.: Ahmet Suat Arı

Hukukun sınırları zorlanıyor algısı

Şüphesiz 15 Temmuz hafızalarda alçakça bir darbe kalkışmasının tarihi olarak yerini alacaktır. Türkiye, hazırlığı on yıllarca süren ve her yolun mubah görüldüğü, devletin en stratejik noktalarının sistemli bir şekilde ele geçirildiği bir işgal süreci yaşadı. Bütün bunlar olup biterken de din bir maske olarak kullanıldı. Darbe kalkışması yoluyla işgalin faillerinin FETÖ’cüler olduğu oldukça aşikâr, ancak bunların amaçlarının ne olduğu, arkalarında başka kimlerin olduğu, kimlerin yardım ve yataklık ettiği zamanla ortaya çıkacaktır. Bütün bunların ortaya çıkarılması sürecinin oldukça sancılı geçeceği kesindir.

15 Temmuz hafızalarda sadece darbe kalkışmasının tarihi olarak kalmayacaktır. Bu tarih aynı zamanda işgalcilere karşı şanlı bir direnişin de tarihi olacaktır. Darbelere alışık olan Türk toplumunun artık tırsıp her şeyi sineye çekme zamanının sona erdiğine de şahit olduk. 15 Temmuz gecesinden itibaren toplumun her kesiminden insanlar, aralarındaki her türlü fikir ayrılığını bir kenara bırakarak haftalarca meydanları doldurup anti demokratik müdahaleleri kabul etmediklerini haykırdılar.  7 Ağustos’ta da İstanbul’a sel olup aktılar ve hep bir ağızdan demokrasi ve millî iradeye sahip çıktıklarını haykırdılar.

Bir musibet bin nasihatten evladır sözünü doğrularcasına oluşan bu birliktelik gönüllere su serpmişti. Demek ki vatan söz konusu olunca herkes biraraya gelebiliyordu. Ancak bu maalesef uzun sürmedi. Herkes fabrika ayarlarına geri döndü diyebiliriz. Hatta durum öyle bir noktaya geldi ki artık neye ve kime inanacağımızı şaşırdık. Tabiri caizse at izi it izine karıştı ve hatta karıştırıldı. Kurunun yanında nice yaşlar yanmakta ve ileride hem vicdanları hem de devleti zor duruma sokacak uygulamalara şahit olmaktayız. Adaletin değil intikam hırsının süreci kontrol ettiğine şahit olmaktayız. Bir taraftan demokrasiye sahip çıkmaya çalışırken diğer taraftan da demokrasinin olmazsa olmazlarının devre dışı bırakıldığını görmekteyiz. Bir çeşit çelişkiler sarmalının toplumu kıskacı altına aldığını ve günden güne daha da içinden çıkılamaz hale getirdiğini söylersek pek de mübalağa yapmış olmayız. Maalesef bütün bunlar 15 Temmuz direnişine gölge düşürmektedir. Hem içeride oluşan birliği ortadan kaldırdığı hem de darbe ve darbecilerle mücadeleyi sulandırdığı için!

Böylesi kitlesel ve girift bir problemin çözümünün kolay olmadığının şuurunda olmakla birlikte, kurunun yanında yaşın da yanmaması için hukukun sınırlarının zorlanmaması gerekir. T.C. Anayasası’nın 2. Maddesinde de belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Her durumda Anayasanın bu hükümleri ve hukukun evrensel ilke ve esasları göz önünde bulundurulmalıdır. Suçun veya eylemin niteliği bunları devre dışı bırakmaya gerekçe olamaz. Hele hele kendini Anayasasında hukuk devleti olarak tanımlayan bir devlette hiç olmaz. Ancak nasıl geçmişte PKK ile mücadele kisvesi altında hukuk dışına çıkılmışsa şimdi de FETÖ ile mücadele adı altında hukuk dışına çıkıldığı, en azından öyle bir görüntünün olduğu gözlemlenmektedir. Bu durum şüphesiz FETÖ’yle mücadeleye zarar vermekte, hatta FETÖ’nün ekmeğine yağ sürmektedir.

