.: Atilla Yayla

Hisler ve Fanatik Parti Taraftarlığı/Karşıtlığı

İnsan rasyonel bir varlık mıdır hissî bir varlık mıdır? Bu, sanki, biraz modası geçmiş bir tartışma. Artık insanın hem rasyonel hem de hissî bir varlık olduğunu kabul etmek en makulü görünüyor. İnsan ne her yere, zamana ve kişiye ait bir soyut aklın emrinde ve çizgisinde yaşıyor ne de aklî kavrama ve muhakemenin sıfırlandığı bir duygular iç âleminde. Her ikisi de var. Bazı yerlerde ve durumlarda akıl diğer bazı yerlerde ve durumlarda ise hisler öne çıkıyor, ağır basıyor. Sanırım bu olağan ve iyi bir durum. Sırf aklıyla yaşayanlar robotlaşırken sırf hisleriyle yaşayanlar da asla olgunlaşmayan çocuklara benziyor.

İnsanın aklı ile hisleri arasında bir bağ, bağlantı, bir ilişki var mıdır? Ahkâm kesmek istemem, uzmanı olduğum bir konu değil. İlgili literatürden ve teorilerden/ampirik çalışmalardan yeterince haberdar olduğumu da söyleyemem. Bazı okumalarım var elbette ama daha iddialı konuşmak için daha çok okumak lâzım.

Yine de, tevazuyu elden bırakmamak şartıyla, bu yazıda kısaca ele almak istediğim konu insanların siyasî partilere fanatik biçimde taraftar veya karşı olmasının akılla mı yoksa hisle mi izah edilebileceği. Epeyce gözlemim, siyasal akımlar ve ideolojilerle ilgili akademik bilgilerim var. Bunlara dayanarak bir şeyler söyleyebileceğimi düşünüyorum.

Yıllar önce, AK Parti ilk icraat yıllarını sürdürürken, bazı koyu AK Partili arkadaşlarım vardı. AK Partinin tam bir demokrasi kurma yolunda yürüdüğünü, engelsiz piyasa ekonomisi taraftarı olduğunu ve geri dönüşü olmayacak bir devrim yaparak Yeni Türkiye’yi kurduğunu iddia ediyorlardı. Bunların bazılarının AK Parti ile bir tür örgütsel ilişkileri de mevcuttu. Ben sohbetlerimizde genellikle farklı bir görüşü dile getirirdim. Özetle şöyle derdim: “AK Parti diğerleri gibi bir siyasî parti. Partilerin ve siyasetin olumlu ve olumsuz özellikleri kaçınılmaz olarak onda da yansıyacaktır. Bu yüzden, ona peşinen harikasın demek yerine yaptığı işlere bakıp iyi olanlar için aferin böyle devam et, kötü olanlar için bu yanlış, böyle yapma demek en doğrusu.” Aradan zaman geçti, bu arkadaşların çoğu sarkacın öbür tarafına salındı. Şimdi AK Parti’nin ‘lânet’ bir parti, Erdoğan’ın ise tam bir ‘diktatör’ olduğunu, ülke ekonomisini ve harika demokrasimizi mahvettiğini, ülkenin tek probleminin Erdoğan olduğunu, Erdoğan giderse her şeyin düzeleceğini söylüyorlar. Ben? Ben aşağı yukarı aynı yerde duruyor, aynı şeyleri dile getirmeye devam ediyorum.

Gerek kendi çevremde gerekse girip çıkabildiğim çevrelerde bir partiye fanatik (kategorik) şekilde bağlananların ve fanatik (kategorik) şekilde karşı olanların davranışlarını izleme ve fikirlerini dinleme imkânı ve fırsatı buluyorum. Ülkenin durumu hakkında fanatik taraftarlar tam bir cennet, fanatik karşıtlar tam bir cehennem portresi çiziyor. Portrelerine yapılan itirazlara şiddetle, hiddetle, öfkeyle karşı çıkıyor. Tezlerini yalanlayan olguları ve durumları ya hiç görmüyor ya da tam tersinden görüyor.

Bu niye böyle oluyor? Akıl yürütmeyi, düşünmeyi, karşılaştırma yapmayı bilen insanların bazen tuhaf bazen komik bazen korkutucu bu hataya düşmemesi beklenir. Görebildiğim kadarıyla sözünü ettiğim kimselerin bazı ortak metodolojik hataları var. Her şeyden önce, tavırları genellikle toptancı. Bir aktörde tüm iyiliklerin kaynağını veya tüm kötülüklerin sebebini bulma gibi sürrealist bir çizgide ilerliyorlar. Partilerde ya yanılmaz bir önder veya cehennemden kaçmış bir zebani görüyorlar.  Tarihsel bir terimle ifade edersek, böyleleri, ya düz olarak ya da tersinden engizisyon mantığını yansıtan kimseler…

Bana öyle geliyor ki insanların fanatik parti taraftarı veya karşıtı olmasında ana -yahut ağır basan- faktör hisler. Akıl başlangıçta fanatik bir tutuma bürünme istikametinde bir adım atılmasına sebep olsa bile daha sonraki genel tutum neredeyse sadece hisler üzerine kuruluyor. Böyle olduğunu bu kişilerin aklî bir muhakeme ve olgusal delil sunma ile çürütülse, hepten veya belli ölçüde yanlış ve temelsiz olduğu gösterilse bile iddialarına inanmaya ve sarılmaya devam etmelerinden anlıyoruz. İşin kötüsü bu tavır içindekilerle sakin, dingin ve rasyonel bir tartışma yapmanın, işe yarar fikir alışverişinde bulunmanın neredeyse imkânsız olması. Böyleleri sık sık kendileri gibi düşünmeyenler tarafından hayal kırıklığına uğratıldığını söylüyor ama kendilerinin de aynı şekilde başkalarını hayal kırklığına uğratmakta olabileceğini akıl edemiyor. Doğrunun tekelinin kimsenin elinde olmadığını, herkesin yanılabileceğini ve ‘doğru’ aktörde yanlışlar ‘yanlış’ aktörde doğrular bulunabileceğini düşünemiyor. Bu insanlarla akıl ve mantık temelinde tartışma yapmaya çalışmak, dedim ya, ya imkânsız ya da anlamsız ve yararsız. Zira, yine anlatmaya çalıştığım gibi, bu toptancı ve tapınmaya veya nefrete dönüşen tavır akıldan ziyade duygularla bağlantılı.

Bu insanların durumlarına üzülmemek elde değil. Ama, korkarım, bu insanlar için, his dünyalarında onları bu hâle getiren kırılmaları/travmaları/inançları/peşin hükümleri tersine çevirecek veya biraz olsun düzeltecek değişiklikler olmasını beklemekten başka yapılabilecek bir şey yok. Tabiî, bu sefer sarkacın öbür tarafına savrulmaları ihtimâlini de yabana atmamak şartıyla…