. Bu yüzden topluma büyükçe bir kabile muamelesi yapmak anlamsız ve sonuç vermeyecek bir tavır. Toplumsal yapının ana unsurları kendilerini çok net biçimde ve kuvvetlice gösteriyor. Mesela Kürtler. Yıllarca yok sayılan, yargısız infazlara maruz bırakılan, kültürleri bastırılan bu insanlar milyonlarca nüfusla ve tanınma ve eşitlik talepleriyle toplumsal sahnede. PKK olayı Kürt varlığının ve taleplerinin ifadesinden çok, bir sapma. Kürt realitesini yaratan PKK değil, PKK’yı yaratan faktörlerden biri Kürt realitesi. O yüzden, Stalinist PKK ve faşist Türk çizgisi aynı çizgide buluşup PKK ile Kürt realitesini ne kadar özdeşleştirmek isterse istesin, sosyal yapı başka bir şey söylemekte. Bir diğer mühim toplumsal tabaka dindar Müslümanlar. On yıllarca din özgürlüğünün şu veya bu parçasından mahrum edilen; ikinci sınıf ve çevredeki kesim olarak görülen dindar Müslümanlar, “biz buradayız, bu ülkenin asli parçasıyız, bir yere gitmiyoruz” diye bağırdı. Sosyal hayatta, eğitimde, kamusal işlerde daha fazla görünürlük ve pay talep etti. Sonunda adım adım, son gelişmelerine AK Parti iktidarları döneminde şahit olunan bir süreçle, taleplerinin önemli bir kısmına kavuştu. Benzer bir kesim Aleviler. On yıllarca yok sayılan, aşağılanan, inanç transformasyonuna uğratılmak istenen Aleviler 1990’lardan beri sivil alanda gitgide daha fazla varlık gösteriyor ve özgürlük ve eşitlik diye bağırıyor. Sünnî çoğunluktan duyduğu korkuyla sığındığı devletin -veya devlet içindeki kimi grupların- maruz bırakıldığı katliamların asıl sorumlusu olduğu bilgisine uyanıyor. Gayrimüslimler de önemli bir tabaka. Müslüman olmayan insanlar hep korkarak, hep sinerek yaşamak istemiyor. Uğratıldıkları zulüm ve katliamları, söz gelimi 6-7 Eylül 1955 olaylarını hatırlayarak ürpertiyle hissediyor. Yeni sosyolojik ögeler de doğuyor, örneğin ‘cinsel marjinal gruplar’. Eskiden korkup saklanırken, şimdi dernekleşiyor ve hem kendi problemleri hem de toplumsal sorunlar için -bazen diğer kesimlere dayatmaya dönüşen taleplerde bulunsa da- ses veriyor. Kısaca Türkiye artık büyük, renkli ve dinamik bir nüfusa sahip ve bu nüfusun BM’nin öngördüğü gibi homojenize edilmesi imkânsız.

BM’yi akamete uğratan bir diğer faktör ekonomik yapı ve yükselen sınıflar. Türkiye kayıt dışı parçasıyla birlikte neredeyse bir trilyon dolara ulaşan bir ekonomiye sahip. Global ekonominin ihmâl edilemez bir parçası. Dünyanın her tarafına mal satıyor ve her yerden mal alıyor. Müteşebbisler ve çalışanlar yer kürenin her yerini adım adım geziyor, mal ve para getirip götürmenin yanında fikir, tarz, tavır da getirip götürüyor. Son 30 yılda sermaye yapısı değişti. Zenginliğini Ankara’nın sağladığı kaynaklara ve imtiyazlara borçlu olmayan bir müteşebbis sınıfı doğdu. Bu sınıfın çoğu mensubu, dindar olsun olmasın, resmî ideolojiye muhalif. Hayat tarzından vazgeçmeye hiç niyeti yok. AK Parti iktidarı döneminde bazıları kamu imkân ve avantajlarından yararlanmış-yararlanıyor olsa da, bundan böyle BM’ye teslimiyet içinde girmeleri hayli zayıf bir ihtimâl.