Şimdi hukukun temel ilke ve esaslarından yola çıkarak basından ve yetkililerin söylemlerinden çıkardığımız sonuçlara bir göz atalım:

Hukuk devletinin en önemli esası önce kendisinin hukuk kurallarına uyması, keyfi yetki kullanımına izin vermemesi, işlem ve eylemlerini hukukilik denetimine tâbi tutması gerekir. Bütün bunların göz önünde bulundurulduğunu söylemek maalesef mümkün görünmüyor. Bırakın hukuku gözetmeyi, sanki birilerine bir şeyler ispat etmek istercesine ve skor odaklı fiillere şahit olmaktayız. Hatta kendisi töhmet altında olanlar başkalarını akla ziyan suçlamalarla töhmet altında bırakmaktadırlar. Bu durum acaba en çok kime hizmet eder diye bir düşünmek lazım.

Hukukun kuvvetler ayrılığı ilkesi de günümüzde askıya alınmış görüntüsü veriyor. Yürütme yasamayı devre dışı bırakmış, KHK’larla işleri yürütmekte, yargı da FETÖ sızmasının sancılarıyla hareket etmektedir. Birinin serbest bıraktığını bir diğeri tutuklatıyor, yine birilerini alelacele tutuklayanlar bir bakıyorsunuz kendileri de tutuklanıyorlar. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir vakayla karşı karşıyayız.

Hukuka göre herkes her bakımdan eşittir. Haliyle birisinin yargılandığı bir suçtan bir başkası muaf tutulamaz. FETÖ ile mücadele kapsamında bu ilke gayet net bir şekilde çiğnenmektedir. FETÖ’yle geçmişte ilişkisi olanlar ve/veya samimi duygularla onlara yardımcı olanlardan bazıları tutuklanırken bazılarına dokunulmamaktadır. Özellikle siyasiler kovuşturmalardan muaf tutulmaktadır. Onların aldatıldık demelerini hoşgörüyle karşılarken sıradan vatandaşların aldatıldık demelerini samimi bulmamak adil bir tavır olmaz. Ayrıca 17-25 Aralık sonrası da dahil örgütün içinde olup da darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan binlerce insanın olduğu muhtemeldir. Onlar da bir nevi FETÖ mağdurudurlar ve bu mağduriyetlerini ifade edecek ortama sahip olamıyorlar. Aslında onlar en büyük darbeyi inandıkları yapının karanlık bir örgüt olduğunu öğrendiklerinde yaşadılar.  Onların pişmanlığı ve özrü de hoşgörüyle karşılanmalıdır diye düşünüyorum. Devletin ve yargının görevi elebaşlarıyla sıradan destekçileri somut delillerle tespit ederek sahte pişmanlıkların önüne geçmektir.

Göze batan bir diğer yanlış da kollektif yaklaşımlardır. Sadece örgüt üyesi olanlar değil, onların yakınları da salt yakın oldukları için göz altına alınıp kovuşturmaya uğramaktadırlar. Hâlbuki hukukta sorumluluğun şahsî olduğu ilkesi vardır. Herkes kendi işlem ve eyleminden sorumludur. Başkalarının işlem ve eyleminden sorumluluğu mümkün kılacak kollektif ceza sorumluluğu kabul edilemez. Bu durum sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp aynı zamanda FETÖ’yle mücadeleyi de sulandırmaktadır.

Hukuk devletlerinde herkes, meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle bağımsız ve tarafsız yargı önünde iddia ve savunma ile dürüst yargılanma hakkına sahiptir. Hak arama hürriyeti kısıtlanamaz. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu mahkemenin kesinleşmiş hükmü ile sabit oluncaya kadar suçlu ilan edilemez ve mahkûm edilemez. Bu evrensel kabul görmüş bir ilkedir ve hukuk devleti olduğunu iddia eden her devletin uyması gereken bir ilkedir. KHK’larla insanların yargılanmadan cezalandırıldığı, en azından mağdur edildiği bir yerde bu ilkelerin göz önünde bulundurulduğunu iddia etmek pek gerçekçi olmaz. Alın size FETÖ’ye hizmet eden bir uygulama daha!

