.: Berk Ünlü

İfade Hürriyetinin Sınırları ve Sınırsızlığı

Düşünce sınırlandırılabilir mi?

İnsanın insan olmasının en önemli fonksiyonlarından biri, belki de birincisidir düşünmek. Düşünmemeyi bile düşünemeyiz. Düşünmeyi engelleyemeyiz. İstersek boşluğa öylece bakalım durum farketmez. Zihnimiz her an onlarca veriyi içselleştirirken bunları çok kısa bir zamanda işleyerek düşünce denilen forma dönüştürür. Var olan düşünceler yeni düşünceleri türetir ve bu yapı sürekli olarak devam eder. İnsanî bir yaşamı düşünme olmadan “düşünemeyiz”. Varlık eğer var’ı işaret ediyorsa var olan da düşünmeyi işaret ediyordur. Biz bu düşünce soyutluğu üzerinde “düşündüğümüzde” kendimize düşünme doğrultusunda engeller koyabiliriz. Koyduğumuzu da varsayıyoruz. Ancak düşünceye sınırları koymaya çalışmak da bir düşünce formudur. Düşünce formlarımız sınırları belirlerken elbette sınırsızlık bir zıtlık olarak karşımıza çıkar ve bu zıtlık da yine düşünce fonksiyonunun kendisinde var olur. İnsan varsa düşünce olmadan olmuyor anlaşılan. Bu bir kazançtır insan için. Her zaman diğer canlılardan kendini ayırmaya çalışan insanlar için övünülecek bir durum. Diğer canlılara kendisi kadar değer verenler için ise düşüncenin, var oluşun içeriği açısından paylaşılması da sevinilecek bir durum. Peki bizim düşünce diye nitelediğimiz düşünce formunun sınırlandırılabileceğini “düşünebilir miyiz”? Kavramın özü şu ki insan varlık fonksiyonları gereği sağlıklı bir yapıda ise düşünmeyi durduramıyor. Öyleyse bu mutlak diyebileceğimiz bir gerçeklik. Duruma soyutluk açısından baktığımızda, meseleye ahlâkı dahil ettiğimizde de özgürlük gibi bir kelime üzerinden değerlerimizi yürüttüğümüzde de imkânsızlık durumu olan düşünceyi engellemeyi ahlâken de onaylayamayız. Düşünce her zaman her şekliyle tamamıyla insan zihninin içinde serbestçe oluşabilmeli dış gücün baskısı olmadan. Dış güç insanı katatonik bir yapıya sürükleyerek düşünceyi dış müdahale ile engelleme çabasında olabilir. Bu zorlamayı engellemek de negatif özgürlükleri doğrultusunda yaşayan bireylerin vermesi gereken bir mücadele.

