.: Hasan Yücel Başdemir

Diyanet’e 12 acil öneri

Türkiye’de Müslim ve gayri-Müslim cemaatlerin devletle ilişkileri, sürekli sorun olmaktadır. Kamu otoritesi dini kontrol etmek, dinden gelebilecek muhalefeti engellemek, resmî ideoloji ile uyumlu ve ona meşruiyet sağlayan bir din anlayışı geliştirmek için dinî çeşitliliği yok saymış ve bazı resmî din kurumları inşa etmeye girişmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), bu amaçla 1924’te kurulmuş ve Hanefîlik-Mâturîdîlik ekseninde şekillenmiştir. Bu, Hanefîlerin Hanefîliği ve Mâturîdîlerin Mâturîdîliği değildir; sınırlarını devletin belirlediği ve resmî ideolojiye uyarlanmış bir devlet Hanefîliği ve Mâturîdîliğidir.

Türkiye, AB süreci ile ulus devlet yapılanmasından çoğulcu toplum modeline doğru bir dönüşüm yaşamaktadır. Yüksek yargı ve ordu başta olmak üzere birçok kurum, bu değişime ayak uydurmak için sancılı süreçler geçirmektedir. Geçtiğimiz günlerde Ali Bardakoğlu’nun özerklik açıklamalarıyla DİB, değişim mesajları vermişti. Ancak şimdi başkan değişti ve merakla beklenen şey, yeni başkan Mehmet Görmez’in nasıl bir tutum sergileyeceği. Yeni yönetim, Diyanet’i “İslam’a (aslında Hanefî-Mâturîdiliğe) daha iyi hizmet eden bir devlet kurumu” haline getirmek için mi çalışacak yoksa adil bir noktada durarak tüm dinî inançların eşgüdümü için mi çalışacak?

Diyanet’in önünde dine hizmet etmek şeklinde bir tercih yoktur. Devletin kurumu, dinî cemaat gibi çalışamaz. DİB, devletin içeride tektipleşmeyi, dışarı ile ayrışmayı amaçlayan geleneksel resmî ideolojisi için bir dayanak ve Türkiye’nin demokratikleşme, açık toplum olma ve çeşitliliği tanıma yönündeki iradesinin önünde bir engel olmak istemiyorsa, ikinciyi tercih edecektir. Yeni yönetimin önünde tarihî bir fırsat vardır. Bunun kolay olmadığı, sivil desteğe ve alternatif düşüncelere ihtiyaç olduğu ortadadır. Ancak Diyanet’in önce Türkiye’deki dinî çoğulculuğa saygı duyan demokratik bir kurum olduğu yönündeki samimiyetini deklare etmesi gerekir. Hiçbir kanunî düzenlemeye ihtiyaç duymaksızın sadece başkanın ihtiyarı ile uygulamaya geçebilecek şu 12 öneri, yeni yönetim için bir samimiyet testidir.

1) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini temsil eden bir kurum olma iddiasından vazgeçmesi ve din işlerini organize eden bir kurum olması: Bunun sembolik göstergesi, Diyanet İşleri Başkanı’nın cübbe ve sarık giymemesidir. Çünkü başkan, bürokrattır ve dini temsil etmez. Sadece din işlerinin başıdır. Cübbe ve sarık, başkanı dinî bir cemaatin lideri gibi göstermektedir.

2) Diyanetin dini yorumlama hakkına sahip bir kurum olmaktan vazgeçmesi: Diyanet dini temsil etmez. Sünnilikte Kutsal Kitabı ve dini yorumlama hakkına sahip kilise gibi dindarların üstünde bir dinî otorite ve karizmatik din adamı algısı yoktur. Diyanet, gitgide kurumsallaşan devlete bağlı dinî bir otorite görüntüsü vermektedir.

3) “Alo Fetva” hattından derhal vazgeçilmesi: Fetva kurumu olmaktan çıkması gerekir. Diyanetin fetvalarının, dinî cemaatlerin fetvalarından daha “doğru” olduğunu düşünmek, demokrasi ve laiklik açısından en tehlikeli düşüncedir. Dinî çeşitliliği tanımayan bir din kurumu meşru olduğunu iddia edemez.

4) Bir mehzebe devlet imtiyazı sağlanmaması: Diyanetin bütün yapılanması, Hanefî-Mâturîdiliğe dayanmaktadır. Sadece verdiği fetvalara bakarak DİB’in mezhepler üstü olmadığını görmek mümkündür. Birçok dinî grubun olduğu bir ülkede bir mezhebin devlet imtiyazına sahip olması, adil değildir.

5) Din Şûrasının amacına uygun hale getirilmesi: DİB, her yıl Din Şûrası düzenlemektedir. Ancak bu şûralara hiçbir dinî temsilci çağrılmamaktadır. Dinî temsil eden asıl kanaat ve din önderlerinin varlığı yok sayılmaktadır. Bunun yerine ilahiyatçılar ve müftüler çağırmaktadır. Bunlar dindar olabilirler ancak dinî kimlikler, kişilikler değildir. Din hakkında ancak bilimsel, betimleyici ve bürokratik açıklamalar yapabilecek kişilerdir. Bu durum, Diyanetin yukarıda zikredilen zımnî misyonunun açık göstergesidir. Oysa dinî konularda fikri alınacak kişiler, dinî önderler olmalıdır. Sünnî, Alevî, Caferî, Ortodoks Kilisesi ve diğer dinî cemaatlerin temsilcileri, bu şuranın asıl unsurları olmalıdır.

