.: Hasan Yücel Başdemir

Liberalizm: Ali Bulaç’a Cevap

Geçtiğimiz hafta içinde Ali Bulaç, Zaman gazetesindeki köşesinde üç yazısını liberalizm eleştirisine ayırdı. İlk yazı, “Liberalizm”, ikincisi “İslam, Liberalizm ve Özgürlük”, üçüncüsü ise “Liberal Fetva Arkadan Gelir” başlıklarını taşıyordu. Bu yazıların her biri eleştiriye ve tartışmaya açık birçok iddiayı içinde barındırmaktadır. Aslında her yazı okunduğunda ilk akla gelen, “Ali Bulaç, neden liberalizm üzerine yazma ihtiyacı duydu?” sorusudur. Bir hafta içinde liberalizm üzerine üç makale yazmaya Ali Bulaç’ı sevk eden amil nedir? Bu sorular, ister istemez zihni kurcalıyor.

Ancak, zihin okumanın doğru bir tavır olmadığı ilkesinin zorlamasıyla bundan vazgeçmem gerektiğine kendimi ikna ettim. Aslında yazılarda yer alan liberalizmin hedefi ve tarihî seyri ile ilgili birçok hata üzerine yazmak gerçekten de daha anlamlı olacaktı. Bu yazıda Bulaç’ın iddialarının neden eleştiriye ve tartışmaya çok fazla açık olduğunu göstereceğim. Yine de, yazar belki cevap verir diye, bazı ek soruları sormaya devam ederek başlamak istiyorum. İnsanların Bulaç’ın yazılarından ne anlamaları gerekir? Bulaç, okuyucularından neyin farkına varmalarını istiyor? Ali Bulaç, Türkiye’deki liberallerden mi yoksa genel olarak liberalizmden mi şikâyetçi? Bulaç, liberallerin 28 Şubat ve sonrasındaki tutumlarıyla ilgili ne düşünüyor? Hükümetin demokratikleşme konusunda elini güçlendiren liberal söylemlerden vazgeçerek sol veya sosyalist söylemleri kullanılması mı isteniyor? Bu yazıların Kürt açılımı ve Alevî açılımıyla bir ilgisi var mı? Yazarın bu yazıları yazmasında hükümetin bazı liberal politikalarının etkisi oldu mu? Son zamanlarda Türkiye’de, önceleri sosyalist jargonlarla beslenen İslamî gençliğin liberal söylemlere sahip çıkmasının bir etkisi var mı? Ali Bulaç, acaba Müslümanların bazı liberal fikirleri savunmaları durumunda dinden uzaklaşacaklarına mı inanıyor? Müslümanların liberal eğilimleri Ali Bulaç’ı rahatsız ediyor mu? Müslüman gençlerin gözünde kendisini yenileyemeyen bazı dindar aydınların itibar kaybetmesi kaygısı mı var? Ya da gerçek soru nedir?

Bu soruları çok rahat sorduğumu düşünmeyin, onları hafif bir utanma hissiyle ifşa ettim. Umarım Ali Bulaç da beni mazur görür. Çünkü amacın sadece ifade özgürlüğü sınırları içinde bir zamanlar İslam topraklarında özellikle Abbasiler döneminde çok yaygın olduğu gibi tartışma geleneğine katkı sağlamaktır. Şimdi iddiaların neden bir liberalizm eleştirisi için yeterli olmadığını göstermeye çalışacağım.

İddia 1: “Liberalizmin hareket noktasında Newton’un varlık görüşü yatar. Bu özelliği dolayısıyla kendi içinde felsefi bir paradoks taşır. Yöneldiği hedefi rölativizm, felsefi zemini Newton’culuk ve pozitivizmdir.”

Buna yanlış temele dayandırma hatası diyebiliriz. Liberalizmin hareket noktası Newton’un varlık görüşü değildir ve onun yöneldiği hedef de rölativizm değildir. Klasiklerden günümüze kadar hiçbir liberal, Newton’un varlık anlayışına veya mekaniğine atıfla liberal bir gerekçelendirmeye başvurmuş değildir. Aksine Friedrich A. von Hayek’in Kartezyen mekaniğe atıfla bir toplum kurma çabalarına karşı ciddi eleştirileri vardır. Daha genel söylersek liberalizme ontolojik ve bilimsel bir temel arayışı yoktur.

İkinci olarak liberalizmin yöneldiği hedef, dinî inançları da dâhil olmak üzere bireylerin iyi anlayışlarına uygun hayat sürmeleridir. Bunun için bir yeryüzü cenneti de vaat edilmez. Rölativizm onun arzu ettiği ve yöneldiği bir hedef değildir. Liberalizm, bireysel farklılıkları kabul ediyor olması açısından rölativizm görüntüsü verebilir. Ancak bu onun hedefi değildir. İsaiah Berlin “İdeal Arayışı Üzerine” makalesinde bunu, rölativizmden ziyade farklı amaçlara sahip bireylerin oluşturduğu çoğulcu bir toplum olarak tasvir eder. Berlin, bunun bir rölativizm olmadığını çünkü insanların mutlak iyilerine alternatif bir anlayış getirmediğini söyler.

Liberalizmin hem rölativizmi hem de Newton determinizmini benimsemesi açısından paradoksal bir düşünce olduğu ileri sürülmektedir. Liberalizm, tüm sorulara cevabı olan, eleştiri kabul etmez bir düşünce değildir. Ancak rölativizm, Newton’culuk ve pozitivizm üzerinden liberalizm eleştirisi yapmak mantıkça geçerli bir yol değildir.

