.: İktibas Yazılar

Halil Berktay – Kaçınılmaz bir çatlağın aleniyet kazanması

[26-27 Ağustos 2015] Hâlâ umutlu olmaya çalışan bir 68 yaş yazısı. — Kürt hareketinin aynı anda hep PKK hem HDP ile, ya da hem silâhlı mücadele hem barışçı siyaset ile yürüyemiyeceği (daha doğrusu, bu objektif imkânsızlığın artık bilince yansıdığı) bir noktaya geliyoruz. Selâhattin Demirtaş, Cemil Bayık ve Duran Kalkan arasında alenen, kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden kısmî zıtlaşma, bence bir kayıkçı dövüşü değil. Er ya da geç, işler kaçınılmaz bir yol ayırımına doğru gidiyor. Aydınları ve ergenleriyle Türk solu hiç hoşlanmayabilir ama, çatışmasızlığa dönüş de, Çözüm Sürecinin kaderi de, siyaset alanının tekrar ve kalıcı biçimde genişlemesi de biraz buna bağlı.

Zigzaglarıyla Demirtaş

HDP eşbaşkanı (fiilen başkanı) Selâhattin Demirtaş, Temmuz ortalarından bu yana istikrarsız bir yol izledi. PKK’nın “yeni devrimci iç savaş”ının partisi ve kendisi için ne anlama geldiğini idrak etmesi zaman aldı. Belki, pek farketmez sandı. Belki, kendilerini barış uğruna aldatılmış sayan kesimlerin tepkisini önemsemedi. Belki, hükümetin bu kadar kesin ve masif bir askerî karşılıkta bulunacağını tahmin etmedi. Batı önler diye düşündü. Gerillanın bu kadar ağır kayıp vereceğini hesaplamadı.

Öyle veya böyle; Demirtaş’ın, seçim kampanyasıyla ve 7 Haziran sonuçlarıyla oluşan pembe dünyasının hemen bir ay sonra çözülme ve yıkılmaya başladığını idrak ve bu süreçte kendi sorumluluğunu kabul etmeye başlaması zaman aldı. Başlangıçta o da Suruç’tan AKP’yi sorumlu tuttu. Dolayısıyla 21 Temmuz itibariyle henüz Bese Hozat’tan pek bir farkı yoktu. Ancak hemen ertesi gün, yani 22 Temmuz’da, Ceylanpınar’da iki polisin katli ve HPG web sitesinde bunun “Suruç’un intikamı” olarak lanse edilmesi karşısında galiba biraz şok geçirdi. Öldürülen polis (ve asker) ailelerine başsağlığı diledi; taziyeye gitmek istediği ama çekindiğinden söz etti. Daha bu aşamada, AKP’nin hatâlarının karşılığının savaş ve ölüm olamıyacağını; kanın kanla yıkanamıyacağını ifade etti (biraz ezberden yazıyorum; isteyen kelimesi kelimesine ne dediğini de kolayca bulur, eminim). Ama bir yandan da, Erdoğan’ı ve AKP’yi baş düşman kabul etmeye göre düzenlenmiş seçim stratejisinin uzantısında, çatışmasızlığın sona ermesinden de gene cumhurbaşkanını sorumlu tutan o uyduruk “diktasını sürdürmek için erken seçime gitmek istiyor” teorisinin imaline katıldı. Ülke içinden de fazla dış dünyaya bu mesajı vermeye çalıştı.

