.: A. Faruk Özgür

Günah İşleme Özgürlüğü

AK Parti Milletvekili Metin Külünk,   Televizyonda yaptığı konuşmada, “17 Aralık darbe girişiminin felsefi boyutu” nu dile getirmeye çalışıyor. Metin Külünk,   17 Aralıkta başlatılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonu için, “ İnsanların günah işleme özgürlüğüne müdahale ediyorsunuz. İnsanların eksiklikleri üzerinden siyasi darbe girişimi aracı olarak kalktığınızda aslında Allah’ın hududuna müdahale ediyorsunuz” diyor. Metin Külünk’ün sözleri kısaca, “rüşvet ve yolsuzluğun hesabını savcılar soramaz,  rüşvet yiyenler ve yolsuzluk yapanlar sadece Allah’a karşı sorumludurlar” şeklinde anlaşıldı. Metin Külünk bu arada Diyanet İşleri’ni de göreve çağırıyor, bu işlerle savcıların uğraşmaması için diyanetin bir fetva vermesini bekliyordu galiba. Her ne kadar Diyanet bu çağrıya cevap vermediyse de, kendilerini İslamcı bildiğimiz birçok insan ve bazı cemaatler son olaylarda Hükümetin yanında yerlerini alarak Külünk’e onay vermiş oldular.

Çalıp Çırpma Özgürlüğü Değil İnanç Özgürlüğü

Aslında Metin Külünk bir noktada haklı: “Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir.” Ama bu özgürlük Külünk’ün sözlerinden bizim anladığımız gibi, çalıp çırpma özgürlüğü değil, inanç özgürlüğüdür; inanıp inanmama özgürlüğüdür; bir dini hür iradesiyle seçme veya o dinden hür iradesiyle çıkma özgürlüğüdür.

Tahran Üniversitesi öğretim üyelerinden Abdülkerim Soruş,  “İki ilkeden söz ediyorum” diyor. “Birinci  ilke şudur: Gerçek bir mümin olmak için, kişinin özgür olması gerekir. Baskı veya zorlama altında edinilen inanç, gerçek inanç olamaz (Milliyet, 01.02.1995 tarihli The Guardian’dan).

Abdülkerim Soruş: ” …insan hakları din dışı bir kavram. Bütün insan haklarını dinsel metinlerden çıkaramazsınız. Bir mümin olabilmek için öncelikle inanmak hakkına sahip olmalısınız. Dolayısıyla insan haklarına sahip olmak, bir inancı, dini benimsemekten önce gelir. Böylelikle demokrasinin insan hakları ayağı, dinin dili içinde temellendirilebilir.”   (14.8.1995, Milliyet, Şahin Alpay’ın röportajı).

“İslam düşüncesinde özgürlüğün sınırı nedir? … İslam düşüncesinde kişinin mürted olma hakkı var mı? Mürted öldürülür mü?” sorusuna Tunuslu siyasetçi ve bilim adamı Raşid Gannuşi:

“İslam’da özgürlük insanın varlığı ile ilişkili temel bir değerdir. Allah, insanı özgür olarak yaratmıştır. Bu insanı diğer yaratıklardan ayıran önemli bir özelliktir. Bu çerçevede insan, meleklerden bile farklıdır. Çünkü meleklerin isyan etme özgürlükleri yoktur! Halbuki insanın, seçme özgürlüğü vardır. Dilerse Allah-u Teala’ya itaat eder, dilerse isyan eder! Her iki durumda da karşılığını alır! Burada şunu da belirtmek gerekir ki özgür olmak, sorumlu olmanın temel esasıdır. Yani özgür olmayan sorumlu da değildir… İslam’ın temel hedeflerinden biri de insanı özgürleştirmektir… İnsan ancak özgür olarak İslam’a girer!… Fitne, insanları bir inanca zorlamak veya bir inançtan zorla çıkarmaktır…  belki insanın fiziğine egemen olabilirsiniz ama kalbine bir düşünceyi zorla sokamazsınız veya söküp atamazsınız! Dolayısıyla dinde zorlama mümkün değildir. Öyleyse kim bir dini terkederse yani bir inancı kalbinden söküp atarsa hiçbir kuvvet o inancı tekrar zorla o kalbe geri sokamaz.” (Yeni Şafak, 26.4.98).

Abdulvahhap el-Efendi (Sudan, Nasıl Bir İslam Devleti (Who needs an islamic state) kitabının yazarı): “İslam’da özgürlük fikrinin ne denli temel bir esas olduğunu kavramak gerekiyor. Aksi takdirde, devlet konusundaki kafa karışıklığını gideremeyiz. İslami vecibeler özgür irade ile yerine getirilmedikleri zaman hiçbir değer ifade etmezler. Allah, zorlama ile yapılan hiçbir ibadeti geçerli saymaz. İslamcılar’a düşen, herkesi ‘iyi Müslüman’ olmaya zorlamak değil, ibadeti anlamlı kılacak özgürlüğü müdafaa etmektir… (Hakan Albayrak, Yeni Şafak,12.3.1997).

Yoksa, Metin Külünk “Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir” derken bunları mı demek istemişti?

Günah İşlememe Zorunluğu

Metin Külünk’ün böyle düşündüğünü pek zannetmiyorum. Çünkü bizim İslamcılarımız açık toplum, demokrasi, fikir ve inanç özgürlüğü fikirlerine oldukça yabancı…

Hayrettin Karaman Hocamızın tarif ettiği İslam toplumunda müminlerin özgür iradesine pek yer yok, mümin olmayanlar ise ikinci sınıf insanlar:

“İslam ülkesi ve toplumu içinde yaşayan ‘bâtıl din mensupları’, hak din mensuplarına hakikat ve değer bakımından eşit tutulmazlar. İnsani erdemler kimden olursa olsun erdemdir, ama inanılan dinler hak ve değer bakımlarından birbirine eşit değildir.

İslam ülke ve toplumunda yaşayan Müslümanlar ‘Benim din ve ahlak anlayışım geleneksel ve çoğunlukça benimsenmiş olandan farklı’ diyerek ‘içki içemez, zina yapamaz, faiz yiyemez, cumayı ve devamlı olarak cemaati terk edemez, tesettürsüz dolaşamaz, şeriatı bırakıp ötekilere ait ve şeriata aykırı bir kanun ve kurala tabi olamaz… Çünkü bu konularda ictihad etmek, farklı mezheb oluşturmak mümkün ve caiz değildir. İtikadî ve amelî mezhepler, içtihada açık olan alanda var olmuşlardır. İçtihadın da geçerli olmasının şartları vardır; bu şartlara uymayan ictihadlar (mezhebler) İslam dışına atılmasa da ‘bâtıl’ sayılmıştır.

Bir İslam toplumu ve ülkesinde İslam din ve ahlakına aykırı olan durum ve davranışları kamuya açık olan yerlerde ortaya koyan kimseler hoş görülemez; bunlara karşı ‘iyiliği emir ve gerçekleştirme, kötülüğü yasaklama ve önleme’ vazifesi uygulamaya konur.

Laik demokratik düzende Müslümanların da itikadı, yukarıda anlattığım çerçevede olacaktır; çünkü kimse zihinde ve gönülde olan itikada müdahale edemez. Müdahale, kınama, ıslah vazifelerine gelince bu noktada sistem ne kadarına imkân veriyorsa o kadarı yapılır, yapılamayan kısım ise benimsenmez, ama istemeyerek tahammül edilir.”

Yeni Şafak, 02.03.2014