Şunu da ilave etmekte yarar vardır: Modern Batı’nın temellerini oluşturan iki önemli hareket, önce rönesans, ardından aydınlanmadır. Rönesans ve aydınlanma din, politika, sanat ve bilimde tek bir düşünce biçimi ortaya çıkarmış değildir; aksine bu alanlarda birbirine rakip birçok düşünceye kaynaklık etmişlerdir. Din alanında reformasyona, seküler hayat biçimi olarak hümanizme, bilim alanında empirizm ve rasyonalizme, politik alanda sosyalizm, muhafazakârlık ve liberalizme kaynaklık etmesi açısından rönesans ve aydınlanma, birçok farklı yaklaşımı ortaya çıkarmıştır. (Pozitivizme demiyorum çünkü iddia edildiğinin aksine pozitivizm, Newton mekaniği, Fransız materyalizmi, Comtecu pozitivizm, Kuhn’un paradigmal yaklaşımı, mantıkçı pozitivizm, Popper’in yanlışlamacılığı, Einstein’ın görelilik kuramı gibi birçok bilimsel yaklaşımı içine alan şemsiye bir kavramdır.) Sadece Fransız aydınlanması ile İskoç aydınlanmasına bakanlar bile bu iki düşüncenin neredeyse (belki sadece bireyin kendisine güvenmesi dışında) hiçbir ortak yanlarının bulunmadığını ve birbirini tamamen nakzettiğini kolaylıkla göreceklerdir.

İddia 2: Liberalizmin “tabiî düzen” ve “gizli el” düşüncelerinin arkasında aydınlanmanın evren görüşü, Newton’culuk (mekanizm),  pozitivizm ve bunlara bağlı determinizm vardır. Liberallerin evren algısında insanî müdahaleler, determinizmi bozar. Onlar, toplumu ve evreni Kartezyenizm’in etkisi ile kendi kendine işleyen bir makine olarak görürler.

Liberal düşünürlere göre toplum kendi kendine işleyen bir makine değildir. Öncelikle terimlerin doğru biçimleri, “kendiliğinden doğan düzen” (spontaneous order)  ve “görünmez el”dir (invisible hand). Adam Smith, görünmez elin, gizli el şeklinde anlaşılmasına özellikle karşı çıkar. Ona göre gizli el, bilerek ve isteyerek toplumu yönlendirmedir, manipülasyondur.

İkinci olarak görünmez el düşüncesi, büyük oranda materyalizme ve insan bilincini her türlü geleneksel ve dinî değer ve sembollerden arındırmaya dayanan Fransız aydınlanmasına değil insanî duyguların, geleneklerin ve dinî değerlerin hukuk ve ahlâk kurallarının oluşmasında büyük önemi olduğunu savunan ve insanî duyguları esas alan İskoç aydınlanmasına dayanır. Daha sonraları kendiliğinden doğan düzen denilecek olan bu görünmez el düşüncesinin fikrî mimarı, Adam Smith’in hocası olan ve İskoç aydınlanmasının kurucularından sayılan Presbiteryen rahibi Francis Hutcheson’dur. Bu düşünce bir mekanizm veya determinizm değildir. Onun esası şudur: Her birey kendi menfaati peşinde koşarken katkıda bulunmayı amaçladığından çok daha fazla başkalarına katkıda bulunur. Bireylerin ekonomik, dinî vb. amaçlarını gerçekleştirmek için yapmış oldukları karmaşık eylemler bütünü, herhangi bir politik, ekonomik vb. planlamaya gerek olmadan toplumun işleyiş kurallarını oluşturacaktır.  Friedrich A. von Hayek, toplum hayatının işleyişiyle ilgili iki yaklaşımdan söz eder: Kendiliğinden doğan düzen ve örgütlemeye dayalı düzen. Kendiliğinden doğan düzen, insanların planlı müdahalelerine kapalıdır. Bireyler, sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırken farkında olmadan kendi amaç ve niyetlerini aşan bir bütüne de hizmet ederler. Bu düzen, bireylerin karmaşık ilişkiler bütününden doğar.

Kendiliğinden doğan (tabiî) düzeni bozan şey, Bulaç’ın iddia ettiği gibi insanî müdahale değildir, insana müdahaledir. Bireysel çabalar, kendiliğinden doğan düzeni indeterministik bir şekilde var eden şeylerdir. Kendiliğinden doğan düzen fikri, söylendiği gibi toplumda kendi kendine işleyen bir makine fikride dayanmaz. Burada insana müdahale etmemesi istenen otorite, öncelikle devlettir. Liberaller, mekanik olmayan bu işleyişin engellenmesinde en büyük tehlike olarak devleti görürler.

Üçüncü olarak Newton’un, daha önce  Descartes tarafından sistemleştirilmiş olan ve Kartezyenizm adı verilen evren görüşü, dualist bir yaklaşıma dayanır. Buna göre evren (ve insan), birbirine indirgenemeyen iki cevherden oluşur: madde ve ruh. Maddenin temel özelliği, uzam (yer kaplama), ruhunki ise düşünmektir. Newton, maddî alemde bir determinizm olduğunu ve onların ancak gözlem ve sayıların dili ile anlaşılacağını ileri sürer. Ancak düşüncede bir determinizm yoktur. Hatta maddî âlemle ilgili bilgilerimizin doğruluğundan emin olmamız, ruhun özgürlüğüne dayandırılır. Toplum hayatı ruhî faaliyetlerin alanıdır ve orada saat gibi işleyen bir düzen yoktur. Ruhu ve düşünmeyi maddenin bir şekli veya özelliği gibi gören Newton ve Descartes sonrası bazı katı pozitivistlere karşı en ciddi eleştiriler, liberal düşünürlerden gelmiştir. Hayek’in Hukuk Yasama ve Özgürlük: Kurallar ve Düzen adlı kitabının ilk kısımları Kartezyen rasyonalizme, bilimperest politikaya ve sosyal Darwinizme yönelik ciddi eleştirilerden oluşur. Bu nedenle yazarın hem Newton okuması hem de bu düşünceyi liberalizme atfetmesi hatalıdır.