Bu, Demirtaş’ın normal demokratik politikanın “topa gelişine göre vurma”yı içeren taktik icapları ile yanlış paradigmanın ve sırtındaki PKK kamburunun dikte ettiği stratejik icaplar arasında giderek daha fazla sıkışması anlamına geldi. Yalpaladı; kâh birine kâh diğerine dümen kırmaya çalıştı. PKK’yı aklamaya çalıştığı ölçüde, Ceylanpınar için “Saray Gladyosunun karanlık işi” gibi akıl almaz bir iddiayı dahi — göle yoğurt çalmak misali — ortaya atmaktan çekinmedi. Ama çok da israr etmedi ve daha ziyade “savaşın kendi acımasız mantığı vardır, biz siviller bunun dışındayız ve bunu anlayamayız” gibi muğlak ortalamaların arkasına saklanmayı yeğledi. Brüksel’e gitti geldi; orada hem PKK önde gelenleriyle konuştu hem dış medyaya demeçler verdi; bunlardan birinde PKK saldırılarından “kirli” yöntemler diye söz etti ve herhalde iyi sıhhatte olsunlardan, kendi Death Eater’larından, He whose name must not be mentioned’larından öyle bir sille yedi ki, HDP basın açıklaması yayınlayıp “hayır öyle demedi, şöyle dedi ama yanlış yansıtıldı” fasıllarına girmek zorunda kaldı.

İzmir konuşması

Ne ki, bir bütün olarak Demirtaş’ın 20 Temmuz – 26 Ağustos serüveni, konumunun empoze ettiği limitler içinde, gerçekleri — hem olgusal gerçekleri, hem siyasetin gerçeklerini — giderek daha fazla benimseme yönünde gelişti. Ayşe Yırcalı’nın El Cezire Türk’teki Diyarbakır izlenimlerini Etyen Mahcupyan özetledi (bkz Ateşkes ihlâlinde “yeni” Diyarbakır, 25 Ağustos; Under a violated truce, a “new” Diyarbakır, 26 Ağustos 2015). Herhalde bu reel durumun ve özellikle bütün “serhildan” ve diğer kitlesel mobilizasyon çağrılarının halkta herhangi bir karşılık bulmadığının, en fazla Demirtaş farkında olmalı.

Öyle veya böyle, en son 23 Ağustos İzmir konuşması çıkageldi. Birkaç bakımdan ilginç ve önemli olduğunu düşünüyorum. (1) CHP ve MHP’den farklı olarak, HDP seçim hükümetine mutlak surette katılacak ve üç bakan verecek; ayrıca, bu bakanları Davutoğlu’nun belirlemesine ve tek tek, birey olarak dâvet etmesine de karşı çıkmayacak. Hiçbir pürüz yaratmayacak velhasıl. Demirtaş çok net konuştu bu konuda: “Üç bakanlık düşüyorsa üç bakanlık. Seçim hükümetinde sizin için, Türkiye için yer alacağız.” Devamla, “o bize verilmiş bir lütuf falan da değildir, anayasal hakkımızdır” dedi: “Nasıl aynı ülkede yaşıyorsak, aynı hükümette de görev alacağız.” Neden önemli? Bir kere, 7 Haziran sonrasında “blok” hayallerini nasıl önce MHP bozduysa, şimdi HDP bozuyor ve yığınla dezenformasyona karşı, anayasal sürecin doğru işlediğine fiilen tanıklık ediyor. İkincisi, bu “Türkiye için” ve “aynı ülkede yaşama, aynı hükümette görev alma” söylemi başlı başına çarpıcı. Biliyorum, çok umutlanmamak lâzım, ama sanki hem PKK’nın olası “Kürdistanî” projelerinden, hem nihilist-maksimalist solculuktan, hem HDP’nin kendi seçim stratejisinden farklı bir anlayış ve yönelime işaret ediyor.

