.: Ünsal Çetin

Güven Bunalımından Rejim Belirsizliğine

Sene 2002. Hakkâri Dağ ve Komando Tugayı’nın Şemdinli’de yerleşik 3. Taburundayım. Tugay rütbeli personeli arasında bir atış müsabakası olacağı söylendi. Taburun bütün rütbeli personeli Gomane dağının dibinden akarak güneye, Irak’a doğru kıvrılan Şemdinli Çayı’nın hemen yanındaki atış alanına çağrıldı. Seçilen kişi il merkezindeki Tugaya bizim taburu temsilen gönderilecekti.

Atış alanında tabur komutanımız önce tabanca atışı için teorik bir anlatım yaptı, biraz da havalı ve bilgiç tavırla. 25 metre ötedeki insan gövdesi hedeflerin üstünde kalbi temsil etmek üzere 5cm’lik birer daire çizilmişti. Üç mermi hakkımız vardı, hedef kalp dairesiydi ve en iyi sonucu alan Tugay’a gönderilecekti. Tabanca ve komando bıçağı kılıflarımızdan salınan ince dağ ipleriyle kovboylar gibi süslüydük ve bayağı da havaya girmiştik. Rütbeli personel arasındaki kişisel bazı ‘çekememezliklerin’ sebep olduğu bir gerilimi de hisseder gibiydim. ‘Kim daha iyinin’ hesabı görülmek üzereydi.

Önce tabur komutanı, sonra muvazzaf subaylar, asteğmenler, astsubaylar ve uzman erbaşlar. Biz asteğmenlerin silahı emektar ve efsanevi Colt’lar. Diğer bütün rütbeliler yeni, gıcır gıcır Baretta ve muadili yerli tabancalarıyla atış yaptı. Sonuca ben de şaşırmıştım. Sadece ben 3’te 1 yapmış, dairenin tam içine isabet ettirmiştim. Hissettiğim duyguyu belli etmemek askeri terbiyenin bir gereğiydi. Heyhat ki, tabur komutanımız ‘bu ısınma turuydu’ dedi. Sanırım sonuç, yeniyetme bir asteğmenin –bir kurmay subay olan tabur komutanı da dâhil– bütün profesyonel kadrodan daha iyi atması hoşuna gitmemişti. Halbuki atış öncesinde bir kural koyarak ‘bu ısınma turu ona göre’ gibi bir şey de dememişti.

İkinci turu da attık. Sonuç yine ilginçti. Ben daire çizgisinin tam üstünden vurmuştum. Bir üsteğmen ise daire içine isabet ettirmişti. Tabur komutanı çizgi üstünden vurmanın sayılıp sayılmayacağına dair önceden bir kural da söylememişti; üsteğmeni müsabakanın kazananı ilan etti. Olayın bütününe bakıldığında ben altı mermiden ikisini isabet ettirmiştim. Üsteğmen ise sadece birisini. Kuralsızlık optimalin altında kalan ve de hakkaniyetsiz bir sonuca yol açmıştı. Otorite kuralsızlık sayesinde işine gelen sonucu tercih edebilmişti.

Babam polisti. Tabancasını temizlediği zamanlar yanına oturur hayranlıkla izlerdim onu. Ama benim ve ağabeyimin silaha meraklı olmasını istemezdi. “Özenilecek bir şey değil” derdi bize hep. O kadar ki, askerliğime kadar tek bir kere bile atış yapmamıştım. HK-33’lerin ilk kullanıcılarından olmuştuk Şemdinli’de. 7,62mm’lik G-3’ten 5,56mm’lik HK-33’e geçişte sadece ilk denemede ıskalamıştım. Terhis oluncaya kadar her hafta 200 metreden gövde hedefini tek kurşunla vurdum. Eğirdir’deki bütün hafif silah eğitimlerinde ‘görev yapmış’, yani hedefi isabetle vurmuştum. İnsanın Allah vergisi bazı yeteneklerini keşfetmesi için tek yol kader gibi görünüyor.