İddia 3: İlk liberaller tevhitçidir, Newton teslisi reddeder ancak “bir liberal olarak” Newton’un inandığı Tanrısal düzenin toplumsal hayatta izdüşümleri yoktur.

Bulaç’ın ikinci yazısında liberal özgürlük anlayışıyla ilgili “Tanrı’ya ve dine karşı özgür olma” şeklindeki tasviri ile ilk yazıdaki bu iddiaların çelişkili (onun ifadesiyle paradoksal) olmasını bir tarafa bırakmak zorundayım. Çünkü her bir ifade, uzun açıklamaları gerektiren hatalar içermektedir. Şu iki iddia da Bulaç’a aittir: 1. İlk liberaller tevhitçi idi. 2. Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür… Tanrı’ya ve dine karşı özgür olma.

Liberalizmi anlamanın ve eleştirmenin yolu Newton değildir; John Locke, Francis Hutcheson, Adam Smith, David Hume, John Stuart Mill gibi klasiklerle, İsaiah Berlin, Karl Popper F., A. von Hayek, Ludwig von Mises, Murray Rothbard, Robert Nozick gibi yakın dönem düşünürlerdir. Liberal olmak, bireylerin tevhitçi ya da teslisçi, dindar ya da ateist olmalarına da bağlı değildir. Çünkü liberalizm dinî inançların alternatifi değildir; bir yaşama biçimi empoze etmeye çalışmaz. Söz konusu yazılarda liberalizmi dinselleştiren, İslam’ı da ideolojileştiren bir zihinsel tutum görülmektedir.

Bulaç’ın her iki yazısında da İslam ile liberalizm birbirinin alternatifi düşünceler gibi sunulmuştur. Din, inananların iyi hayat biçimlerini ifade eder. Liberalizmin buna söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Liberalizm, bireylerin seçtikleri iyi hayat biçimlerini en iyi şekilde yaşayacakları politik bir yapı oluşturma çabasıdır. Bulaç’ın İslam’la ilgili yorumlarda ihsas ettiği gibi İslam’ın ruh, madde, evren, Tanrı-alem ilişkisi, ilahî hikmetlerin tezahürü gibi konularda birkaç yorumu yoktur, birbirinden oldukça farklı birçok yorumu vardır. Çünkü bunlar İslam’ın kulluğa taalluk eden (taabbudî) konuları değildir. Liberalizmin de birçok yorumu vardır. Ancak hepsinin ortak noktası, insanların dinî ve seküler inançları ile dünya görüşlerine alternatif bir düşünce sunmadığıdır. Liberalizmin ve İslam’ın birbiriyle mukayese edilmesine liberaller de, dindarlar da, dindar liberaller de, ateist liberaller de karşı çıkar. Aksini düşünen bir liberal görmedim, ancak eğer böyle biri varsa bunun liberal düşüncede nasıl gerekçelendirileceğini göstermesi gerekir.

Liberalizm, bu özelliğinden dolayı, ilk temsilcilerinden bu yana (şu anda da Türkiye’de olduğu gibi) farklı dinî inançta insanların savunduğu bir fikir olmuştur. John Locke bir Hıristiyan’dı. Francis Hutcheson, teslise inanan bir Presbiteryen rahibiydi. Öğrencisi David Hume, bir agnostik ateistti. Diğer öğrencisi Adam Smith, dindarlıkla deizm arasında yaşayan bir melankolikti. Yakın zamanda Lord Acton, bir Katolik rahibiydi. Antony Flew, seksen bir yaşına kadar ateist bir liberaldi. Ölmeden önce Yanılmışım: Tanrı Varmış adıyla Türkçe’ye de çevrilen bir kitap yazdı. Liberalizmi savunmak için dindar ya da ateist olmaya gerek yoktur. Onun bilimsel veya metafizik ve dinî iddiaları da yoktur; onların yanında, karşısında ya da alternatifi değildir. Bu nedenle yazarın göremediğini iddia ettiği “Liberal Tanrısal düzenin toplumsal izdüşümlerini” aramanın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü liberallerin bu türden bir düzen iddiaları yoktur.

Dinî konularda dindarların genel kabul gören inançlarını reddeden ve bazı aşırı yorumlarda bulunan insanlara liberal demek, galat-ı meşhur olmuştur. Ancak, bu insanların politik ve ekonomik bir görüş olan liberalizmle hiçbir ilgileri olmadığını açıklamaya gerek yoktur. Çünkü Türkiye’deki örnekleri de dâhil olmak üzere bu yaklaşım sahipleri bireysellik, serbest ticaret, özel mülkiyet, negatif özgürlük, sınırlı devlet, kendiliğinden doğan düzen konularında liberal değerleri benimsemezler. Türkiye örneklerindeki tüm kamusal aktörler, devletçi ve ulusalcıdır. Sanırım isim vermeye gerek yoktur.

İddia 4: Liberallerin Tanrı inancına sahip olmalarına rağmen başaramadıkları şeylerin cevabı İslam’da vardır. Tabiatın varlığını ve düzenini mümkün kılan ilahî sünnetler, yani Emr-i ilahî vardır. Mutlak ve sonsuz olan Allah, sonlu ve rölatif (izafî) olan âlemde ilahî sünnetlerle tecelli ediyor. “Bu önerme bir hakikatin ifadesi ise liberalizmin içine düştüğü paradoksuyla baş başa kalır.” (Cümle düşüklüğü bana ait değil).