Hakaret etmek ifade hürriyeti dahilindedir

Dil, konuşma ve ifade, düşüncenin ses dalgaları olarak somutlaşmasıdır. Düşünceye sınır getirilemeyeceği mutlak bir gerçeklikse ifade de mutlak bir şekilde sınırsız olmalıdır. Bu sınırsızlık ifade alanı için kullanılabilir. Burada ifadenin hukuk tarafından engellenen ve yanlış bulunduğunda cezalandırılmaya sebep veren hakaret etmeyi de ekliyorum. Düşünce sınırsızsa düşüncenin türevi olan ifade de sınırsızdır. Hakaret, şiddete özendirmek, şiddete yöneltmek, kurgu dâhil tüm felaket senaryolarını dile getirmek, insanları olumsuz yönde şekillendireceği varsayılan kelime ve sözcüklerin dil ile kullanımı dâhil pek çok alan ifade hürriyetinin sınırsızlığı içinde olmalıdır. İfade hukukun alanı olamaz, olmamalıdır. İfade doğal insanî durumken, hukuk zamanla bireylerin eylemlerinin önceden kestirilemeyen sonuçları tarafından oluşturulmuştur. Pozitif veya normatif bütünler diyebilirsiniz buna. Doğal haklar gerçeklikler mi, daha çok gerçeğin yanında mı, pozitif ve normatif bütünler mi? İşe adaleti de eklerseniz meseleye nereden bakmalısınız? İfadenin sonuçlarının ölçülemezliği ve ilerleyeceği yolun sınırsızlığı, belirli bir alan içinde bakılan hukukî durumun yaratacağı adaletin boyutundan çok daha büyüktür. Hukuk üzerinden ifadeyi kontrol etmek bir bakıma imkânsızlık teorisidir. Bu alandaki sürekli kontrolcülük işlemesi gereken hukukî yapının yavaşlamasına ve zaman kaybına neden olur. Zaten adaleti sağlamada yetersiz kalan tek tip devletçi hukuk, ifade gibi milyarlarca insanın gün içinde veya birim zamanda ölçülemeyecek kadar çok şekilde gerçekleştiği bir durumu ne tamamen anlayabilir ne tamamen kontrol edebilir. Birkaç “kurban” üzerinde deneyeceği testler ise adaletsizlikleri daha da arttıracaktır. Adaletin üzerine biraz daha yük yüklemek anlamsızdır. Tabiî kurucu rasyonalistliği ile böyle bir kontrol mekanizmasını kurmaya çalışacakların olması olasıdır. Kendilerini yanlışlıkları ile baş başa bırakmak isterim.

Fizikî ve psikolojik şiddete doğru eğilme

 İfade fizikî şiddeti arzulayabilir. Kişi şiddet uygulayacağını söyleyebilir. Biri başkasına şiddet uygulaması tavsiyesinde ve telkininde bulunabilir. Burada suç ve güvenlik birimlerince engelleme ancak fiilen şiddet eylemi gerçekleşmeye başlama anından birim zaman önce olabilir. Ayrıca bu noktada kurgu ve gerçekliği nasıl ayırt edeceğiz. Bir romanda yarın şurada bomba patlatılacak dediğinde o kişinin düşünce ve yazısı durdurulamaz. Peki aynı kişi bir medyada yarın şurada bomba patlatacağım dediğinde veya demeye çalıştığında engellenebilir mi? Eyleme geçmeden önce kim suçlanabilir? Öyleyse burada ifade sınırsız olmaz mı? Olmamalı mıdır? Aynı şekilde konuyu psikolojik şiddete de getirebiliriz. Bir kişinin diğer bir kişiye sözlü olarak “saldırganlık” olduğu söylenen konuşmayı yaptığında bu durum ne kapsamında olmalı? Psikolojik şiddet içerdiği belirtilen sözlerin ve konuşmaların etkisi öznede saptanamaz. Ölçülemez ve belirlenemez. Bir insanın psikolojik durumunun tespitine çalışırkenki yapılan teşhis çalışmalarını düşünürseniz burada ortaya çıkarılmaya çalışılan etkilerin ne kadar karmaşık, girift olduğunu ve belirli bir noktaya ulaşmadığını bilebilirsiniz. Ayrıca bir sözün alıcı tarafından nasıl algılandığı da özneye yollanan kelime ve sözün anlamının gerçeklik içinde nereye oturacağı konusunda belirsizlik ve tartışma oluşturur. Kelimeler ve sözlü ifadeler ile gerçekleşen “psikolojik mesajı” karşı tarafa ulaştırma da doğal olarak serbestlik içindedir. İfade, dil, kelimeler ve konuşma insanî yaşamın öyle alanlarıdır ki insanı gerçekliğin somut olarak ölçülemeyecek boyutlarında var etme noktasına getirebilir. Engellemeler, yok etmeye çalışmalar ve cezalandırmalar insanın var oluş alanlarından en önemlilerinden bir tanesini köreltmeye çalışmak anlamındandır. Bunun fayda getirmeyeceği açıktır. Bunun ahlâken de doğru olarak oturtulabileceği bir yer yoktur. İfade hürriyetini sınırlamak, insanın haklı insaniliği ile çatışmakla aynıdır.