Senin askerlik hatıranın bu başlıkla ne ilgisi var dediğinizi duyar gibiyim. Açıkçası, bu anımı anlatmak gururumu biraz okşamadı değil. Ama bu olayın ekonomi politikamızla ilgili implikasyonları liberal bir ekonomistin derdini anlatabilmesi için son derece elverişli. Esasen tecrübemi ipso facto (yalnızca bu nedenle) aktardım.

Bugünün ekonomik sıkıntısı enflasyonun zararlarını küçümseyen bir bakış açısı sayesinde mümkün oldu. Bu bakış açısı aynı zamanda fiyat istikrarının sağlayacağı faydaların da küçümsenmesi anlamına gelir. Fiyat istikrarı fikri bu ülkede çok sayıda ve güçlü destekçiye sahip değildir. Ülkemizin ekonomistler yelpazesini şöyle bir taradığımızda ‘enflasyon şahini’ olarak adlandırılmayı hak edecek isimlerin sayısının çok az olduğunu görmek üzüntü vericidir.

Çok ilginç başka bir durum daha var. Küresel ölçekte popülist hareketlerin, politikaların ve zihniyetin yükselişe geçtiği bir dönemdeyiz. Türkiye de bu eğilimden nasibini alıyor. Enflasyon halkın satın alım gücünü sadece son 10–15 yıllık bir sürece baktığımızda dahi devasa yıkıcılıkla daraltıyor. Buna rağmen, dört bir yanımıza sirayet eden popülizm ise fiyat istikrarsızlığının kökenindeki sebebe işaret etmekten, enflasyonla mücadelede başarı kazanmaktan halen acizdir. Enflasyonun her tırmanışından sonra duyduğumuz ‘en kötü geride kaldı’, ‘daha fazla yükselmeyecek’ şeklindeki açıklamaları bu anlayamama durumunun bir sonucu olarak görüyorum.

Liberal iktisatçıların para konusuna verdikleri önem abartı değildir. Onlar ‘Bir dil için gramer ne ise, ekonomi için de para odur’ dediklerinde, paranın reel ekonomik faaliyetin üstünü örten sadece bir ‘peçe’ olduğu şeklindeki fikrin yanlışlığına işaret ettiler. Para arzında (artış ya da azalış yönündeki) değişimlerin en nihayetinde yansız/nötr ve tesirsiz kalacağına dair halen hiçbir sağlam gerekçe gösterilememiştir. Ekonominin grameri olan para zayıflarsa, ekonomi de zayıflık gösterir, göstermemesi mümkün değildir.

2008 yılından sonra TCMB Ağırlıklı Ortalama Faiz Oranı önemli bir süre boyunca reel bazda negatif seyretti. Reel politika oranı günümüze gelinceye kadar ya negatifti ya da sıfıra çok yakın seviyelerdeydi. 2013 Nisanı gibi geç bir tarihte bile dönemin TCMB Başkanı Erdem Başçı “Negatif reel faizle yaşamayı öğreneceğiz. Negatif reel faiz dönemine alışın” diye konuşuyordu (I). Son birkaç yıldır, TCMB’nin sıkı para politikası izlediğini iddia etmesine rağmen, reel politika oranı ihmal edilebilir bir pozitif değer aldı. Son birkaç yılın çoğu kısmında zaten para politikası kendi etkinliğini budayacak şekilde tali yollarda nefes tüketti; faiz oranlarını yükseltmiyormuş gibi yaparak yükseltmek gibi beyhude bir gayret içindeydi. Sıkı gibi görünen politikanın iletişimindeki ağır hataların da para politikası etkinliğini budaması nedeniyle, enflasyonun düşeceğine dair beklentiler hiç güç kazanamadı. Yani para politikası aslında hiç sıkı olmadı, TCMB’nin Eylül ayındaki son faiz artırım adımından sonra bile. Son on yıla ait para politikasının kısa vadedeki, çoğu olumlu sonuçlarını gördük, yaşadık. On yılın ardından yavaş yavaş uzun vadedeki sonuçlar ile hesaplaşma vakti geliyor.