Liberalizmin dinî inanca alternatif olmadığı gerçeğini gözden kaçırarak liberal ilkeleri, ilahî sünnetlerle mukayese etmek yanlıştır. Kaldı ki âdetullah adı verilen bu ilahî sünnetler, kevnî olaylarla (doğa olayları ve fizik kuralları) ilgilidir. Liberalizmin kevnî iddiaları yoktur. Şayet olsa bile inanan birisi için bilim, sanat vs. alanlardaki insanî faaliyetler, ilahî hikmetleri arama şeklidir. Bu nedenle dindarlar, insanların bilimsel faaliyetlerinin ilahî sünnetle çatıştığını veya çeliştiğini düşünmezler. Diğer taraftan varlıktaki düzeni açıklamak için ileri sürülen İslamî görüşler konusunda zikredilenlerin dışında Müslüman âlimlerin birbirinden çok farklı görüşleri vardır. Örneğin Bulaç, “Ruh da Emr-i ilahîdir, ruhun menşeinin ne olduğunu bilmiyoruz” demektedir. Oysa İslam düşüncesinde ruhun menşei ve ne olduğu konusunda birçok yaklaşım vardır. Liberalizm açısından bu farklılığa verilecek cevap yoktur. Liberaller sadece bu çeşitliliğe saygı duymakla yetinirler. Eğer Müslümanlarsa, bu konudaki fikirlerini bir dindar olarak söylerler.

Sonlu-sonsuz; mutlak-rölatif; saat gibi işleyen düzen, eşitsizlik ve insanların dünyada aç kalmasına izin veren liberal adaletsiz Tanrı diyor yazar. Bunlar, liberalizmin paradoksları ve İslam’ın bir çırpıda cevap verdiği sorunlar olarak zikrediliyor. İslam, iman ve salih ameldir. Allah-ü Teala kullarından kendisine kulluk etmelerini ister. Bulaç’ın liberalizmin eksikliği olarak zikrettiği Tanrı-alem ilişkisi, husun-gubuh meselesi, insan fiillerinin yaratıcısının Allah mı yoksa insanın kendisi mi olduğu, külli irade-cüz’i irade, maduma şey denir mi denmez mi gibi sorunlar İslam peygamberinin ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra Tebeu’t-tâbîin döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. İslam, bu konularda Müslümanlardan kesin cevaplar istemez. İnsanlar ahrette de bu konudaki düşüncelerinden dolayı değil kulluklarından dolayı hesaba çekileceklerdir. Ayrıca bunlar, iki paragrafta söylendiği kadar basit değildir. Bu konuda Bulaç’ın ve diğer Müslümanların veremediği farklı cevaplar, İslam’ın çelişkisi değildir. İnsanlık bu sorulara ortak cevaplar arar. İslam da bir dönem medeniyetin taşıyıcısı olarak bu soruların cevabına katkı sağlamıştır. Oysa bir liberalin (dinî ve entelektüel ilgilerinin dışında) bu sorunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bunları bireyler için anlamlı ve değerli bulur.  Ayrıca liberal, siyaseti mümkün dünyanın bir uğraşı olarak görür. Çünkü o, Fatma üniversiteye girerken onun dinî kıyafetini zorla çıkarttıran görünür bir el ya da çıkartması gerektiğini vazeden beşerî bir otorite var mı yok mu, buna bakar.

İddia 5: Liberalizmin iddia ettiği gibi bedenin hareketleri otomatiğe bağlanmış değildir. Şeriat da otomatiğe bağlanmış değildir. Fıkıh değişkendir. Bu çerçeveden baktığımızda liberal felsefenin fizik âlemde aradığı determinizm ve sosyo-politik hayatta dogmatizm seviyesinde savunduğu iktisadî ve siyasî zorunluluklar temelsiz kalır.

Liberal dogmatizm diye ifade edilen şey liberallerin özgürlük anlayışıdır. O bir öz değildir, bir biçimdir. Çünkü negatiftir. Nerede başlayıp nerede bittiği, bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerine göre değişir. Onun optimum sınırını bir davranışın başkaları üzerinde meydana getireceği zarar ve dezavantajlarla kişisel amaçlar ve tercihlerin çeşitliliği belirler. Negatif özgürlük başta olmak üzere liberal ilkelerin mutlaklığı savunulamaz. Onlar, kişisel inançların yerine ya da karşısına da koyulamaz. Popper bu paradokstan sakınmak için liberal ilkeler için “x daima yapılmak zorundadır” yerine “birçok durumlarda x, belki de yapılacak en iyi şeydir” demenin uygun olacağını ileri sürer. O, “hiçbir politik araç şaşmaz değildir”, der.

Yazar, liberallerin iddia etmediği şeylerden hareketle onların sürekli “paradoksta” olduklarını ve temelsiz şeyler savunduklarını ileri sürmektedir. Liberal, bir ateist midir? O bir materyalist midir? O bir gelenek düşmanı mıdır? O, insanların değerleriyle alay mı eder? Dinî inançları kendisine rakip mi görür? Hangi liberal ilke, İslam’ın bir unsurunu inkâr için kullanılır. Eğer sorunlar, liberalizmin dindar ve ateisti bir birey olarak hukukta, politikada ve kamu işlerinde eşit görüyor olması türünden sorunlarsa Müslümanların ve ateistlerin, liberalizmin onları eşit görmeyen ve yok etmeye çalışan düşünceler karşısında geliştiğini bilmeleri gerekir. Liberalizm bunlardan birine diğerinden daha yakın değildir. Eğer bunların birbirini etkileme çabalarının liberalizm tarafından meşru görülmediği anlayışı varsa bu da büyük yanılgıdır. Liberaller, dinî veya diğer tüm düşüncelerin birbiriyle rekabet halinde olduğuna inanırlar. Bu inanç ve düşüncelerin olduğu yerleri tıpkı bir pazar yerine benzetmek, liberallerin çokça başvurduğu bir teşbihtir. İnançların ve düşüncelerin birbiriyle olan rekabetlerinin sınırını da zarar, zorbalık veya başkaları üzerinden dezavantaj oluşturma sınırlarına kadar genişletirler ve bunu özgür toplumun doğası olarak nitelerler.

