.: Vahap Coşkun

İki kazanan, bir kaybeden

2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı engellenmek adına asker ve yüksek yargının işbirliğiyle gerçekleşen darbeyi boşa çıkarmak için Anayasa değiştirildi ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kuralı getirildi. Başlangıçta çok büyük bir önem atfedilmeyen bu değişiklik, zaman içinde Türkiye’de demokratik dönüşüme ivme kazandıran bir faktöre dönüştü. Zira bu değişiklik sayesinde Türkiye’de ilk defa bir cumhurbaşkanlığı seçimi büyük tartışmalara sebep olmadan ve kaza belaya uğramadan tamamlandı. Ve yine ilk defa bir cumhurbaşkanının seçiminde kendini rejimi sahibi olarak gören güçlerin dayatmaları değil doğrudan halkın hür iradesi belirleyici oldu. Başlı başına bunun önemli bir demokratik kazanım olduğunun altı çizilmelidir. 10 Ağustos’ta yapılan seçimlerin sonuçları sürpriz değildi. Adaylar kesinleştikten ve kampanyalar başladıktan sonra adayların gösterdiği performans ve onların toplumdan gördükleri iltifat tabloyu daha bir öngörülebilir kılmıştı. Dolayısıyla kendini kandırmak isteyenlerin ve olmayacak olanı temenni edenlerin dışında hemen herkes seçim sonuçlarını üç aşağı beş yukarı kestirebiliyordu. Bu sonuçlar, seçimin bir kaybedeni, iki de kazanını olduğunu gösteriyor. Mühendisliğin iflası Önce kaydedenden başlayalım. “Çatı” ağır bir yenilgi aldı. İhsanoğlu, her iki partinin daha dört ay önce aldığı oyun bile çok altında kaldı. Başta CHP ve MHP olmak üzere “çatı”yı oluşturan irili-ufaklı bütün partiler yenilgiye uğradı. Bunun işaret ettiği iki önemli sonuç var: İlki, salt Erdoğan karşıtlığına dayanan bir siyasetin, sınırlarına dayandığıdır. Tamamen negatif temalar üzerinden ilerleyen ve Erdoğan’ı kötülemeyi amaç edinen bir dil belki sosyal medyada ve “elit” muhitlerde prim yapabilir ama bununla seçim kazanılamaz. Mutlak bir anti-Erdoğancılık, hem muhalefetin toplumsal değişiklikleri okumasını engelliyor, hem de amacının tersine bir işlev görerek Erdoğan’ın daha da güçlenmesine sebebiyet veriyor. Defalarca tecrübe edildi bu; fakat muhalefet bildiği bu tek yoldan şaşmıyor, dolayısıyla her seçim onlar için bir hüsrana dönüşüyor. İkincisi, siyasi mühendisliğin iflasıdır. Topluma dokunmayan bir hesap, siyaset arenasında iş görmez. CHP ve MHP kurmayları, kendi seçmenlerinin her koşulda İhsanoğlu’na oy vereceğini ve muhafazakâr kimliğinden ötürü AKP seçmeninin bir kısmının da İhsanoğlu’na meyledeceği düşüncesiyle bir mühendisliğe giriştiler. Ancak bu, siyaseten arenasında işlemedi. Çünkü birbirlerinden farklı kesimlerin temsilcilerinin tavanda ortak hareket etmeleri, tabanlarının da birleşecekleri anlamına gelmez. Memleketin en hayati meselelerinde bile (Kürt meselesi, laiklik, vb.) birbirine zıt fikirleri savunanların bir aday etrafında buluşmaları, onların sahici bir siyaset ürettiklerine delalet etmez. Nitekim bir tahayyülü, söyleyecek bir sözü olmadığı için “çatı” bir kampanya bile yürütemedi. Bu koşullarda “çatı”nın başarılı olmasının imkân dışıydı; “çatı” yıkıldı, Türkiye’nin muhalefet sorunu daha derinleşti. İstikrar içinde değişim Kazananlara gelince; en büyük kazanan hiç kuşkusuz “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” unvanına sahip olan Erdoğan. 2002’den bu yana rakiplerine üç genel ve üç yerel seçim ile iki de halk oylamasında üstünlük sağlayan Erdoğan, başarı hanesine şimdi de cumhurbaşkanlığı seçimini ekledi. Siyasetin en alt kademelerinden başlayan yolculuğunu siyasetin en tepe noktasına ulaşarak taçlandırdı. Çevrende gelip Çankaya’ya çıktı. Arkasındaki maziye bakıldığında Erdoğan’ın Türkiye siyasetinin en başarı lideri olduğunu söylemek mümkün. Bana göre Erdoğan’ın başarısının altında yatan temel faktör, kitleleri “istikrar içinde değişim” siyaseti etrafında kenetlemesidir. 