6) Ya da şûranın yapılmaması: Eğer Diyanet, bunun iç siyasetin malzemesi yapılmasından korkuyorsa bu şûrayı düzenlemekten vazgeçebilir.

7) Kutlu Doğum Haftası, Camiler ve Din Görevlileri Haftası gibi yeni dini ritüeller icat etmekten vazgeçilmesi: Dindarlar kendi dinî kişiliklerini ve ritüellerini kendileri inşa ederler. Nitekim kandil günleri, mevlit geleneği, zikir, Alevilerin cem geleneği, düğünlerdeki dinî merasimler bu türden dinsel ritüellerdir. Ancak bunları kamu otoritesi adına veya ona dayanarak “inşa” etmek anlamlı değildir.

8) “Din görevlileri”nin din adamı gibi algılanmaması: Devletin imam istihdam etmesinin nedeni, devlete bağlı bir din adamı ve kanaat önderi oluşturmaktı. Her köye ve mahalleye imam atanması, zımnî ve ezoterik bir politik misyonun yansıması idi. Oysa devletin kurumları, kendi başına kanaat önderi üretemez, kimin kanaat önderi olduğuna karar veremez. DİB, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına öncülük ederek bu tabuyu yıkabilir.

9. Diyanet’in “Doğru İslam” ve dindar insan “tipi” inşa etmeye çalışmaktan vazgeçmesi: İslam’da çeşitliliği temsil eden mezheplerin ortaya çıkması, doğal bir süreçte oluşmuştur. Dinî hayatı farklı tarzlarda yaşamak İslam geleneğinin bir gerçeğidir. Nitekim İslam mezhepleri bunun tarihsel ispatıdır. Halka “doğru İslam”ı öğretmek” ifadesinin bir devlet kurumu tarafından söylenmesinin komüniteryen ve faşizan bir söylem olduğu fark edilmelidir. Doğru İslam, devletin tekelinde değildir; devlet memuru onu kitaplarda arayamaz, memurlara soramaz. İnsanlar kendi dinî anlayışlarının en doğrusu olduğunu söyleme hakkına sahiptirler. Bu, dinî çoğulculuğun gereğidir.

10) İlahiyat fakültelerinden teolojik destek almaktan vazgeçilmesi: İlahiyatlar, din üzerine bilimsel araştırma yapan, başka bir ifade ile dinibilimin nesnesi yapan seküler kurumlardır. Burada çalışan akademisyenler dindar olabilirler. Ancak onların dinî önderlik yapma hakları, üniversitede değil ancak mensup oldukları veya oluşturdukları cemaat içinde vardır. Diyanet, İlahiyat desteğini inşa çabasının gereği olarak kullanılmaktadır. Diyanet, tüm inançlara karşı eşit mesafede yer aldığında sivil ya da resmî kurumlarla işbirliğine gidebilir.

11) Şafi köylerine Şafi imamlar atanması: Sünnîlik ve Şafilik arasına şekil dışında fark olmadığı söylenebilir. Fakat bunun psikolojik ve sosyolojik sonuçları göz önüne alındığında durum farklılaşır. Cami cemaati din âlimi değildir ve cemaat, kendisinden farklı bir şekilde namaz kılan ve farklı koşullarda abdest alan bir imamın arkasında nasıl namaz kılacaktır? Bu, sürekli göz ardı edilmiş bir sorundur.

12) Savaşı ve şiddeti öven hutbeler hazırlanmaması: Birçok cuma hutbesinde imamlar, savaşları sanki İslam teşvikçiymiş gibi anlatmaktadırlar. İslam, savaşa karşıdır ve şiddeti haklı olunsa bile övülecek bir durum olarak görmez.

Bu on iki madde samimiyet için şimdilik yeter de artar bile. Bu önerilerin önünde hukukî engellerin olduğu düşünülebilir. Ancak bu bir yanılgıdır. Çünkü Türkiye AB müktesebatı dâhil olmak üzere uluslararası hukukun parçasıdır ve Türkiye’deki hiçbir hukukî düzenleme bu mevzuatlara aykırı olamaz. Ayrıca beklentisi içinde olduğumuz yeni anayasa çalışmaları, bu uluslararası müktesebata uygun olarak şekilleneceğinden hem mevcut durum hem de gelecek açısından bu teklifler önünde hukukî engel yoktur.

Özetle DİB’in, Türkiye’de uluslararası mevzuata göre yeniden şekillenen laiklik ve din özgürlüğü algısına göre yapılanmasının zamanı gelmiştir. Yeni yönetimin bu perspektifi kabullenmesi, hayatî önem taşımaktadır. Çözümde geç kalmak, sorunun kendisinden daha büyük sorun olmadan, bugünden tezi yok Diyanet’in devlete ve dinî gruplara, Sünnî dindarların da Diyanet’e bakışlarını ve ilişkilerini sorgulamaları gerekir. Zira bu terazinin bu sıkleti çekmediği ortadadır.

Taraf-HerTaraf, 14.11.2010