Ali Bulaç, ikinci yazısında da liberalizme karşı din üzerinden eleştirilerini devam ettirmektedir. Ancak, birinci yazısındaki birçok iddiasıyla çelişen tezler ileri sürmektedir.

İddia 6: “Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür, başka bir deyimle liberalizm özgürlüğü ideolojileştirerek kendine varlık alanı bulur. Bu, liberallerin özgürlüğü üç alanda temellük etmesi gibi garip bir duruma yol açıyor. 1) Dine ve Tanrı’ya karşı özgürlük.”

Liberalizmin bireylerin dünya görüşlerine rakip, ideal, kuşatıcı bir dünya görüşü ortaya koyma ve bireyleri buna göre dizayn etme yolunda bir iddiası yoktur. Bu nedenle birçok liberal, liberalizmin tam bir ideoloji olarak tanımlanamayacağını, ona ancak ucu açık ideoloji denebileceğini ileri sürerler. Liberalizmin en temel talebi, ekonomik ve politik özgürlüktür. Bu anlayış, doğa ya da Tanrı karşısında insanoğlunun imkân ve kabiliyetlerini sorgulayan metafizik özgürlüğün tamamen dışındadır. Liberaller, özgürlüğü bireylerin yapmak istedikleri şeylerden alıkonulmaması anlamında negatif özgürlük olarak tanımlarlar. Özgür bireyler, herhangi bir dünyevî otorite tarafından keyfî sınırlamalara tabi tutulamazlar. Onların bu tür davranışlarını sınırlamanın meşruiyeti, ancak başka bireyler üzerinde meydana getirdikleri somut zararlara dayandırılabilir. Başka bir ifade ile bireyler, başkalarını bir hak ihlalî yaparak engellemedikleri sürece kendi belirledikleri hayat tarzını herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan yaşamakta özgürdürler.

Bireysel özgürlük de denilen bu anlayış, bireylerin dinî inançlarını da aynı şekilde değerlendirir ve yasaklanmalarını uygun bulmaz. Dinî davranışlar, başkalarının durumlarında bir kötülüğe yol açmadıkça serbesttirler. Bireylerin politik ve ekonomik davranışlarının optimal sınırını, diğer bireyler üzerinde meydana getirdikleri engeller belirler. Bu nedenle liberaller, kamusal alan söylemlerini de anlamsız bulurlar. Davranışların optimalitesi, bir mekâna, kamunun ya da baskı gruplarının otoritesine bağlı değildir. Liberallerin başörtüsü, cemevleri, ruhban okulu, etnik haklar gibi konularda kendilerinden çok emin bir dile sahip olmalarının nedeni, bu konulardaki yasak ve engellerin, optimal sınırın çok altında olduğunu açıkça görmeleridir. Bu konulardaki yasak ve engellerin kaldırılması, başkalarının özgürlüklerinde hiçbir azalmaya neden olmamaktadır.

Liberallerin özgürlük söylemlerinde bu bakış açısını aşan hiçbir anlam yoktur; tam da tüm dinî inançların özgür bir şekilde yaşanmasının önünü açan bir anlam vardır. Dolayısıyla, Bulaç’ın ileri sürdüğü gibi liberalizm, negatif özgürlüğü temel alarak kendine varlık alanı bulma çabasında değildir. Aksine kendisi olarak gördüğü bireyler için engellemeye uğramadan inançlarını yaşayacakları bir varlık alanı oluşturmak ister. Dolayısıyla, liberallerin özgürlükle kastettikleri şey, Bulaç’ın iddia ettiği gibi dine veya Tanrı’ya karşı özgür olmak şeklindeki metafizik özgürlük değildir.

Bu çerçevede liberallerin savunduğu negatif özgürlük, Tanrı’ya, Hıristiyan dogmaya, İslamî nassa veya imana karşı bireysel aklın özgürleşmesi değildir; kaynağını seküler ya da dinî bir temele dayandıran dünyevî otoritelere ve toplum baskısına karşı bireyin özgürlüğüdür. Dünyevî otoritelerin bireyin rızası dışındaki keyfî ve ideolojik müdahalelerinden özgür olmaktır. Liberalizm, “dinî inançlara karşı bireysel aklın özgürleştirilmesi” sloganını ve kamusal alanın ve insan bilincinin dinden arındırılmasını savunan Fransız aydınlanmasına değil, bireylerin kendileri ile ilgili iyi hayat biçimlerini kendilerinin seçmesi ve iradesi dışında bir inanca zorlanmamasını isteyen İskoç aydınlanmasına dayanır. İskoç aydınlanması, herhangi bir zorlama olmaması kaydıyla geleneğin ve dinî inançların toplumun işleyişinin belirlenmesinde önemli rolü olduğunu savunur. O zaman şunu sormak gerekir: Ali Bulaç’ın yazısında yer alan “Ne Tanrı ne efendi” diyen ilk liberal kimdir?

İddia 7: Liberallerin özgürlüğü, sınıfsal bir özgürlüktür.
Değildir, bireysel özgürlüktür.