Olumsuz sonuçlar sadece yüksek ve yükselen enflasyon oranı değil elbette. Bu kadar uzun süre boyunca kemikleşmiş kalan ve de işin kötüsü, yükselmeye başlayan bir enflasyon ülke ekonomisinin güven ve itibar birikimini kemiriyor. ‘Bu sorunu çözemeyecekler galiba’, ‘Nispî bir iyileşme sağlansa bile geçici olacak, tekrar düşük faiz oranlarına ve gevşek para politikasına dönecekler’ şeklindeki beklentiler nedeniyle genel ekonomik performans zayıflıyor. Dahası, “Yurtiçi tasarruflara negatif faiz uygulamak, ülkede yaşayanların bir değer birikim stoku olarak yerli paradan vazgeçip, onun yerine yabancı para ve mal kullanmaya başlamalarına” neden oldu ve oluyor (II).

Bu, çok özetle, enflasyonun zararlarının hane halkı üstündeki kısmıdır. Bir de şirket bilançoları üstündeki kritik sonuçları var. Bugün Türkiye’nin önünde duran en büyük ekonomik meydan okuma –enflasyonla birlikte– reel kesimin döviz pozisyon açığıdır. Reel sektörün döviz cinsinden borçları döviz varlıklarından yaklaşık 220 milyar dolar daha fazladır. Buna rağmen, özel sektörün neden bu seviyede borç biriktirdiği üzerinde çok az düşünülen bir konudur.

Cevap esas itibariyle para politikamızdaki hatada yatmaktadır. TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’e kulak verelim; “Uzun vadeli, büyük yatırımlar yapan şirketlerimiz finansmanı mecburen döviz cinsinden yapıyorlar. Çünkü yüksek enflasyon yüzünden, TL cinsinden uzun vadeli finansman sağlamak mümkün değil. Bu da büyük yatırımlar yapan şirketlerin önemli miktarda döviz borcu biriktirmesine neden oldu” (III). Uzun vadeli kredi talep edenler, Türk Lirasında uzun vadeye çıkılamaması nedeniyle, kendilerini döviz kredilerinin riskine karşı koruyacak bir gelir veya varlığa sahip olmasalar bile, döviz borcuna yöneldiler. Yani TL uzun vadeli kredi arzı ve talebini engelleyen şey TL’nin gramerinin bozuk olmasıdır. Uzun vadeli bir kredi sözleşmesi için krediyi arz ve talep edecek tarafların aynı gramerden konuşması şarttır. Uzun vadede de fiyat istikrarı güvenini güçlü şekilde veren bir para birimi olmadıkça, TL uzun vadeli krediler piyasası gelişemeyecektir.

İşte bu, negatif ve düşük faiz ortamına alışmış bir ekonominin sancılarıdır. Düşük faiz dönemi boyunca ‘faizler eninde sonunda yükselecek, bundan kaçış yok’ uyarısında bulunmuş olanlara aldırmayan kısa vadeli, miyop bakış açısının sonucudur. Ve ne yazık ki 10 Ağustos’tan bu yana alınan tedbirler sorunun kökenine hitap etmekten fersah fersah uzaktır. Fiyat istikrarsızlığının sebebini ortadan kaldırmak yerine, fiyat istikrarsızlığının sonuçlarını baskı altına almak çözüm değildir. Fiyat istikrarsızlığının sonuçlarının ortadan kaldırılamayacağı, ancak ve ancak baskı altına alınabileceği ve bunda da başarısızlığın çoğu zaman ve çoğu yerde kaçınılmaz olduğu göz ardı edilmektedir. Ekonomik gündemimize, bugünkü ekonomik koşullar altında hiçbir anlamı ve değeri olmayan bir ‘fırsatçılar ve stokçular’ söylemi gelip oturdu. Çok az insan fiyat istikrarsızlığının kaçınılmaz sonuçları ile para politikası hatası arasındaki bağlantıyı kurabiliyor. Bu nedenle, enflasyondan ‘fiyat artıranları’ sorumlu tutma şeklindeki vahim hataya çok yaygın olarak düşülüyor.

