.: Burak Ertaştan

İdeolojik Çarpıtma, Hedef Saptırma ve Kirli Propaganda

Babam, 70’li yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü’nde okumuş. Hem çalışıp hem okuduğu için dersleri takip edemiyor, sadece imtihan dönemlerinde Ankara’ya gidiyormuş. O dönemde yaşanan siyasal kutuplaşmanın üniversiteye yansımasıyla ilgili ilginç şeyler anlatır:

“Sabah okula giden çocukların akşam sağ-salim eve döneceğinden kimse emin olamıyordu. Sağ-sol kavgası sokağa taşmış, kahvehaneler bile ayrılmıştı. Gittiğin kahveden okuduğun gazeteye, giyim kuşamından bıyık bırakma biçimine kadar her şey siyasî mensubiyetinin bir tezahürü kabul ediliyordu yahut zaten öyleydi. Her yanı kaplayan siyasal şiddetten korunabilmenin yolu okulda, sokakta, işte… daha organize gruplardan birine girmek veya yanaşmak olduğunu düşünen solcular devrimcilere, sağcılar ülkücülere meylediyordu.

Yıl sonu imtihanlarına girmek için birkaç günlüğüne Ankara’daydım. Enstitünün önüne gittiğimde kapıların tutulduğunu ve kimsenin içeri alınmadığını gördüm. İmtihana girmek için bekleyenlerle, kapıları tutanlara destek vermek için gelenlerin oluşturduğu kalabalığı geçemeyeceğimi anlayıp, en arkada beklemeye başladım. “Arkadaşlar, bu tarafa dönelim” diye bir ses geldi. Herkes arkaya dönünce, kendimi grubun en önünde buldum. Yanımdakiler hazırlıklı gelmişti. Pankartlar açıp, slogan atmaya başladılar. Az önceki sesin sahibi, Bedrettin Cömert’in öldürülmesini lanetleyen konuşmasını bize doktor olmak gerekmez, hâkim olmak, savcı olmak, öğretmen olmak gerekmez; bize devrimci olmak gerekir!.. sözleri ve alkışlarla bitirdi. Bunun üzerine, “Bizimkiler, bu tarafa!..” diye bir ses daha duyuldu. Ülkücüler kalabalıktan ayrılıp, o tarafta kümelenmeye başladı. Bu hareketlenmeden istifade ederek oradan uzaklaştım. Ertesi gün enstitüye gittiğimde etraf, yara bere içindeki öğrencilerle doluydu”.

Protesto kültürü ve sol

İlk nümayişime ben de üniversite sıralarında katıldım. Bahçede onbeş-yirmi kişi toplanmıştı. Merakla yaklaşıp ne olduğunu sordum. YÖK’ün kuruluş yıldönümünü protesto edeceklermiş. Tereddüt etmeden aralarına katıldım. 12 Eylül’den ve darbelerden nefret ediyordum.

Bir avuç kişiydik zaten; bağırdık, çağırdık. Nümayiş bitti, dağılıyoruz derken hadi, dediler, şimdi de özelleştirmeyi protesto edelim!

Bu, hesapta yoktu işte… YÖK için toplandıysak YÖK’ü, sadece YÖK’ü protesto etmeliydik. Ben gruptan ayrıldım, kalanlar devam etti. Çok sonra gördüm ki iki benzemezi bir araya getirmek ve ilan edilen toplanma amacının dışına çıkmak, ülkemizdeki protesto kültürünün çarpık bir özelliğiydi. Bu çarpıklık, eylem/protesto kültürü daha gelişmiş sol çevrelerde daha belirgindi

Ne şeriat ne darbe

Yıl 1997. İzmir’deyim. 28 Şubat, bütün ufunetiyle tepemizde. İzmirliler genel olarak gidişattan memnun, hatta destekliyorlar. Nefret ettikleri bir parti, lideri, görüşleri, değerleri ve temsil ettiği toplum kesimleri iktidardan uzaklaştırılmakla kalmıyor, alabildiğine aşağılanıyor.

Bütün İzmir böyle düşünmüyor elbette. Hükümeti destekleyenler yanında, Refah Partili olmadığı halde meşru hükümeti, demokratik düzeni ve mütedeyyin kitlelerin hukukunu savunanlar da var. Onlardan biri de benim. Fakat ne sesimizi duyan var, ne duyurabileceğimiz bir mecra. Tam da o günlerde ÖDP ve lideri Uras, İzmir’de bir nümayiş düzenleyeceğini duyurdu. Sloganı, ne şeriat, ne darbe idi -sanki ikisi aynı yakınlıkta tehdit ve tehlikelermiş gibi!

Darbe tehdidinde bulananların bunu gerçekleştirecek tankları, topları, silahları, askerleri ve berbat bir sicilleri vardı. Daha birkaç ay önce tankları Sincan sokaklarında yürütmüşlerdi. Şeriat ise geldiği/geleceği hep söylenen muhayyel bir tehlikeydi. Hal böyle iken şeriat tehlikesini darbeyle bir tutmak meseleyi çarpıtmak olmuyor muydu? İlkeli bulmasam da, 28 Şubat’ın zor şartlarında düzenlenen bu mitinge katıldım. Darbeye karşı ses verebileceğim alternatif bir platform yoktu zaten.