HM’ne geçme çabalarını besleyen çok önemli bir faktör, akademi içi ve dışı dünyada meydana gelen entelektüel devrim. Bundan aşağı yukarı yirmi, yirmi beş yıl öncesine kadar Türkiye’de devletçi kolektivist aydınların –Kemalizm, nasyonalizm, sosyalizm formatında- tartışılmaz bir hâkimiyeti vardı. Bugünse entelektüel dünyada yenilik yapanlar genellikle liberal veya kimi liberal eğilimlere sahip muhafazakâr aydınlar. Türkiye’de bir nevi bir liberal, muhafazakâr liberal rönesans yaşanmakta. Liberal ve muhafazakâr dünya görüşüne sahip üniversite hocası, öğretmen ve gazeteciler ülkenin her yerinde bulunmakta. Bu aydınlar herkes için özgürlük, insan hakları, adalet ve demokrasi taleplerini güçlü ahlâkî ve felsefî temellerde dile getirerek, önemli telif ve çeviri eserlere imza atarak ülkenin fikir ortamını dönüştürmekte. Onların çabaları başta dindar Müslümanlar olmak üzere her çevreyi –sosyalistleri, Alevileri, Kürtleri vb.- etkilemekte ve şu veya bu ölçüde liberal fikirlere yaklaştırmakta. Liberal fikirlere en dirençli kesim olan Kemalistler ve nasyonalistler dahi liberalleri ve fikirlerini görmezden gelememekte.

Bugün medya da eski tekelci Kemalist formatından uzakta. Artık vesayet sisteminin sivil sac ayağı görevini üstlenmiş ve bir blok olarak hareket eden bir medya yok. Kesin muhalif ve kesin muvafık birer medya kanadı bulunmakla beraber medyanın eskisine nispetle çok daha çoğul olduğu çok açık. Diğer taraftan, dijital devrim konvansiyonel medyanın önemini büyük ölçüde aşındırmış durumda. Artık ifade edecek fikri olduğunu iddia eden herkesin bunu yapması mümkün. Muhafazakâr medya, bütün problemlerine rağmen, birçok bakımdan, hem özgürlük ve demokrasi fikrini destekleme yolunda ilerlemekte. İyi bir gözlemcinin kolayca teşhis edebileceği gibi, konvansiyonel ve dijital medyada liberal fikriyat, temellerinden ve muhtemel açılımlarından habersiz de olunsa, sık sık savunulmakta. Hiçbir medya grubu artık liberal fikirlere tamamen kayıtsız kalamaz. Nitekim, altı okçu medyada dahi, sembolik bir değer taşısa bile, özellikle muhalefette olmanın da tesiriyle, zaman zaman kimi liberal fikirler seslendirilmekte ve savunulmakta.

Buna karşılık BM’yi teşvik eden bazı unsurlar da mevcut. İlk olarak devletçi kolektivist görüşlerin çeşitli versiyonlarıyla ülkenin kültür ve sanat hayatında egemen olması var. O kadar ki, yukarıda işaret ettiğim toplumsal çoğulluk unsurlarının özellikle entelektüel temsilcileri ve sözcüleri önemli ölçüde diğer grupları kendi doğrusuna bağlamayı, inandırmayı, bazen zora dayanarak tabi kılmayı meşru ve gerekli bulan görüşlerin peşinden gitmekte. Dindarlar arasında da ‘sekülerler’ arasında da bu tür bir görüşü savunanlar bulmak, görmek zor değil. Bir diğer unsur, Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgenin güvenlik unsurunu özgürlük unsuruna göre daha öne çıkarması. Güvenlik önemli ölçüde çoğulluğun unsurlarını bastırmayı gerektirmekte. Bugün mesela bir taraftan Yunanistan ile olan ihtilafların diğer taraftan PKK problemi ve FETÖ ile mücadelenin ülkeye bu istikamette dış ve iç baskı yapmakta olduğu söylenebilir.

Her şeye rağmen Türkiye’nin tek biçimliliği kutsayan ve baskıcı merkeziyetçiliğe dayanan BM’den özgürlük, barış ve çeşitliliğe dayanan HM’ye geçme yolunda ilerlemeye ‘mahkûmiyeti’ değişmeyecek. Kimse yanılmasın, siyaset bu süreci bir ölçüde kolaylaştırabilir veya zorlaştırabilir ama onun tamamen önüne geçmesi çok zor. Dipten gelen doğal sosyolojik dalgalar kendi kendilerini her halükârda ortaya çıkartacak ve sürdürecek kadar güçlü. O kadar ki, bugün bu değişim ve dönüşüme karşı çıkanları yarın kendisinin aktörü hâline getirebilir ve HM’ye gidiş sürecini onlar aracılığıyla devam ettirebilir.

­­­­­­­­­­­­­­­­­­­————————————————————————————————————————-

*Daha önce yayınlanmış bir yazının güncellenmiş versiyonu.