(2) Nitekim aynı İzmir konuşmasında Demirtaş’ın, uzun süredir ilk defa AKP’den çok MHP ile uğraşması da dikkat çekici. AKP’ye de çatıyor ama ilginçtir, MHP üzerinden çatıyor. AKP ile aynı seçim hükümetinde yer almaktan “biz” rahatsız değiliz ama AKP ve tabanı rahatsız diye bir görüş getiriyor. “Gece gündüz savaş isteyen, iç savaştan bahseden, ‘köklerini kazıyın’ diye çağrı yapan MHP ile koalisyon kurmaya can atıyorlar, ama gece gündüz barış için uğraşan HDP’yle zorunlu hükümette olmak bile ağırlarına gidiyor” diyor. Satır aralarını nasıl okuyalım? AKP’yi MHP ile yakınlığı, buna karşılık HDP’ye uzaklığı gerekçesiyle eleştiren Demirtaş, acaba AKP ile HDP’yi belli belirsiz aynı kare içine almış, henüz fazla çaktırmadan bunun olabilirliği ve olması gerektiğini ikrara yaklaşmış mı oluyor?

(3) Tabii ki Demirtaş’ın İzmir konuşmasının köşetaşını, PKK’ya “amasız” silâh bırakma çağrısı oluşturdu. Kanımca bu adımın kendi başına bir çıkış gibi değil, yukarıda özetlediğim çerçevede ve bu diğer olumluluklarla birlikte atılmış olması, anlamını daha da arttırıyor. Ne kadar geç de olsa, küçümsenebileceği kanısında değilim; en kritik cümlelerini aynen aktarıyorum (italikler bana ait):

Anneler ağlamasın, bundan kıymetli söz yoktur. Kürt, Türk, asker, gerilla, polis daha fazla ölmeden önce bunu ancaksız, amasız kurmalıyız. Sözümüz buydu: önce ölümler durdurulmalı. Yarın değil, seçime kadar değil, şu anda İzmir’den çağrı yapmak istiyorum. Ölümlerin durması lazım. PKK’nın amasız olarak silahlı eylemlerini durdurması lâzım. Silâhın demokrasi mücadelesi açısından mazereti yoktur. AKP’nin hatalarının, suçlarının [hesabı] askeri ve polisi öldürerek sorulmaz. Onların tamamı bu ülkenin çocukları. Bizim çocuklarımız.

PKK’nın yanıtı: Bayık ve Kalkan

Demirtaş’ın üç gün önceki bu sözleri, HDP liderinin 20-22 Temmuz günlerinden bu yana benimsediği en ileri ve düzgün tavır; geldiği en olumlu nokta. Biraz derin ve sofistike düşünmek; gıcıklık yapmamak; yıldırıcı, intikamcı bir huşunetle üzerinde tepinmemek gerektiği kanısındayım. Zaten o tür karşılıklar PKK önderliğinden yeterince geldi ve geliyor. Önce KCK eşbaşkanı Cemil Bayık, hemen ertesi gün Almanya’nın Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte, âdeta bir buz patencisinin zorunlu figürlerini, kısa programını ve serbest programını sundu. (i) “Bu çağrıyı biz değerli buluyoruz”; (ii) “ne Türkiye ne de biz bu sorunu silahla çözebiliriz”; ve (iii) “güçlerimizi çekmeye başladık, ancak Türkiye önce her şeyi erteledi, ardından inkâr etti” gibi sözlerle “barış yanlılığı”nın zorunlu figürler’inden, eh, diyelim ki 10 üzerinden 3 aldı (aslında 5 üzerinden puanlanıyorlar ama lâfın gelişi). Kısa program’ında kestirmeden “artık tek taraflı silahların susması olmayacak” dedi ki bu, üstüste iki sıçrayışında düşmeye eşit. Serbest program’ını da uzun bir şartlar listesine hasredip hakemleri bile uyuttu: “Yoksa, Türkiye’nin yarın tekrar her şeyi inkâr etmeyeceğine nasıl güvenelim?”