10 Ağustos sonrası alınan başlıca ‘tedbirleri’ kısaca özetlemekte fayda görünüyor;

  • 13 Ağustos’ta BDDK bankaların swap işlemlerini sınırlandırdı. Bankalara özkaynak toplamlarının en fazla %50’si kadar swap işlemi yapma izini verildi. 15 Ağustosta bu sınırlandırma sıkılaştı, azami oran %25’e düşürüldü.
  • 31 Ağustos’ta üç aylık bir uygulama olarak, TL mevduat vergi oranları düşürüldü, YP mevduat vergi oranları yükseltildi.
  • 5 Eylül’de 6 aylık bir uygulama olarak, ihracat bedellerini yurtdışında tutma serbestisi kaldırıldı, bedellerin %80’ini ihracat sonrası altı ay içinde yurtiçine getirip TL’ye çevirmek zorunlu tutuldu.
  • 13 Eylül’de döviz cinsinden ve dövize endeksli sözleşmeler yasaklandı. Daha önce akdedilmiş yürürlükteki dövizli sözleşmelerin TL’ye dönüşü zorunlu tutuldu. Bu zorunluluk nedeniyle bu kararın geçici niyetle alındığına dair en ufak bir işaret bile bulunmuyor.
  • 16 Eylül’de kur kaynaklı teknik iflas kaldırıldı. Eski kurlardan borçlanıp, kur yükselişleri sonrası borcu özsermayesinin çok üstüne çıkan şirketler 2023’e kadar teknik iflasa tabi olmayacak. Henüz ifa edilmemiş yabancı para cinsi borçlardan doğan kur farkı zararları bilançolara yansıtılmayacak. Başka bir ifadeyle, fiilen batık durumdaki şirketler döviz borçlarını ifa gününe kadar yaşayacak.

Ekonomi politikasındaki kısa vadeli bakış açısının neden olduğu sorunlara geçici tedbirlerle cevap vermek aslında ‘ne yapacağını bil(e)memenin’ göstergesi. Geçici olduğu söylenen uygulamaların ne kadar ‘gerçekten geçici’ olduğunu da zaman gösterecek. İktisat tarihi geçici olduğu söylenen ama kalıcı hale gelen devlet müdahaleleri ile dolu olduğu için bu konuda liberal şüpheciliğimizi korumakta fayda görünüyor. Ne yazık ki, yukarıdaki önlemlerin en vahimleri kalıcı olma ihtimali en yüksek olanlardır. Döviz kurları çok daha düşük seviyelerdeyken, dövizli sözleşmelerin yasaklanması önerileri ile karşılaştığımda, böyle ağır bir hatanın Erdoğan yönetimi tarafından işleneceğine hemen hiç ihtimal vermemiştim. TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik “Sözleşmelere yönelik bu düzenlemenin bu kadar geniş kapsamlı olmasını hiç beklemiyorduk” dediğine göre (III), bu kanaatimde yalnız da değildim. Ama bir sabah uyandık ve bu ülkenin fiyat sisteminde zincirleme bozukluklara sebep olacak gürbüz bir devlet müdahalesini kucağımızda bulduk.

Bununla kalmıyor; sırada yeni bir büyük hata var gibi görünüyor. Basında yazılanlara bakılırsa, sorunlu banka kredilerinin yeni kurulacak bir devlet bankasına aktarılması yönünde bazı hazırlık çalışmaları yapılıyor. Böyle bir icraat kesinlikle çok ağır bir hata olacaktır. Piyasa sürecinin budanmasından başka bir anlama gelmeyecek bu tür bir uygulama ancak bir kendini kandırma politikası olur. Fiilen batık, zarar niteliğindeki bir kredinin bedelini bankaların sırtından alıp toplumun sırtına yüklemenin hiçbir olumlu yönü yoktur. Devletin tek yapabileceği şey gerçekleşen bir zararın yükünü toplumun farklı sektörleri arasında ya da bugünkü nesil ile gelecek nesiller arasında yeniden dağıtmaktır.