Benzer bir çarpıtmaya CHP’nin 15 Temmuzu protesto mitinginde de şahit oldum. Darbeyi ve FETÖ’yü protesto etmek için düzenlenen mitingde darbeye de, diktaya da hayır diye bağırılıyordu. Hedeften sapılmış, darbeye ve FETÖ’ye yönelmesi gereken oklar, bir anda Erdoğan’a dönmüştü.

Propaganda teknikleri

Yakın ve gerçek bir tehlike ile birlikte uzak ve/veya hayalî bir tehlikeye işaret etmek, hakikatin yanında yalanı, ‘mutlak kötü’nün peşinden ‘kötü olmayanı’ veya sadece ‘bazılarına göre kötü’ olanı zikretmek hakikati çarpıtmanın bir başka yoludur. Hem de pek mahirane bir yolu.

Gerçekliği şüphe götürmez olanın (meselâ Refah-Yol hükümetini hedef alan açık darbe tehdidinin veya 15 Temmuz darbe girişiminin) yanına, muhayyel veya tartışmalı olanı (şeriatı veya Erdoğan diktasını) koyarak ilkinden ikincisine hakikat bulaştırma çabası, açık bir çarpıtmadır. Bu çarpıtmaya bölücü ve gerici akımlarla mücadeleden bahseden, bir zamanların MGK bildirilerinde de rastlanıyordu. Bu bildirilere göre irtica, en az PKK kadar büyük ve yakın bir tehlikeydi.

Benzer bir hedef saptırmaya, terörü veya teröristi tanımlamaktan ziyade ‘terörü Ermenilerle ilişkilendirmek’ amacını güden Ermeni terör örgütü ASALA ifadesinde de rastlıyoruz. İslamî terörden bahsedenlerin amacı da bu zaten; İslamı terörle ilişkilendirmek. Erdoğan’ın terörist bir figür olduğu kanaatini yaymak, yerleştirmek isteyen bazı haber ajanslarının Erdoğan’ın adını El-Bağdadî ve Bin Ladin’le yan yana anması, bir başka kirli propaganda örneği. Bir argüman ne kadar çok işlenir, yayılır ve tekrarlanırsa o kadar normalleşir, gerçeklik seviyesi değişmese de inandırıcılığı artar. Saf gerçekle, belletilen gerçek arasındaki mesafe zamanla kaybolur ve belletilen hakikat daha az itirazla karşılaşmaya başlar. Kirli propagandadan beklenen de budur esasen.

Algı yönetimine yönelik bu ‘gizli’ propaganda tekniklerine haber bültenlerinde de karşılaşırız. Rüşvet, hırsızlık ve istifçilikle mücadele diye başlayan bir haber metni evvelâ istifçi olarak damgaladığı spekülatörlerin adını, rüşvet ve hırsızlık gibi vakalarla birlikte anar. Spekülatörler ve serbest piyasa, satır aralarına gizlenmiş propaganda teknikleriyle kötülenir, adeta şeytanlaştırılır. Zehirlenenin zehirlendiğini, yönlendirilenin yönlendirildiğini fark etmemesi bu tür propaganda faaliyetlerinin en belirgin özelliğidir. İyi çekilmiş bir Hollywood filmi etkisi yaratır insanda. Öyle ki bir anda kendinizi Kızılderililerle mücadele eden Beyazlarla veya Vietnam’da savaşan Amerikalılarla aynı safta bulursunuz.

Bu tür çarpıtma ve hedef saptırmalar sokakta ve haber bültenlerinde değil, akademik kitaplarda da karşımıza çıkabiliyor.

Meselâ Bülent Tanör (1940-2002), doktora derslerinde takip ettiği Anayasal Gelişme Tezleri (Yapı Kredi Yay. İstanbul, 2008) kitabında “nasıl bir anayasa?” sorusuna farklı kesimler tarafından verilen cevapları dört ana kategoride inceledikten sonra, bunlar içinde en çok “sosyalist anayasal gelişme tezi”nin önem taşıdığı sonucuna ulaşır. Fakat Kemalist tezler için 78, Gelenekçi-İslamcı tezler için 16, Popülist tezler için 35 sayfa yer ayırdığı kitabında, en büyük önemi atfettiği Sosyalist tez için sadece 6 sayfa ayırmıştır.

28 Şubat döneminde TÜSİAD için hazırladığı Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri (nam-ı diğer “Kürt Raporu”), millî mücadelenin başlangıcını 19 Mayıs öncesine taşıyan Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları ve sağlam argümanlar üzerine kurulu İki Anayasa: 1961-1982 kitaplarıyla resmî ideolojinin dışına çıkabilmiş, cesur ve kalburüstü sayılabilecek bir akademisyen olan Tanör’ün bu çelişkisi, ideolojik kaygılarla açıklanabilir ancak.

İdeolojik tercihlerinin akademisyenliğinin önüne geçmesine izin vermediği İki Anayasa: 1961-1982 adlı kitabından bir alıntı ile bitiriyorum yazımı.

“Hiç kimse anayasanın başlangıç hükümlerinin ve temel ilkelerinin ebediyen muhafaza edilmesini savunamaz. Çünkü hiçbir anayasa koyucu bu kadar basiretli ve ileri görüşlü olamaz. Anayasalar ve devletin dayandığı temel ilkeler sürekli değişir. İdeale ulaşıldığını düşünmek, bu gelişmeyi tökezletir” (Beta Yay. İstanbul, 1986, s. 167).