12 yıllık iktidarı süresince Erdoğan, kendisini destekleyenlerin hayat şartlarında önemli gelişmeler sağladı. Kitleler bu kazanımlarını elde tutmak istiyorlar. Ancak –doğal olarak- gelinen nokta ile de yetinmiyorlar, daha iyisine kavuşmak, kendilerine ve çocuklarına daha müreffeh bir hayat sağlamak için sistem içinde değişiklik yapılmasını da talep ediyorlar. Siyasi aktörlerin başarısı, bu kitlesel talebi anlama ve karşılamalarına bağlı; talebi gören ve ona göre pozisyon alanlar başarılı olurken, bu basireti gösteremeyenler ise başarısızlığa mahkûm oluyor. Yakın siyasi tarih, Erdoğan’ın bu talebi görmekte ve karşılamakta, diğerlerine nazaran kıyas kabul etmez bir üstünlüğe sahip olduğuna tanıklık ediyor. Erdoğan, istikrar ile kendi iktidarını özdeş kılıyor; kendisinin iktidarda olmasının “istikrar”ı garanti altına alacağına işaret ediyor. Arkasında duranlara, diğerlerinin kazanımları heba edeceğini, dolayısıyla bugüne kadar kat ettikleri mesafenin geri döndürülmemesi için kendisini desteklemeye devam etmeleri gerektiği mesajı veriyor. Kitleleri de buna ikna ediyor. Erdoğan’daki istikrar söylemi “değişim” i de içeriyor. Temsilcisi olduğu çevreyi merkeze taşıyor, onlara bir hedef gösteriyor. Hedefe ulaşmak için yoğun olarak çalışacaklarını, durmadan yola devam edeceklerini belirtiyor. Kürt meselesi, başörtüsü, gayri-müslim azınlıkların hakları, vb. gibi rejimin kırmızıçizgi olarak belirlediği noktalara temas ediyor ve sistem içerisinde değişiklikler yapıyor. İlerlemek ve gelişmek için bu değişikliklerin gerekli olduğu düşüncesinin toplumda güç kazanmasını sağlıyor. İnsanlara bugünlerinin yarınlarından daha iyi olacağı hissiyatı aşılıyor ve bunu başardığı için de girdiği her seçimden muzaffer çıkıyor. ‘Türkiyelilik’ Seçimin ikinci kazanını ise Demirtaş. Bir proje (Türkiyelilik) ile halkın karşısına çıktı Demirtaş, iyi bir kampanya yürüttü. Kürdistan’da kendisine verilen her oyun Kürtlerin siyasal alandaki temsili ve gücü için çok büyük bir önem taşıdığı düşüncesini iyi işledi. Öyle ki yerel ve genel seçimde AKP’ye oy veren Kürtlerin bir kısmı da tercihini Demirtaş’tan yana kullandı. Türkiye’nin Batı’sında ise Türkiyelilik projesini halka anlattı; kimliklerinden dolayı ötekileştirilen kesimlerini mağduriyetlerini dillendirdi. Siyasi dili sempati topladı, Batı’da da oylarını önemli oranda artırdı. Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığını kazanamayacağı, Çankaya’ya çıkma şansının olmadığı baştan belliydi. Ancak o, bu süreci bir misyonun yerine getirilmesi olarak planladı ve öyle çalıştı. Hak ve özgürlükleri, birlikte yaşamının gerekliliğini ve şartlarını, hakkı gasp edilenlerin iadesinin önemini kampanyasının odağına yerleştirdi. Yeni bir muhalefet anlayışını seslendirdi. Halktan gördüğü teveccüh, misyonun yerine getirildiğini ve Demirtaş’ın seçimin kazananlarından biri olduğunu gösteriyor. Çözümün bereketi Erdoğan ve Demirtaş’ın başarısı, Çözüm Süreci’ne halkın verdiği desteğin bir kez daha gösterilmesi açısından da son derece anlamlı. Gerek Erdoğan, gerek Demirtaş kampanyalarında sürece özel bir mana atfettiler. Siyasetlerinin merkezine Çözüm Süreci’ni koydular ve seçildikleri takdirde sürecin bir barış ile neticelenmesi için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini ifade ettiler. Nitekim Erdoğan, seçim sonuçlarının netleşmesinden sonra İstanbul’da yaptığı ilk açıklamada süreci sonlandırmak için koşturacaklarını belirtti. Ankara’daki balkon konuşmasında da Türkiyelilik kavramının altını çizdi; bu kimlik etrafında birleşmenin değerini vurguladı. Her seçim, birtakım sonuçlar doğurur ve anlamak isteyenler için dersler içerir. Kanımca bu cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en önemli sonucu, halkın demokratik değişime, Çözüm Süreci’ne ve birlikte yaşama iradesine verdiği desteğin bir kez daha açığa çıkmış olmasıdır. Umarım CHP ve MHP muhalefeti de bu sonucu görür, gerekli dersi çıkarır.

Serbestiyet. 11.08.2014