Münazaracılıkta kural, rakip tarafa kolay replik sunmayacak, taşı gediğine koyma fırsatı tanımayacaksın. Buna pekâlâ “asıl size kim, nasıl güvensin” diye karşılık verilebilir ve çoğu insan kafasından vermiştir de; ne ki, bunca yalan, oyunbozanlık ve şımarıklığa karşın Cemil Bayık, kendilerinin dışarıdan nasıl görüldüğünü asla kafasında canlandıramıyor olmalı. Geçelim; ertesi gün bu sefer Duran Kalkan çıktı sahneye. PKK üst kademesi içinde net Suriye’nin adamı olarak tanınır; nadan, nobran kişiliğiyle pek sevilmediği söylenir; gerçekten de her ağzını açtığında etrafa duygusuz, duyarsız kabalıklar saçar. Bu sefer de hayranlarını hayal kırıklığına uğratmadı nitekim; BBC Türkçe’nin haberine göre, Mednûçe televizyonunda yayınlanan mülâkatında, en dangıl dungul haliyle HDP’ye haddini bildirmekte ve görev tanımını hatırlatmakta gecikmedi: “Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar? Biraz gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini iyi yapmaları gerekli. Meclisi niye işletemediler, bunun üzerinde yoğunlaşmalılar… Kendi işleriyle, Meclis işleriyle uğraşsalardı ve çözüm getirselerdi, savaş yerine demokratik siyaset temelinde olurdu.”

Yuh. Yani neredeyse kendimi Demirtaş’ın ve HDP’nin hakkını yedirtmemeye çalışıyor bulacağım: Barajı yüzde 13’le geçtiler ve 80 milletvekili çıkardılar; daha ne yapsınlar? 2011 ve sonrasında Meclisi ve demokratik siyaseti işletemedilerse, sizin yüzünüzden işletemediler; o zaman da silâha sarıldığınız ve “Bağımsız”larınıza TBMM’yi boykot ettirdiğiniz için. Şimdi de işletemeyeceklerse, gene sizin yüzünüzden işletemeyecekler, bir kere daha AKP’yi baş düşman bellettiğiniz, akıl ve mantığın biricik icabı AKP-HDP koalisyonunu imkânsız kıldığınız, illâ silâh ve illâ savaş dediğiniz için. Siz ne gaddar, ne nankör adamlarsınız ki, sivil siyasetçilerinizi sürekli şamar oğlanına çevirip duruyorsunuz? Aman atlamayalım, bir de “kesinlikle vatanı korumak adına sınırda, karakolunda duran askerlere dönük saldırı yapılmamalı” çağrısı var Duran Kalkan’ın. Ah, çok duygulandık!? Fakat doğrusunu isterseniz, ince jest değil, riyakârlığın doruğu. Hayli de akılsız. İş böyle kavramlara gelecekse, vatan sırf sınırda mı savunuluyor? Belirli bir andaki görev yerleri neresi olursa olsun, öldürdükleriniz dahil bütün subay ve askerler “vatan savunması”nın bir parçası değil mi? O zaman TSK da çıkıp Mustafa Kemal’e gönderme yaparak diyemez mi: Biz vatan savunmasını hattı müdafaa değil sathı müdafaada asıl size karşı yapıyoruz?

Sorular ve olasılıklar

(a) İngilizcede bir söz vardır, “kızartma tavasından, ateşin içine sıçramak” diye (to jump from the frying pan into the fire). Yanlış anlaşılmasın; geçmişte de yazdığım gibi, gerekli demokratik anayasa değişiklikleri yapılırsa ve bazı temel yasalar da buna uyarlanırsa, ben Kürtlerin kendi kaderlerini tâyin (ve ayrılma) hakkını da savunurum. Ama bu haklarını fiilen ayrılma yönünde kullanmalarını ister miyim, bunun kendileri için de daha iyi olacağını söyler miyim; o ayrı mesele. İsterseniz Duran Kalkan’la ifadesiz, kaskatı, binde bir dahi insanî sıcaklık ve içtenlik çehresiyle yanyana koyun, Dzerzhinsky’lerin, Yezhov’ların, Yagoda’ların, Beria’ların fotoğraflarını. Sonra da bir düşünün bakalım, YDG-H’nin “özsavunma” birlik ve timlerine kumanda eden bu Cemil ve Duran’ların “özyönetim”indeki bir “büyük Kürdistan” haritasını.