İddia 8: Liberallerin diğer bir özgürlük talebi, nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestliktir.

Liberaller, nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan engellere karşı “politik” serbestliği savunurlar. Bir kamu otoritesinin ve toplum baskısının bireylerin zevklerini, isteklerini ve tutkularını belirlemesine karşı çıkarlar. Aynı şekilde erdemli bir hayat arzu eden, nefsin isteklerini ve bedenin zevklerini sınırlamak isteyen kişiler için de politik serbestliği savunurlar. Bir liberal, bunları aynı ahlakî statüde düşünmek zorunda değildir. Liberaller, bunları savunurken bireysel inanç, değer ve duygularından arınmak zorunda da değildir. Onlar, insanların kalplerinin ve zihinlerinin politik araçlarla ve baskıyla belirlenmesini insan onuruna aykırı bulurlar. Diğer bireylerdeki beğenmedikleri tavırlarını, inançları yayma ve ifade özgürlüğü ile eleştirilmesi gerektiğini savunurlar. Bireylerin herhangi bir cemaate girmelerini ya da aidiyetler üzerinden inançlarını yaşamalarını da liberaller, din ve vicdan özgürlüğünün gereği sayarlar.

İddia 9: İslam’ın özgürlük telakkisi liberalizmden farklıdır. İnsanlar özgür doğar. İslam, dinî hayatın yaşanmasını, dinî tebliğin yapılması önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını öngörür. Bedende hapsolmuş ruhun Allah’a kavuşması için ruhun özgürlüğünü savunur.

Liberaller, insanların özgür ya da köle doğup doğmadığı konusunu negatif özgürlüğün konusu yapmazlar. Bu yaklaşıma da bir itirazları yoktur. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve diğer tüm inanç sahipleri için dinî hayatın yaşanması ve dinî tebliğin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını isterler. Aynı hakkı, “sınıfsal ve aidiyete dayalı bir özgürlüğü” savunmadıkları için seküler hayat yaşayan insanlar için de geçerli kabul ederler. Onlar, tüm dinî ve seküler inançlar için engelsiz bir ortamı tesis etmeye çalışırlar. Ancak, mutlak bir engelsiz ortamı tahayyül etmezler. Yeryüzünde bir dünya cenneti hayal etmek yerine farklılıkların bir arada yaşadığı ve çatışmaların en az yaşandığı, mümkün olduğunca barış içinde bir toplum hayal ederler. Liberalizmin insanların kul olması ya da olmaması şeklinde dinî ve metafizik iddiaları yoktur.

İddia 10: Liberaller özgürlüğü mülk edinir ve diğer özgürlük referanslarını kaale almaz.

Liberallerin yukarıda zikredildiği gibi “negatif özgürlük” adı verilen özgün bir politik özgürlük anlayışları vardır. Ancak, bireyin inançları üzerindeki keyfî ve baskıcı engelleri meşrulaştırmadıkça farklı anlayışları fikrî zenginlik olarak görürler. Liberalizmin özgürlük anlayışını derin tahlillerle anlamaya çalışmaya gerek yoktur. Dünyanın her yerinde dinî ve seküler inançlarını yaşamak isteyen insanlar vardır. Liberal olmak, her nereden gelirse gelsin bu insanları engellemek isteyenlere karşı olmaktır. Dünyaca tanınan liberallerden Tom Palmer, “Dünyanın her tarafında siyasî baskılar karşısında özgürlük isteyen insanlar vardır. Liberalizm, hiç değilse duygusal olarak onların yanında olmaktır” demektedir.

Geçtiğimiz on yıl içerisinde Türkiye’deki liberallerin baskılar karşısındaki tutum ve söylemleri, onların “temellük” ettikleri özgürlük düşüncesini ifşa eder. Türkiye’de “özgürlük isteyen” farklı dinî, etnik ve kültürel gruplardan insanlar, kendi siyasî sorunları karşısında liberal gelenekten beslenen özgün bir tarz oluşturmuşlardır. Bunlar, özellikle geçtiğimiz on yıl içinde demokratikleşme sürecine ciddi manada fikirsel destek sağlamışlardır. Bu liberal özgün geleneğin en önemli özelliği, dinî inançlar başta olmak üzere bireylerin iyi anlayışlarına alternatif bir dil kullanmamaları ve onların değerleri ile çatışmaya girmemeleridir. E-muhtıraların ve bürokratik baskıların yaşandığı, ümitlerin kırıldığı ve birçoğumuzun sözün bittiğini düşündüğü en zor günlerde üzmeden, kırmadan ve dökmeden baskılara özgürlük düşüncesiyle karşı durulmuş, ümitler tazelenmiştir. Liberaller, mutluluğu ve konformizmi “temellük” edenlere karşı hakları ihlâl edilenlerin acılarına ortak olmuşlardır. Bunlar, “farklı irfan ve felsefe havzalarından” gelen insanlardan oluşuyordu.

İddia 11: Liberalizmin aksine İslam, tam özgürlükçü bir karaktere sahiptir. Ebussud Efendi’ye, “Bir gayrimüslim kendi inancını açıklarken Müslümanların kutsal saydığı değerlere dil uzatırsa, onları küçültücü ifadeler kullanırsa, ona ne lazım gelir?” diye sorulur. Şeyhülislam’ın verdiği cevap şu olur: “Bir şey lazım gelmez. Amacı İslam’ı küçültmek değil, kendi inancını (ve belki şakilesini) ortaya koymaktır.”