Hukukun temel ilkelerinden biri de “kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz” der.  Suç ve ceza ancak kanunla koyulur ve kanunlar da prensip olarak ileri doğru uygulanır. Peki bu ilke göz önüne alınıyor mu? Buna olumlu cevap verebilmeyi çok isteriz, ancak veremiyoruz, zira insanlar kanunî hizmet veren, en azından devletin resmî izniyle ve tabelasıyla, okul, banka, işletme v.s. ile olan ilişkilerinden dolayı cezalandırılmaktadırlar.

Hukukun temel ilkelerinde yargı bağımsızlığı “hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında hâkimlere veya mahkemelere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz, bu tür bir yetkinin kullanılmasına izin veren yasal düzenleme de yürürlüğe koyulamaz” diyor. Bu ilke önce FETÖ/PD yapılanması tarafından çiğnendi, şimdi de farklı odaklar tarafından çiğnenmektedir. Belki talimatlar doğrudan verilmemektedir, ancak bazı söylemlerden kendine iş çıkaran savcı ve hâkimler büyük yanlışlara imza atmaktadırlar.

Bir hukuk devletinde herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı vardır. Hiç kimse korku ve endişe ile yaşamaya mahkûm edilip, yargı makamlarına başvurmanın sonuçsuz kalacağı algısına maruz bırakılamaz, keyfî şekilde yakalanamaz, gözaltına alınamaz, tutulamaz, tutuklanamaz, hürriyetinden mahrum bırakılamaz ve cezalandırılamaz. Peki bu hakka riayet ediliyor mu? Ben edilmediği kanaatine sahibim, üstelik bunun FETÖ ile mücadeleyi sulandırdığını da düşünüyorum.

Son olarak da hem FETÖ ile mücadelenin sulandırıldığının en bariz örneği olması hem de basın özgürlüğü ihlâli görüntüsü veren Cumhuriyet Gazetesine yönelik başlatılan soruşturma ve tutuklamalara bir göz atarsak, hukuk sınırlarının maksatlı olarak zorlandığını görürüz. Cumhuriyet Gazetesine hiç bir zaman sempati ile bakmamış birisi olarak isnat edilen suçların akla ziyan olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Evet, bu gazete Erdoğan karşıtlığında bütün sınırları zorluyor, terör ve teröristlere maşa oluyor, ama gazeteyi ve çalışanları FETÖ üyesi olarak suçlamak insan aklıyla alay etmek anlamına gelir ve bu en çok FETÖ’nün işine yarar. Nitekim FETÖ’cüler Batı kamuoyunu Türkiye aleyhine etkilemek için bu davayı da istismar etmekte gecikmediler. Sadece FETÖ’cüler de değil üstelik! Türkiye’ye saldırmak için pusuda bekleyen herkes bu durumu istismar etmektedir.

Ben bir hukukçu değilim, ancak toplum meselelerine karşı kendisini sorumlu hisseden bir liberal olarak temel hak ve özgürlüklerin farkında olduğum için beni kaygılandıran gözlemlerimi kaleme alıp kamuoyuyla paylaşıyorum. Çoğu zaman elimde somut deliller yoktur, temel evrensel değerler ve vicdanım bana yön verir. Tabiî ki içtihat hataları yapmam da mümkündür, sonuçta insan beşer kuldur şaşar. Kimse benimle hemfikir olmak zorunda değildir, ancak benim samimiyetimi kimsenin sorgulamasına da izin vermem. Eleştirileri bir mesnetleri olduğu müddetçe ciddiye alıp onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışırım, ancak maksat üzüm yemek değil de bağcı dövmekse bir kulağımdan girer diğer kulağımdan çıkar.