(b) Daha büyük bir mesele: Demirtaş ile Bayık ve Kalkan arasındaki ayrılık derinleşirse — ki şimdi HDP sözcüsü Ayhan Bilgen’in Kalkan’a süklüm püklüm yanıtında olduğu gibi zaman zaman küllense ve üstü örtülse de uzun vâdede derinleşmesi kaçınılmazdır — en başta da sorduğum gibi, yaşını başını almış “aydınları” ve ağzı bozuk “ergenleri”yle Türk solculuğu ne yapacak? Bir kısmı daha önceden, bir kısmı Gezi’den sonra, son melce ve ebedî hayat pınarı niyetine Kürt hareketine kapılananlar, o Kürt hareketi de legali ve illegali arasında bölünürse bu sefer hangi yöne gidecek? Ayaklanmacılığı, devirmeciliği, mutlakçılığı, teorik “silâhlı mücadele” yanlılığı, “bizim yapamadığımızı bari bu Kürtler yapsın”cılığı içinde, PKK’ya ya da PKK’nın şahinlerine mi yatacak? Aksi tavrı “teslimiyet, revizyonizm, ihanet, sınıf uzlaşmacılığı” diye mi aşağılayacak (ben size çok böyle terim bulurum, Marksizm-Leninizm ve hattâ Maoizmin avadanlığından). Yoksa, demokratlıklarını biraz olsun hatırlayarak, barış “AKP’yi rahatlatacak” da olsa savaşa karşı barışa, silâha karşı politikaya, PKK’ya karşı (tabii bugünkünden daha ileri haliyle) HDP’ye mi sahip çıkacak? Aynı soru, çok daha geniş kesimler için de geçerli kuşkusuz: Şimdi beliren çatlağın derin bir yarılmaya dönüşmesi halinde, bütün AKP karşıtları ve bu arada Doğan Medyası için de, Kürt siyasetinin hangi kanadı daha çok değer kazanacak?

(c) AKP ne yapacak? Onlar da okuyor mudur, belki Ayşe Yırcalı belki Etyen Mahcupyan üzerinden, “yeni” Diyarbakır’ı? Kürtlerin PKK’ya mesafe koymaya başlamasının, otomatik olarak AKP’ye kaymak anlamına gelmeyeceğini kavrıyorlar mıdır? İsterseniz Serbestiyet örneğinden gidelim, Türkiye’nin nadir “çıldırmamışlık” çevrelerinden biridir ve söyleneni az buçuk duymak mümkündür diye. Biraz olsun kulak veriyorlar mıdır, faraza Vahap Coşkun, Abdullah Kıran, Günay Aslan gibi Kürt aydınlarına? Oral Çalışlar’ın, Cengiz Alğan’ın, Yıldıray Oğur’un, Gürbüz Özaltınlı’nın eleştiri ve uyarılarına? 7 Haziran seçimleri öncesindeki gibi yanlış politikaları değil, bu sefer doğru politikaları benimseyebilecekler mi 1 Kasım’a giderken? Seçim kampanyasını anayasanın demokratikleştirilmesi ve diğer yasal güvencelerle birleştirilerek yeniden tanımlanmış bir Çözüm Süreci üzerine kuracak; o Çözüm Sürecinin de içini artık yerinde saymak yerine daha fazla dolduracak; silâhın kapısını sımsıkı kapalı tutarken barışın kapısını ardına kadar açacaklar mı?

Korkmadan direnecekler mi MHP’nin aşırı milliyetçi şantajına? Kürtlerden gelecek +3’ün, MHP’ye gidecek -3’ten çok ama çok daha kıymetli olduğunu anlayacaklar mı?

Serbestiyet, 27.08.2015

Ayrıca bakınız...

ebrops

Ertuğrul Başer ile Söyleşi

Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ...