.: Ahmet Suat Arı

Gündeme dair düşüncelerim

Üç gündür Türkiye gündemi çalkalanmakta. 17 Aralıkta aralarında bakan çocuklarının da bulunduğu onlarca kişi yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla göz altına alındılar. Böylesi bir olay herhangi bir Batı ülkesinde olsa kesinlikle yer yerinden oynardı. Ama Türkiye herhangi bir ülke değil, haliyle böyle durumlar iyice kanıksanmıştır. Nitekim dün onlarca sayfa tutan dosyalarla ihraç ettikleri birini şimdilerde biraz oy getirir mi diye yaldızlı davetiye ile tekrar partilerine davet edip baş tacı etmiyorlar mı?

Konuyu saptırmak gibi bir gayretim yok, sadece nelere alışkın olduğumuzu ifade etmeye çalıştım. Gündeme bomba gibi düşen bu operasyonlar hakkında herkes bir şeyler söylüyor. Hangi gazeteyi açsan konu aynı, ama herkes farklı bir şey görüyor. Kimi bunun bir iktidar mücadelesi olduğunu iddia ederken, kimisi de uluslararası bir komplonun söz konusu olduğunu iddia ediyor. Her halükarda iki ana aktör var; birisi hükümet , birisi de cemaat olarak adlandırılan Fethullah Gülen’in Hizmet Hareketi. Bu iki kamp arasında zaten uzun süredir dersaneler üzerinden süren bir tartışma mevcuttu. Bunu o tartışmanın bir parçası olarak görenlerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil.

Bu olaya yaklaşımın rengi hangi açıdan bakıldığıyla alakalıdır. En önemlisi de sıradan bir hukuk meselesi olmaması. Olaya yolsuzlukların suç olduğu gerçeğinden yaklaşınca tabii ki operasyonların normal olduğunu düşüneceksiniz. Ama operasyonun amacının suçluları cezalandırmak değil de hükümeti zor durumda bırakmak olduğuna inanırsanız tavrınız çok farklı olacaktır. İşte tam da bu noktada ülke iki kampa ayrılmış durumdadır. Bir tarafta hükümetin mağdur olduğuna inanan ve bu operasyonların cemaatin bir tezgahı olduğunu düşünenler, diğer tarafta da hükümetin diz boyu yolsuzluklara battığına inananlar ve tabii ki buna inanmak isteyenler. İnanmak isteyenler diyorum, zira daha düne kadar cemaat hakkında akla izana sığmayan ifadeler sarf edenlerin birden bire ‘camaatsever’ olduklarını görmekteyiz. 
Benim kanaatime göre bunun çok farklı boyutları var. Her şeyden önce cemaat yanlılarının hükümete karşı bir tezgahı olduğu konusunda en ufak bir şuphem yok. Şayet Başbakan dersaneler konusunda taviz vermiş olasaydı, bu operasyonlar kesinlikle olmayacaktı. Operasyonun bir tezgah olduğu konusundaki en önemli olgu, böylesi bir operasyonun en üst sorumlulardan bile gizlenmesidir. Haydi bakanların çocuklarının da tutuklanmasından dolayı bilgilendirilmemesini anlayabilirim. Ama Başbakanın bilgilendirilmesi gerekmez miydi? Ona da güvenmiyorsanız ülkenin bir Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtayı, Cumhuriyet Başsavcısı, illa da birileri var.  Ülkenin en sorumlularından herşey gizlenirken bir sürü ‘delil’ peyderpey basına servis edildi ve hala da edilmekte. Bu delillerin bazıların sahte olduğu daha şimdiden ortaya çıkmaya başladı bile. İlerleyen günlerde her şey daha da netleşecektir mutlaka. Tezgah olduğu konusunda benim kanaatimi güçlendiren bir diğer husus ise cemaat yanlılarının kendi amaçlarına hizmet edebileceğini düşündükleri her şeyi ve kişiyi kayıt altına aldıkları gerçeğidir. Hatta bazılarına göre bu kayıtlar sayesinde ellerinde büyük bir amatör porno koleksiyonunu bulundurmaktadırlar. Belki lazım olur kaygısıyla herkesi bir şekilde dikizlemiş gibi görünüyorlar.

Nasrettin Hoca’nın evi soyulur. Bunun üzerine komşular başlarlar Hocanın ihmallerini sıralamaya. Nihayetinde Hoca sorar: “Hırsızın hiç mi suçu yok?” Evet hırsızın hiç mi suçu yok? Cemaat yanlılarının operasyonu sırf hükümeti zor duruma sokmak için yaptığına inancım tam olsa da, onların eline yeterince koz verildiği konusunda da şüphem yok. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye boşuna dememişler. Ortada bir şey var ki, birileri cesaret edip meydan okurcasına operasyon yapabiliyor. Hem de öyle sıradan bir operasyon değil, işi bakanlara kadar götürüyorlar. Şayet isnat edilen suçlar gerçekten işlenmişse suçlular, kim olurlarsa olsunlar, mutlaka adalet önünde hesap vermelidirler. Operasyon hangi amaçla yapılmış olursa olsun, bu suçu suç olmaktan çıkarmaz. Yapılması gereken davayı şaibeli savcılardan alıp bağımsız savcılara devretmektir. Bu da iktidar yoluyla değil Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından yapılmalıdır. Yapılması gereken bir diğer durum da töhmet altındaki siyasilerin (bakanlar) görevi bırakmalarıdır. Bu hem kamu vicdanı için hem de kendileri için önemlidir. Aksi takdirde yargı önünde hesap vermeseler bile kamu vicdanında yargılanacaklardır. Bu bağlamda Sayın Arınç’ın ifade ettiği “Bakanlar siyaseten bize müsaade diyebilirler” cümlesi çok önemlidir. Hatta “diyebilirler” değil “demeliler” olmalıydı! Bu onların suçlu olduğunu değil onurlu bir tavır içinde olduklarını gösterir. Aksi takdirde ellerindeki siyasi gücü kendilerini aklamak için kullanacakları yönünde bir kanaat oluşacaktır ki, bu hem kendilerini hem de hükümeti zor durumda bırakır. Başbakanın bunları hak etmediğini düşünüyorum. Tabii ki Başbakan bakanlarını bir kumpasa kurban vermemek için korumak isteyecektir, ama olay kumpastan da öte bir hal almıştır ve eli ancak töhmet altında kalanların görevi iadesiyle güçlenir.

Özetle ifade etmek gerekirse şu anda at izine it izi karışmış vaziyette. Ağzı olan konuşuyor, eli kalem tutan yazıyor. Herkes savcı herkes hakim. Nihayetinde faturanın millete kesileceği ise sabit. Bakalım hakkımızda hayırlısı.