Devletin piyasa sürecini yerinden ederek, kazanan ve kaybedenleri belirleme gücünü gittikçe artırması hayra alamet olmayacaktır. Böyle bir ‘kurtarma paketi’ ekonomi politikasının doğrudan kaynaklık ettiği ahlaki bir tehlikeyi doğurur; sonraki aşamada daha fazla sorunlu kredi birikmesinin yolu açılır. Hatalı kararların bedelini başkalarının sırtına yükleyebilen aktörler daha fazla risk almaya teşvik edilir. Bir sonraki seferde de kurtarılacağı zımni sinyalini alan aktörler, devleti araya koyarak zarar etmeme imkânının varlığında ticarî basiretten uzaklaşır. Hiçbir devlet müdahalesi piyasanın kâr–zarar disiplininin yerine geçecek kadar etkili ve ahlaki olamaz. Piyasaya dışarıdan keyfi müdahale ekonomik bakımdan daha olumsuz sonuçlara sebep olmakla kalmaz, yolsuzluğun da ötesinde, toplumsal yozlaşmanın kapısını daha geniş aralar. Tıpkı, altıda iki vuranın yerine bir vuranın tercih edilmesinin ima ettiği gibi.

Şimdiye kadar yapılanlar ve beklenti dâhiline girenler nedeniyle, gidişat ekonomik güven bunalımından ekonomik rejim belirsizliğine doğrudur. Aynı nedenle, “Serbest piyasa ekonomisinden asla taviz verilmeyecek” şeklindeki açıklamaların inandırıcılığı da asgari seviyededir. Çünkü hanehalkı ve finansal piyasa katılımcıları yapılan müdahalelerin serbest piyasa ile uyumsuzluğunu kolaylıkla algılamaktadır. Örneğin, geçen yılın ilk dokuz ayında yabancı yatırımcının net portföy yatırımı (Devlet İç Borçlanma Senedi+Hisse Senedi) yaklaşık 10,8 milyar dolardı. Bu yıl ise net rakam 2,2 milyar dolar çıkış. Faiz artırımlarına rağmen iç piyasalarımızdan çıkış eğilimine giren dövizin başlıca sebebinin mevcut belirsizlik algısındaki artış ve güven kaybı olduğunu düşünmek hiç de hatalı görünmüyor.

Yolumuzun üstündeki bu makroekonomik sorunu ekonomi politikası çözemez, ancak çözümüne yardımcı olabilir. Makroekonomik sorunlar var olabilir ama makroekonomik sorunların çözümü sadece mikroekonomiktir. Ekonomi politikası fiyat istikrarını sağlayarak ve piyasa sürecinin işini yapmasını engellemeyerek yapabileceği en iyi katkıyı sunabilir.

Öncelikle vurgulamamız lazım ki, bir fiyat istikrarına sahip olsaydık reel sektör asla bu seviyede döviz cinsinden borç biriktirmeyecekti. Birikse dahi 220 milyar doların TL yükü; reel kesimin kur farkı zararları çok daha az olacaktı. Dolar/TL kurunu 6 lira aldığımızda bu borcun TL karşılığı 1 trilyon 320 milyar liradır. Fiyat istikrarının olduğu ve döviz kurlarının yalnızca dış ticaret ihtiyaçları nedeniyle arttığı bir Türkiye’de kur çok daha düşük olabilecekti ve reel kesimin yükü bu nispette düşük kalacaktı. Dolar/TL’nin 4 lira olduğu bir durumda borç yükü TL olarak 880 milyar lirada sınırlandırılabilirdi.

Reel kesimin döviz pozisyonu vade dağılımına bakıldığında hemen hemen 2019’un ikinci yarısına kadar döviz varlıklar döviz borçlardan fazla. 2019’un ikinci yarısında 220 milyar dolar açık yükünü sırtlamaya başlayacağız. Bu net yükümlülüğün yaklaşık yarısını yurtdışı kredi ve ithalat borçları oluşturuyor. Diğer yarısı yurtiçi bankalardan alınan döviz kredilerinden oluşuyor. Yaklaşık rakamlarla, 15 milyon dolar üzerinde YP kredi bakiyesi olan firma sayısı 2.300 iken, 15 milyon dolar altında YP kredi bakiyesi olan firma sayısı 44 bin. Söz konusu 2.300 firma toplam YP kredilerin %85’ine, 44 bin firma ise toplam YP kredilerin %15’ine sahip durumda. 220 milyar dolar (bugünkü kurdan 1 trilyon 320 milyar TL) borcu ödeyecek olan 44.600 firmanın toplam varlık (bilanço) büyüklüğünün 4 trilyon TL olduğu tahmin ediliyor (IV).