Liberalizmin burada bir eksikliği ortaya çıkmaktadır çünkü o, Ebussud Efendi kadar hoşgörülü değildir. Liberaller, inananların kutsal saydığı değerlere dil uzatılmasını ve onları küçültücü ifadeler kullanılmasını ifade özgürlüğü olarak görmezler. Bunu söylediğimizde İslam’la liberalizm çatışmış mı olur?

İddia 12: Liberalizmi salt bir teknik olarak ele almak gerekirse düşünce ve ifade özgürlüğü tam olmalıdır. İktisadi hayatta teşebbüs özgürlüğünün sağlanması gerektiği açıktır. Ama devlet bir yandan orta sınıfların iktisadi gelişmesi için teşebbüs özgürlüğünü korurken diğer yandan servetin belli ellerde toplanmaması ve zayıfların korunması için de gerekli tedbirler alabilir, almalıdır. Bu komünist rejimlerdeki gibi planlı ve müdahaleci ekonomi modelini benimsemek anlamına gelmez.

Bulaç burada liberalizmin bazı değerlerini anlamlı bulur ancak refahın yayılması konusunda liberallerin kendiliğinden doğan düzen ve gönüllük esasına dayalı dayanışma fikri yerine sosyalistlerin zora dayalı gelir paylaşımı ve müsadere yöntemini savunmakta ve bunun planlı ekonomi modeli olmadığını da ilave etmektedir. Bu, (bir dindar olarak İslam’ın da hiç uygun gördüğünü düşünmediğim) planlı ekonomi modelidir. Liberalizm tam da zayıfların korunmasının devlet eliyle değil dinî inançlarla ve diğer bireysel motivasyonlarla gönüllülük esasına dayanarak yapılması gerektiğini savunur. Devlet müdahalesinin gönüllülük bozduğu ve bir devlet kapitalizmi oluşturduğu açıktır. Devletin neden gerekli tedbirler alması gerekiyor? Devlet gasp ettiği vakıfları sahiplerine iade etsin, yüksek vergileri düşürsün, gölge etmesin yeter. Devlet müdahalesinin olduğu yerlerde yardımlaşma kültürü ölmüş ve politik kayırmacılık başlamıştır. Müslüman aydınların bazılarının her nedense çoğu zaman sosyalist düşünce biçimiyle zihinsel olarak uyuştuğu görülmektedir. Bu devlet müdahalesi fikri, Ali Bulaç’ın şahsî fikri midir? Yoksa İslam adına mı bunu söylemektedir?

İddia 13: Ahlakî alanda sınırsız özgürlük İslam’a yabancıdır. Toplumdaki farklı din ve inançlardaki insanların “ma’ruf ve münker”le ilgili ortak telakki ve kabulleri sosyo-politik hayatın temeli olmak durumundadır.

Bu iddianın birinci kısmı, Ali Bulaç’ın üçüncü yazısında ileri sürülen suçlamalarla da ilgilidir. Bazı insanlar, liberalizmin haksızlıkları, katliamları, ahlaksızlıkları meşrulaştırmanın bir yolu olduğunu düşünürler. Ali Bulaç, liberalizmi ahlaksızlık, sömürgecilik, köle ticareti, faiz, ulus devletin oluşumu gibi tüm kötülükleri sonradan meşrulaştırmanın ve onlara fetva vermenin bir yolu olarak nitelemiştir. Liberaller, faizi piyasa koşullarında kendiliğinden oluşan ekonomik bir araç olarak görürler. Dindarların kendi anlayışlarına uygun bankacılık sistemi oluşturmalarını hak olarak görürler. Ancak, bireyi ve bireyin değerlerini esas alan ve onları korumak isteyen bir düşünce biçimi, diğer suçlamaları hangi “liberal fetva” ile meşrulaştırabilir. Liberalizm, bir “fetva” verme yöntemi değildir.

Bu akıl yürütmeler daha da ileri götürülerek zaman zaman liberalizm savaşların, acıların, ölümlerin ve tüm kötülüklerin sebebi sayılmaktadır. Şimdi bundan ne çıkarmak lazım? Irak savaşının, Filistin sorununun, Srebrenice katliamının sebebi olarak da liberalizmi mi görmemiz gerekir. Ya İslam tarihinde yaşanan Sıffin savaşı, Kerbela olayları, mihne olayları ve daha birçok kötü olaya ne demeli? Bunlara insan ruhundaki, bu günlerin haksızlıklarının habercisi ilk kapitalist ilkel nüvelerin bir tezahürü mü diyeceğiz? Bu bakış açısı, muzdarip olduğumuz sorunların kaynağı olarak en sevmediğimiz şeyleri görme ve gösterme alışkanlığına dayanmaktadır.

Bazı insanların yaşadıklarını düşündükleri fikrî ve fiilî sömürünün müsebbibi olarak liberalizmi görmeleri de anlamlı değildir. Bu, fikrî ve fiilî sömürge olarak yaşandığı algısına dayalı olarak Müslüman psikolojisini bir zayıflık ve komplekse mahkûm etmek ve Müslüman kimliğini “diğerleri” üzerinden inşa etmektir. Tahakküm altında oldukları algısı üzerinden bir kimlik vurgusu, ancak bir rahatlama tarzıdır. Ali Bulaç, yapılmasını istemediği şeyin en kolayını yapmıştır. Vicdanı olan her insanın haklı olarak rahatsız olduğu sorunların kaynağı olarak sonradan bir suçlu bulmuştur. Bununla ruhumuzu huzura kavuşturmak istemiştir. Ve insanları bu oyuna gelmemeleri için uyarmıştır.