Dolayısıyla, asıl zor günler 2019’da başlayacak gibi görünüyor. Mikroekonomik karar birimleri mikroekonomik ve kaçınılmaz kararlarla yüzleşecek. Bu borcun bir kısmı ödenecek, bir kısmı ödemeyecek ve bazı iflaslar olacak. Bir kısmı yeniden yapılandırılacak. Bazı firmalar küçülecek, firma birleşme, bölünme ve satın alma kararları verilecek. Kimileri yeni sermayedar bulup yola devam etmeye çalışacak. Bazı firmalar döviz kredileri için verdikleri teminatları kaybedecek, bilançolar küçülecek. Yurtiçi bankalar geri ödenmeyen kredilerden ötürü zarar görecek. Reel sektör borç ödemeyle boğuşuluyorken, yeni yatırımlar ertelenecek. Sürecin sonunda, bu 44.600 firmadan geriye kalanların bilanço toplamı 4 trilyon TL’den çok daha düşük olacak. Türkiye’nin büyüme oranı önemli bir süre boyunca düşük veya negatif seyirler çizecek.

Bu gerçeği bazı devletçi illüzyonlarla değiştirmeye çalışmanın, ertelemenin, saklamanın bir anlamı ve faydası olmayacak.

Bir kez daha vurgulayalım; fiyat istikrarsızlığı enflasyon, deflasyon ve stagflasyon şekillerini alabilir. Bunların üçü de birer parasal dengesizlik durumudur. Enflasyonun sebebi parasal fazlalıklardır. Para musluğundan (arzından) sorumlu kurum olarak TCMB yaşadığımız enflasyonun müsebbibi ve sorumlusudur.

2008 sonrası dönemde Fed tarafından girişilen miktarsal gevşeme programlarının paranın miktar teorisini çürüttüğü dile getirilebilmektedir. Bu iddia dikkatsiz bir düşüncenin sonucudur. Bu yanılgıya yaklaşan isimlerden biri, Meghnad Desai “Ekonomiye enjekte edilen muazzam miktardaki paranın enflasyona yol açmamış olması şaşırtıcıdır” demiştir (V). Fakat bizzat ABD’nin resmi para arzı istatistiklerine bakıp, en geniş para arzı tanımı olarak M4 seviyesinin izlediği durağan gidişata bakıldığında, ‘enflasyon neden yok’ sorusunun kendisi şaşırtıcı hale gelir (VI). Doğrudur ki, Fed ve diğer gelişmiş ülke merkez bankaları devasa boyutlarda niceliksel gevşeme turları atıp, bilançolarını birkaç kat büyülttüler. Ama bu paranın bir kısmı gelişmekte olan ülkelere sızıp, bu ülkelerde ekonominin aşırı hararetlenmesine katkıda bulundu. Çok daha büyük kütle ise ticarî bankaların kendi merkez bankaları nezdindeki hesaplarında fazla rezerv olarak hareketsiz kaldı, para arzına dâhil olmadı. Yani gerçekte ekonomiye enjekte edilmedi.

Bugünkü TCMB yöneticileri ile biz Avusturyalı iktisatçıları ayrı dünyanın insanları yapan çok temel bir düşünce farkı var. Onlar ‘bilgin’ bir bürokratlar ekibinin bütün bir ekonomik karar birimlerinin hepsi için doğru olan merkezi bir faiz oranını keyfi olarak, keyfi takdirle bileceklerini, belirleyeceklerini zanneder. Merkez Bankasının paradigma hatası “faiz oranlarını kontrol etmek” ve bunu keyfi yönetimle yapmaktır. Sonuç ekonomik istikrar için en kritik göstergelerden birisi olan faiz oranlarının merkezden ekonomi geneline yayılan manipülasyonudur. Bu faiz oranları kaçınılmaz olarak karar birimlerine yanıltıcı sinyaller gönderir.