Aksi takdirde bu üç yazıdan sonuç olarak anlamamız gereken nedir? İslam’ın liberalizmden daha üstün bir düşünce olduğunu mu anlamalıyız? Eğer amaç, İslam’ın bir medeniyet algısı olarak diğer dünya görüşlerinden üstün olduğunu vurgulamaksa bunu, Müslümanlara “ne olmadıklarını hatırlatarak” yapmak yerine onların mevcut sorunlar karşısında kendi renklerini, inançlarını taşıyan tutarlı, kapsamlı ve ikna edici çözümler bulmasına ve tarihi miraslarını yeniden sırtlanmalarına katkı sağlayarak yapmalıdır. Bunu engelleyen liberalizm değildir. Dindar aydınların belki de bunun için öncelikle yapmaları gereken şey, kendileriyle ve toplumdaki farklı aidiyetlerle yüzleşmeleridir. En çok yüzleşmeleri gereken şey de kamu otoritesi tarafından kendilerine bahşedilmiş, İslam adı altında resmî ideolojinin rengine bürünmüş kurumların varlıkları, yapıları ve faaliyetleridir.

Ayrıca, bu yazıların kaleme alındığı günlerin de özel anlamları vardır. Türkiye, demokrasi mücadelesinde çok kritik günlerden geçmektedir. Türkiye’nin siyasî tarihi, karşılaşılan sorunları çözme konusunda istekli ve cesur adımlar atmayı göze almamıştır; aksine, bunları biriktirme ve muhtemel çözüm ihtimallerine karşı da onları isimleriyle anmak yerine sembolik bir dille ifade etme ve koruma yoluna giden bir kültür oluşturmuştur. Bu siyasî kültür, genellikle kamu otoritesine dayanarak kendisini meşrulaştıran “milli” bir dil ve bu dile bağlı bir ezber geliştirmiş ve bunun dışındaki söylemleri meşru görmemiştir. Onun sorunlar karşısındaki kavramsal çerçevesi ayrımcılık, bölücülük, irtica, gericilik, Atatürk düşmanlığı, cumhuriyet düşmanlığı gibi yaftalarla laiklik, milli birlik ve beraberlik, vatanseverlik, milletin bölünmez bütünlüğü, tam bağımsızlık vs. şeklindeki susturucu, dar ve tek tipleştirici anlamlarla bezenmiş ezberlerden oluşmaktadır.

Bu yaklaşımın Türkiye’ye dar geldiği ve farklılıkların bir arada barış içinde yaşamasını sağlayacak daha geniş bir kavramsal çerçeveye ihtiyaç olduğu görülmektedir. Türkiye, bu ihtiyacını gidermek için akademiyası, siyasetçisi, gazetecisi, farklı etnik, ideolojik ve dinsel aidiyetleriyle bu süreci başlatmış ve bir noktaya kadar getirmiştir.

Bu sürecin başlamasında Türkiye’deki üç sorunun büyük etkisi olmuştur. Birincisi, Kürt sorunu, ikincisi ise başörtüsü sorunudur. Bunlar kadar görünür olmayı başaramamış olsa da aynı şiddette üçüncü sorun da Alevi sorunudur. Türkiye, yıllarca bu üç sorun nedeniyle ağır psikolojik ve maddî bedeller ödemek zorunda kalmıştır ve onların derin izlerini hâlâ bünyesinden taşımaktadır. Şu ana kadar bu sorunların hiçbiri çözülememiş olmasına rağmen bir çözüm iradesinin belirdiği görülmektedir.

Eminim ki çok özet olarak verdiğim ve işlek zihinlerin arkasını ve önünü kolaylıkla tamamlayabileceği, demokratikleşme seyriyle ilgili bu tespitlere Ali Bulaç da katılacaktır. Nitekim onun Kürt Sorunu, Alevilik ve başörtüsü sorunuyla ilgili yazdığı birçok yazıda bu bakış açısını benimsediği açıktır. Tam böyle bir zamanda Türkiye, tüm politik söylemlere eşit mesafede durarak kendisi için en iyi çözümleri veya çözüm bulamasa bile uzlaşma noktalarını üretmek zorundadır. Liberal tezler dışarıda tutularak buna çalışmak, büyük bir malzemeden ve literatürden mahrum olmak demektir. Türkiye’deki liberaller, bu sürece ellerinden gelen desteği vermişlerdir. Eğer Türkiye’deki liberallerle ilgili şikâyetler de dile getirilirse bu, onların daha somut bir şekilde kendi nefis muhasebelerini yapmalarına katkı sağlar ve belki aynı yanlışlıkları yapmaktan uzak durmalarına neden olur.

Besim Tibuk, liberalizmi şöyle tanımlıyordu: “Liberalizm, insanların beyinlerini ve kalplerini yönetmeye talip olmamaktır.” Sadece bu tanım bile liberallerin sınırlı politik bir iddialarının olduğunu, bir tahakküm düşüncesine sahip olmadıklarını ve metafizik ve dinî düşüncelere alternatif düşünce ileri sürmediklerini göstermeye yeter.

Bu cevapların bir kısmının birkaç cümle ile geçiştirilmesinin mümkün olmadığının farkındayım. Ancak, tüm okuyucular, Ali Bulaç’ın ve benim iddialarımla ilgili daha geniş araştırma yapma imkânına sahipler. Kaynaklar sarihtir. İnsanlar, yazılanlarda ve söylenenlerde çelişkiler bulabilir. Ne dindarlar, ne ateistler, ne de agnostikler için yeryüzünde bir cennet vardır. Huzur, tüm sorunları çözmekle elde edilen bir şey değildir, onlarla yaşamayı bilmekle elde edilen bir erdemdir. Bazı insanlar bunu Mevlana Celaleddin Rumi’den bazıları da İsaiah Berlin’den öğrenebilir.

14.10.2009