Hayekyen bir tema tam da burada hatırlanması gereken bir uyarıdır; (with political incentives discretion is a joke) politik müşevviklerin varlığında keyfi/ihtiyari yönetim kötü bir şakadır (VII). Türkiye’nin politik müşevvikleri ile –ki hepimiz onların ne olduğunu gayet iyi biliyoruz–, kurala bağlı olmayan para politikasının sonucu enflasyon ve enflasyonun getirdiği yükseliş–düşüş döngüsü olacaktır. Deflasyon kitlelerin talep ettiği bir parasal dengesizlik değildir, çünkü sebep olduğu acı verici sonuçlar doğrudan ve anidir. Enflasyon ise kelimenin gerçek anlamıyla popülisttir, kendisine geniş çevrelerin desteğini satın alır. Çünkü aldatıcı bir refah dönemine sahiptir ve bu aldatıcılık kuvvetli bir bağımlılık yan etkisi ile kendi kendisini besler. Mevcut sorunların çözülmeden geleceğe taşınmasını mümkün kılar, (elbette nihai bedeli ağırlaştırarak). Uzatılan sürenin boyutları nedeniyle kitlelerin gözünden kökende yatan sebep daha kolaylıkla gizlenebilir. Bu nedenlerle, politik önyargılar enflasyonun lehine çalışır. Enflasyon gerçekten de sosyal bir zarardır.

Siyasetçinin retoriğini bir kenara koyduğumuzda, enflasyon oranını %10 altında tutma şeklindeki kural benzeri taahhüt, çok yazık ki, terk edilmiş görünüyor. Bu taahhüt devamlılık gösterebilseydi ekonomik rahatsızlığımız daha hafif olacaktı. Para politikasında pozitif reel faiz oranlarını sağlayacak Taylor Kuralı benzeri sistematik bir yaklaşım mevcut koşullarda atılması gereken ve mümkün olan en iyi adım olacaktır. Taylor Kuralı faiz politika oranını olabilecek en yüksek öngörülebilirliğe kavuşturur. Para politikasını sert bir şekilde kurala dayalı kılar. Politika oranı enflasyon ve üretim açığı gibi iki temel makroekonomik göstergeye belirli bir ağırlıkla tepki verir. Fiyat istikrarı hedefinin geçici olmayacağını taahhüt eder; politik önceliklerin para politikasında da öncelik kazanmasını engelleyerek sözünün arkasında durur. Paranın grameri işleri kolaylaştırmaya çok daha fazla hizmet eder.

Bu tür bir kurala dayalı politika uzun vadeyi dikkate alma basiretine sahip devlet adamlarının ve onların arkasındaki seçmen desteğinin sonucunda uygulanabilecektir.

 

————————————————-

(I) “Erdem Başçı nasıl idare etti?”, Uğur Gürses, 19.04.2016, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/erdem-basci-nasil-idare-etti-40091457 ve “Negatif reel faizle yaşamayı öğreneceğiz” başlıklı haber, 01.05.2013, Radikal, http://www.radikal.com.tr/ekonomi/negatif-reel-faizle-yasamayi-ogrenecegiz-1131728/

(II) Steve Hanke ve Kurt Schuler, Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Para Kurulları El Kitabı, s. 40, 2001, Liberte Yayınevi, https://liberte.com.tr/para-kurullari-steve-hanke-kurt-schuler

(III) Erol Bilecik Ropörtajı, “Sorunlu krediler temizlenmeli”, Şebnem Turhan, 27.09.2018, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/sorunlu-krediler-temizlenmeli-40969099

(IV) İbrahim Ekinci, Ekonomi Notları, JRC Euroasia Rating Başkanı Orhan Ökmen ile Ropörtaj, 26.06.2018, Dünya, s. 5.

(V) Meghnad Desai, Kibir: Ekonomik Krizin Nedenleri ve Bir Sonraki Krizden Kaçınma Yolları, Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, s. 173.

(VI) Steve Hanke ve Matt Sekerke, “Bank Regulation as Monetary Policy: Lessons from the Great Recession”, Cato Journal, Vol. 37, No. 2 (Spring/Summer 2017). https://object.cato.org/sites/cato.org/files/serials/files/cato-journal/2017/5/cj-v37n2-11.pdf

(VII) EconStories, “Fight of the Century: Keynes vs. Hayek Rap Battle Round Two”, 27.04.2011, https://www.youtube.com/watch?v=GTQnarzmTOc